ÇAY İÇMEK
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, iftar davetlisi olarak gittiği, Malatya’nın Barguzu (Bostanbaşı) köyünde, teravih namazını kılındıktan kısa bir sohbette bulunur. Sohbetin ardından, misafirlere çay servisine başlanır. O yıllarda, çay pek fazla bilinmemekte ve evlerde bulunmamaktadır. Çünkü çay ve şeker dışarıdan ithal edilmektedir. Cemaatte birçok insan ömründe ilk defa çay içecektir.
Efendi Hazretleri çay servisi başlayınca, çayın faydalarını anlatır ve şöyle buyurur:
-Çay, aç olanı içtiğinde doyurur. Tok olan insanı, yemekten sonra içerse hazmı kolaylaştırır. Yorgun insanlar içtiğinde yorgunluğunu alır. Çok faydalı bir içecektir. Belki çoğunuz ilk defa içtiğiniz için tadı size garip gelebilir, ama alışırsanız bir daha asla vazgeçemezsiniz.
Efendi hazretleri, daha sonra, önümüzdeki uzun yıllar içinde Türkiye’de meydana gelecek bazı gelişmeler hakkında, şöyle haber verir:

Malatya Şeker Fabrikası
-Emin! Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de çay ekimi başlayacak. Şeker fabrikaları yapılacak. Bu fabrikalardan bir tanesi de, bu vilayete yapılacak. Yaklaşık yirmi beş yıl sonra, size yakın Karakavak mevkiine yapılacak. Birçok insanda o fabrikada çalışıp ekmek parası kazanacak.
NOT: Bugün, Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’nin haber verdikleri tamamen gerçekleşmiştir. Malatya’da , Karakavak mevkiinde, 1956 yılında açılan ve bugün hala faaliyette olan Malatya Şeker Fabrikası bulunmaktadır. Günümüzde, Türk toplumu dünyada en çok çay içen milletler arasında bulunmaktadır.



FELÇLİ VE ŞUURSUZ KADIN
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, iftar davetlisi olarak gittiği, Malatya’nın Barguzu (Bostanbaşı) köyünde, davetin olduğu eve, o köyden olmayan biri gelir. Gelen genç adamın Efendi hazretlerine anlatacağı bir derdi vardır. Fakat içerisi kalabalık olduğundan onu yan odada bir yere oturturlar.
O adam daha bir şey söylemeden, Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, ev sahibi Emin Efendiye:
-Diğer odada oturan Ahmet isminde genç bir delikanlı var, onun bir müşkülü var. Buraya o müşkülünü halletmem için geldi. Sizin köyden değil, Tecdeli, seslen yanıma gelsin!, diye buyurur.
Ahmet adındaki o genç gelince, Efendi hazretleri daha derdini anlatmadan ona:
-Ahmet! Senin annen felç hastası, aynı zamanda da şuurunu kaybetmiş, diye buyurur. Ahmet de, ağlamaya başlar. Efendi Hazretleri tekrar ona:
-Ahmet ağlama, Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği kudretle, anneni her iki hastalıktan da kurtaracam inşaallah!, diye buyurur. Orada bulunan şekerlikten iki tane şeker alarak, üzerlerine eûzü besmele çekip okur. Arkasından:
-Ahmet! İnşaallah eve vardığında bu şekerleri bir tas suya kat ve “bismillah” de, annene yudum yudum içir. Üçüncü yudumda, annen önce aklı başına gelecek. Sonra da felçli olan sol tarafı düzelecek, ayağa kalkacak, eskisi gibi sağlıklı olacak inşaallah, diye buyurarak şekerleri nasıl kullanacağını tarif eder.
Ahmet’in annesinin şuurunu kaybedip, felç olmasına yol açan hadise hakkında da; Ahmet’in annesinin, Aziz adında, genç ve yiğit bir kardeşinin olduğunu, onun bir cinayete kurban gittiğini, annesinin bu acı haberi aldığı andaki üzüntünün verdiği şokla, önce felç olduğunu, daha sonra kendi hastalığına ve kardeşinin öldürülüşüne aşırı üzülmesinin neticesinde de, aklını kaybetmiş olduğunu, haber verir.
Ayrıca Ahmet’e, öldürülen dayısı için içindeki intikam niyetinden vazgeçmesini, onu öldürenlerin bu dünyadayken zelil ve perişan olacaklarını bildirdikten sonra, babasına da selam söylemesini, babası işçi çavuşluğu yaptığı için, bazılarının kul haklarına girdiğini, bundan böyle kul haklarına dikkat ederse, evlerine bereket ve bolluk geleceğini söyleyerek, ona da ikaz da bulunur.



KAYIP ALTINLAR
Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, Elazığ’da iken bir gün cuma namazı çıkışında, Şerif isminde bir adam ona yaklaşarak ailesinin çok zor durumda olduğunu söyleyerek yardımını talep etti.
Osman Nuri Efendi, o şahsı evine davet etti ve beraberce evine doğru yürürlerken de, o zat derdini anlatmadan; “Şerif Efendi! Evinizdeki sıkıntı bir yitiğiniz var. Korkma inşaallah yarın evinizdeki sıkıntınızı hallederim!”, diye buyurup, sıkıntısı halletmesi karşılığında, ondan on adet fakiri giydirmesini istedi. Şerif adındaki o zat, kabul ettiğini bildirince, Efendi hazretleri, “Üzülme yarın kuşluk vakti emanetinizi size teslim edeceğim. Ama, kimin, ne zaman, nasıl aldığını sormayacaksın!” diye buyurdu. Arkasından;
-Şerif, sizin gelinin on tane reşat altını kayboldu. Gelinin abisi bundan iki ay evvel altınları borç istedi sizde vermediniz. Aradan iki ay kadar bir zaman geçince gelin altınları kaybetti. Geldi, ağlayarak kocasına altınlarını kaybettiğini söyleyince, kocası hiddetlendi, ‘Sen altınları abine verdin şimdide bana yalan söylüyorsun’ dedi ve gelini çok şiddetli şekilde dövdü. Ağzını burnunu kan içinde koydu. Sizler kavuşana kadar o zavallı gelinin üç tane de dişini kırdı, diyerek, kayıp hadisesi sebebiyle olanları beyan etti.
Daha sonra, kocası, gelini ağzı yüzü kan içinde, annesinin evine götürüp ‘Hırsızınızı size getirdim alın kızınızı.’ diye, teslim edip geri döndüğünü. Bu sefer de, gelinin kardeşleri, kardeşlerine atılan bu iftira sebebiyle, gelinin kocasını öldürme planları yaptıklarını haber verdi.
Osman Nuri Efendi, Şerif adındaki zatı evinde misafir edip, ayrıca geçmişte onun ihmal ettiği, zekat , öşür ve oruç borcu gibi meselelerle ilgili bazı tavsiye ve uyarılarda bulunduktan sonra ertesi gün gelmesini söyleyip gönderdi.
Efendi hazretleri, daha sonra oğlunu çarşıya gönderip Dursun adındaki bir at arabacısını tarif ederek onu eve alıp gelmesini söyledi. Oğlu çarşıya gidip o at arabacısını eve getirdi. Dursun adındaki o arabacı, eve geldiğinde Osman Nuri Efendi’yi tanıdığından elini öpmek istedi fakat Efendi hazretleri elini vermedi. Arkasından ona; “Dursun, sana ait olmayan altınları nasıl alırsın?” dedi. Dursun da, ‘Efendi çalmadım.’ deyince, Efendi hazretleri, onun altınları ne yaptığını bir bir şöyle açıklayıverdi;
-Bir yük aldın, götürdün teslim ettin. Dönüşte atını sulamak için, pınarın başına vardın. Senden önce bir gelin geldi, orada çamaşır yıkadı. Çamaşırları çırparken boğazındaki kurdele zayıflamıştı koptu ve düştü. Fakat gelin farkına varamadı. Hemen akabinde sen geldin, atın sulanırken sende elini yüzünü yıkadın. Mendilinle yüzünü silerken baktın ki yerde çamurun arasında bir altın görünüyor. Hemen eğilip aldın ki kurdeleye bağlı olan diğer altınlarda çıktı. Sevindin… Çamuruyla mendiline sardın, cebine koydun ve hızla pınarın başından uzaklaştın. Sağına soluna da dikkatlice baktın ki seni gören var mı diye. Dursun!, Kullardan korkup utanıyorsun da seni yaradandan neden utanıp korkmuyorsun? Bak ben senin yanında değildim ama seni ve beni yaradan sahneyi açtı olduğu gibi bana gösteriyor.
Efendi hazretlerinin bu hayret verici sözleri üzerine, Dursun, mahcup bir ifadeyle; “Efendi nefsime şeytana uydum, ömrümde bu kadar altını bir arada görmedim bulunca sevindim ama haram olduğunu bildiğim için yiyemedim ama aldım.” diye yaptığını itiraf etmiş. Arkasından da, acele gidip, aldığı o altınları sahiplerine verilmek üzere Efendi hazretlerine getirip teslim etmiş. Bu güzel hareketi üzerine de, Efendi hazretleri ona, atının kışlık arpası olan yüz ölçek arpayı ona hediye etmiş
Osman Nuri Efendi, ertesi gün altınları Şerif adındaki adama teslim etmiş, onların nasıl kaybolduğunu izah ettikten sonra, zulmettikleri gelini getirip kendisinin ve ailesinin gönlünü almalarını emretmiş.



TÜCCARIN HASTA KIZI
Cömertlikte sınır tanımayan Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, bir gün üç aylık emekli maaşını alır. O maaşı ile önce, çarşıda bulunan sakat, kimsesiz, meczup olan insanları toplayıp onları mağazaya götürür, baştan ayağa giydirir, erzaklarını da, temin edip evlerine gönderir.
Daha sonra, yanına Elazığ’ın tanınmış terzisi, Lütfi Efendi’yi alarak Elazığ Cezaevine gider, orada bulunan tüm mahkumlara, birer tane çamaşır, gömlek, şalvar ve ceket diktirmek üzere, ölçülerini aldırır. Buna ilaveten, sigara tiryakisi olanlara, ikişer kilo tütün ve kağıdı, her mahkuma iki kilo şeker ve bir kilo çay dağıtılmak üzere liste yaptırır.
Listeler hazırlanıp çarşıda bir Rauf adındaki bir kumaş tüccarına girilir. Efendi hazretleri alınacak malzeme listesini verip, en kaliteli olan malzeme olmasını şart koşar
Tüccar Rauf Efendi, Efendi hazretlerine, bir tane akıldan özürlü kızından başka evladı olmadığını, kendisinden sonra malının heder olmasından endişe ettiğini söyleyip, bu hayır işinde kendisinin de bir katkısı olmasını arzu ettiğini bildirir. Efendi hazretleri, ona da, terzi parasını verebileceğini bildirdikten sonra.bu hayra destek olduğu için, özürlü kızına şifa bulması için dua edeceğini bildirir.
Bunun üzerine Tüccar Rauf Efendi, sevinçle derhal bir faytona atlayıp evdeki özürlü kızını ve hanımını alıp dükkana getirir.
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, aklı yerinde olmayan o özürlü kızın hastalığı hakkında şu manevi tespitleri yapar: .
-Hanımın bu çocuğa hamile iken, ikindi saatleri evinizin birinci katının sokağa bakan odasında uyumak üzere aşağı inmiş. Çünkü günün o saatlerinde yaz aylarında oda çok serin oluyormuş. Hanımın çok kibirli bir yapıya sahip. Biraz da işler tıkırında gitmiş, zengin bir tüccarla evlenmiş. Mal mülk itibar iyice azdırmış hanımını… Yatmak uyumak için geldiği odanın camının önünde, beş yaşlarında bir çocuk kendi kendine oynamakta, elinde iki tane taş var, taşları biri birine vurarak ses yapmaktadır. Anası ve babası evleri yandığında ölmüş. Komşunuzun da, çocuğu olmadığı için o yavruyu evlat edinmiş. Hanımın sesten uyuyamayınca camı açmış, çocuğu azarlayarak kovmuş. Çocuk gitmeyince, hiddetlenmiş hızla dışarı fırlamış ve çocuğun yanağına sert bir tokat vurmuş. Bu esnada çocuğun kulak zarı patlamış ve kulağından kan gelmiş. O yetim ve öksüz olan yavruyu orada öyle bırakmış ve içeri gelmiş. Çocuğun feryadına evlatlık alan komşu kadın dışarı çıkınca, camı açıp komşu hanıma, çocuk oynarken ayağı takıldı düştü diye bir de yalan söylemiş. O garip çocuğa verdiği zarardan ötürü, Cenabı Hak da, kendisinin yavrusuna bu belayı vermiş.
Efendi hazretleri bu müthiş tespitlerden sonra, on altı yaşında olan hasta kızın başına elini koyarak okur. Hasta kız o anda sarsılır ve hastalığından tamamen şifa bulur.
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, Rauf Efendi’ye dönerek, “Senin bu cömertliğin karşılığında, Cenabı Hakk da, sana cömert davrandı, çocuğun şifa buldu.” dedikten sonra Rauf Efendi’nin hanımına dönerek:
-Gördün mü? Bir yanlış hareketin yıllarca sana cehennem azabı çektirdi. Neyine gururlanıp kibirleniyorsun?, diye buyurup bundan böyle kibirden, gururdan ve cimrilikten uzak durması için emir ve nasihatlarda bulunur.



MARİA HANIM VE KIZI
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’nin evinin kapısına bir gün yaşlı bir kadın ile elleri iple bağlı bir kız gelir. Kadın, Binbaşı Osman Bey’in evde olup olmadığını sorduktan sonra ona hasta getirdiğini söyler. Kadın ile elleri iple bağlı kızı Efendi hazretleri’nin yanına alırlar.
Kadın, içeri girince, “Şu hasta çocuktan başka kimsesi olmayan biriyim” diye söyleyince, Efendi Hazretleri, daha o adını dahi söylemeden, ona adıyla hitap ederek;
-Maria Hanım, sahipsizlerin sahibi Yüce Allah’tır. Allah’tan (c:c) büyük sahip mi olur?, diye buyurur. Maria isimli hanımefendi ise;
-O da bize sahip çıkmıyor, şu halime bak! Bu benim kızım. Ellerini iple bağlayıp hayvan gibi yanımda gezdiriyorum. Çünkü hiç bir şey bilmiyor. Son üç aydır iyice delirdi. Hem kendine hemi de bana zarar veriyor. Üstünü başını, namusunu bilmiyor. Akıl hastanesine yatırdım, orada da şifa bulamadık. Akşamın darında sizi ve misafirlerinizi rahatsız ettim. Sizin sabah bayramınız var şu çocuk şifa bulsun, sizin hürmetinize bende akşamdan bayram edeyim. Beş yıl bitti, kendi de, ben de perişan olduk. Kerem edin!, diye sıkıntısını anlatıp himmetini ister.
Efendi hazretleri, kızın ellerini çözdürdükten sonra hastanın üzerine doğru euzu besmele çekip okur. O esnada, Adı Aduş olan o Ermeni kız üzerindeki mecnun halinden kurtulur ve derin bir “off” çeker. Efendi hazretleri de ona,
-Aduş! Off demek yetmez, Hakk’a şükredip Elhamdulillah diyeceksin, diye buyurduktan sonra, “Şimdi nasılsın?” diye sorar. Aduş da;
-Kalbim birilerinin ellerindeydi, sıkıp sıkıp bırakıyorlardı. Bu koca dünyaya sığamıyordum. Şimdi çok rahatladım. Bu hastalıktan önceki halimden daha iyiyim, diye cevap verir.
Kızının iyileşmesine çok sevinen Maria hanım, ‘Bundan sonra kalan ömrümü kızımla senin kapına hizmet ederek geçirmek istiyorum’ diye memnuniyetini bildirince, Efendi hazretleri onun hakkında manen yaptığı tespitleri şöyle açıklamış;
Maria hanım’ın, Ohannis adında kocası olduğunu, Ohannis’in bir gün gördüğü sadık bir rüya neticesinde müslüman olduğunu ve adını Mahmut olarak değiştirdiğini, kocasının o günden sonra günlerini hep ibadetle güzel bir müslüman olarak geçirmeye başladığını, fakat Maria Hanım ile kızının onun müslüman olmasını sindiremeyip, devamlı onunla alay edip saygısız ve edepsizce davranışlarda bulunduklarını, kocasının bir gün bu durum canına tak edince; “Rabbim benden sonra bunları süründür intikamımı al!”, diye beddua ettiğini, bu beddua kabul olduğundan, kocasının vefatından kısa bir süre sonra bir sabah, kızının şuurunu kaybedip aklını oynattığını haber verir.
Efendi hazretlerinin anlattıklarını ağlayarak dinleyen, Maria Hanım, aynen her şeyin anlattığı gibi meydana geldiğini söyler. Daha sonra, Maria Hanım’ın Aduş adındaki kızı ile kendisi bu hadiseden etkilenerek müslüman olurlar. Efendi hazretleri, Maria Hanım’ın adı Meryem, kızının adını da, Edibe olarak değiştirip, onlara hediye olarak para ve bazı şeyler takdim eder.
(Kaynak:http://www.bagdattanyozgata.org)