
Osman Nuri Bağdadî Hz.
DAVUL-ZURNA İLE OPERASYON
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, Diyarbakır’daki Askerlik Şube Reisliği görevini tamamlayıp, Elazığ Askerlik Şube Reisliği’ne atanmıştır. Yeni işyerine devir teslim için gittiği gün bir bakar ki, işler hasta ve yaşlı askerler tarafından yürütülmektedir. Devreden komutana sebebini sorduğunda, askerlerinin çok az olup, asker kaçaklarına müdahale edemediklerini, aşiretlerin başkaldırdığını, asker olmadığından hiçbir müdahale yapamadığını bildirir. O komutanı, vazifesini ihmal edip bu sıkıntılara sebebiyet vermesi dolayısıyla şiddetle azarlar ve iki tokat atar.
Efendi hazretleri, ertesi sabah işyerine gelir ve tefekküre dalar. Tefekkür sırasında, Hazreti Ali (k.v.) Efendimiz ona, bugün Elazığ’ın köy ve kasabalarından bir çok insanın alışveriş yapmak üzere şehre geleceğini, gelen insanların arasında da çok sayıda asker kaçağı bulunduğunu, onların davulun önünde oyun oynamayı çok sevdiklerini, iki tane davulcu tutup hükümet meydanında çaldırmasını, onların gelip davulun karşısında oynayacağını, tam o sıralarda, silahlı askerleriyle bu grubun etrafını çevirip kimlik yoklaması yapmasını ve askerlik yapmayanları toplamasını emreder.
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri bu manevi talimatı alır almaz, askerleri yanına çağırıp yapacakları bu acayip operasyonu anlatır. İçlerinden bir tanesine de, para verip davulcu tutmak üzere, davulcu pazarına gönderir.
Yarım saat sonra, hükümet meydanında davullar zurnalar çalmaya başlar. Halk da merakla davulun çalındığı yere gelir ve bir müddet sonra bir kısmı oynamaya başlarlar. Bir kısmı da, oynayanları seyretmeye başlamıştır.
Efendi Hazretleri ve yanındaki askerler ahali tam oyuna dalmışlarken etrafını çevirir ve davulu durdurur. Yaklaşık üç yüz kişilik kalabalığın tek tek nüfus cüzdanını kontrol edilir ve bunlardan iki yüz civarında insanın asker kaçağı olduklarını tespit edilir. Asker kaçaklarını alarak oradan Askerlik şubesine götürürler ve askere sevkini temin ederler.

Elazığ’dan Tarihi Bir Manzara
KAZIM EFENDİ
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, Elazığ’da henüz maneviyat tarafıyla henüz bilinmemektedir. Halk onu Askerlik Şubesi Reisi olarak bilmektedir. Osman Nuri Bağdadi Hazretleri bir gün, bir cenazenin namazını kendisi kıldırır. Elazığ halkının büyük bir zat sandığı ve kendisine intisaplı dervişleri olan, Kazım Efendi adında bir zat da, aynı cenaze namazına katılmıştır.
Efendi hazretleri, cenazenin namazını kıldırdıktan sonra, mevtanın telkinini verir. Daha sonra, cemaatin içinde bulunan Kazım Efendi’ye hitaben:
-Kazım, bu halk senden medet ummakta, himmet talep etmekte. Söyle bakalım bu mevtanın manen durumu nedir? Dünyada altmış beş yıl kalmış ve şimdi aramızdan ayrıldı. Hakk’ın huzuruna çıktı. Nelerden hesap vermekte?, diye buyurur.
Kazım Efendi bu soru üzerine, önüne bakar ve cevap veremez. Efendi hazretleri sözlerine devamla;
-Kazım, kelâm ilmi ile mürşid-i kâmil olunmaz! Şimdi meleklerin karşısına çıkan bu insandan ben haber vereyim. Cenab-ı Hakk’ın lutfu ile bu insan altmış beş yaşını bitirip altmış altı yaşına girmesine on beş gün kala, verem hastalığından vefat etmiş. Bu insanı hayatımda hiç görmedim ve tanımadım, bu adam evli ve beş çocuk babası imiş. Çocuklarından dördü kız, biri oğlan imiş, dünyalık rızkı kısa imiş. Günlük çalışıp kazandıkları ile kendinin ve efradı ayalinin rızkını temin ederek günlerini tamamlamış. Mevla’ya epeyce namaz ve oruç borcu varmış. Çünkü elinin kuvveti ile çalıştığı için, namazlarını bir hayli ihmal etmiş, kılmamış amelelik yaptığı için. Ramazan aylarının çoğunda orucunu gizli gizli yermiş ki, kuvvetten düşmeye. Bundan en yakın hanımının ve çocuklarının da haberi yoktur. Kapısında beslediği bir atı varmış ve o hayvana da pek hoş davranmamış. Hayvanı zalimane dövermiş, dedikten sonra, “Artık bu eksiklerinden sonra sende güzel ahlâkından bahset!”, deyince, Kazım Efendi:
-Efendi, benim manevî gözüm kulağım yok. Siz lutfedin!, diye cevap vermiş. Osman Nuri Bağdadi Hazretleri de, sözlerine devam ederek;
-Kazım, Elaziz ve civar illerde, binlerce seni rabıta eden kadın erkek insanlar var. Sen bunların mahşerde hesabına oturacaksın. Azrail aleyhisselam canlarını alırken, manen yanında bulunacaksın. Daralıp seni çağırdıklarında, nasıl onlara kavuşacaksın? Gözün görmüyor, kulağın duymuyor!, dedikten sonra, “Ben kaldığımız yerden devam edeyim.” deyip, mevta hakkındaki manevi keşiflerini şöyle sürdürmüştür;
-Dedikoduyu sevmeyen, kimsenin arkasından konuşmayan, güler yüzlü tatlı dilli imiş ve daralan insanlara imkânları çerçevesinde yardımcı olurmuş. Yani kısaca çok fazla dünyanın kirine pasına bulaşmamış. Eksiklerini de, (Elini göğsüne koyarak) bu canın hürmetine, Yüce Allah (cc) bağışladı ve cennetine koydu. Yalnız, ibadet eksikleri bulunduğundan ötürü, cennetteki makamı düşük.
Bu konuşmaları dinleyen yaklaşık elli civarındaki cenaze cemaati ile Kazım Efendi duydukları karşısında hayretler içinde kalırlar. Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’nin büyük bir evliya olduğunu anlayıp elini öperler. Kazım Efendi de, kendisinin bir mürşid-i kamil olmayıp himmete muhtaç biri olduğunu anlar ve Efendi hazretlerinden kendisine himmet etmesini talep eder.
Kazım Efendi kısa bir süre sonra, Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’ni hanesinde ziyarete gider. Ziyaretten bir gün önce de, bir rüya görmüştür. Rüyasında, kendisini koltuk değnekleriyle sırat köprüsünden geçmeye çalışırken görür. Sırat köprüsünden geçmeye çalışırken Osman Nuri Bağdadi Hazretleri ile karşılaşır. Efendi hazretleri ona; “Kazım seni dünyada iken rabıta eden binlerce derviş vardı. Hani onlar nerede? Nerde kaldı onlar…” diye sorar. O da; “Efendi, ben canımı kurtarmakta zorlanıyorum” diye cevap verir.
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, ziyaret sırasında, Kazım Efendi’nin rüyasında geçen hadiseleri, o anlatmadan olduğu gibi anlatıverir.
Bunun üzerine, Kazım Efendi ağlayarak;
-Kurban!, bu gece bu söylediklerinizin tamamını, Allah (cc) rüyamda bana gösterdi. Aynen buyurduğunuz gibi, ben ve arkadaşlarım, zatınızdan himmet bekliyoruz, diyerek, saygı ve edep gösterip, Efendi hazretlerinin manevi himmetlerini talep eder.
Kazım Efendi, daha sonraki zamanlarda da, zaman zaman ziyarette bulunup, Efendi hazretlerinin sohbetlerine katılır ve istifade eder.



ÜÇ ERMENİ PAPAZ
Osman Nuri Bağdadî hazretleri, Elazığ’da bir gün evinin caddeye bakan odasında otururken, yoldan üç tane Papaz kıyafetli adam geçiyordu. Bu adamlar yolda giderken, yüksek sesle, Ermenice konuşarak bir meseleyi tartışıyorlardı.
Osman Nuri Bağdadî hazretleri, aniden oğlunu göndererek, o papazları evde şerbet içmeye davet etmiş. Papazlar, Osman Nuri Bağdadî hazretlerinin bir subay olması sebebiyle, bu davetten ürkmüşler. Fakat yine de, ürkek bir şekilde daveti kabul edip eve gelmişler.
Osman Nuri Bağdadî hazretleri, Ermenice bildiği için, onları kendi dilleriyle selamlayıp hatırlarını sormuş ve vişne şerbeti ikram etmiş.
Meğerse, o papazların yüksek sesle sokakta Ermenice tartıştıkları mesele, hristiyanlıkta bir “salavat” meselesiymiş. Osman Nuri Efendi, onların tartıştıkları salavatın, İsa (a.s.) tarafından, manen kendisine bildirildiğini söyledikten sonra, İsa (a.s.)’ın bildirdiği şekilde “salavat”ın doğrusunu onlara okuyuvermiş.
Bunun üzerine, Papazlar hayretler içinde kalmış. Daha sonra içlerinden biri;
-Efendim, ben bizim okuduğumuz bu salâvatın doğruluğundan şüphe ediyordum. Doğrusunu araştırmak üzere Suriye’ye, İspanya’ya, Beyrut’a gittim. Maalesef oradaki papazlarda benim bildiklerimi biliyorlardı. Gönlüm tatmin olmadı, çok bilgili bir papazın Amerika’da olduğunu söylediler. Kalktım Amerika’ya gittim. Maalesef oradan da bir netice alamadım. Tanrı’ya şükürler olsun. Sizi karşımıza çıkarttı. Şimdi de, arkadaşlarımızla bu mesele üzerine tartışıyorduk, demiş.
Papazlar, hiçbir yerde bulamadıkları cevabın, bir müslüman zat tarafından kendilerine verilmesi üzerine, çok etkilenmişler ve orada müslüman olmuşlar. Efendi hazretleri, onların isimlerini de, Ahmet, Mahmut ve Mustafa olarak değiştirmiş. Ayrıca, onlara, bu gece rüyalarında İsa (a.s.) ve Meryem annemizi görecekleri müjdesini vermiş.
O gece, üçü de aynı rüyayı görmüş. Gördükleri rüyada, İsa (a.s.)’ı ve annesi Meryem annemizi görmüşler. İsa (a.s)’ı rüyada, hristiyanların tasvir ettikleri resimlerden başka bir surette olduğunu görmüşler. İsa (a.s.) onlara, İslam dinine sımsıkı sarılmalarını, Osman Nuri Efendi’nin çok yüksek bir evliya olduğunu, ondan manevi olarak istifade etmelerini emretmiş.



AMERİKA’DAKİ EVLAT
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’nin Reşit Ağa diye bilinen bir dervişi vardır. Reşit Ağa, bir bayram günü Efendi hazretlerinin evine gelir ve kapıyı biraz sertçe çalar. Kapı açılır ve yukarı çıkınca, kapıyı sert çaldığı için çok özür dileyip çok mühim bir müşkülü olduğunu onu anlatmak için geldiğini bildirir.
Efendi hazretleri derdini anlatmasını söyleyince, Reşit Ağa ağlayarak; Kendisinin bir tek evladı olarak bir oğlunun olduğunu, yirmi yıl önce okumak için Amerika’ya gittiğini, kendisinden gittiğinden beri hiç haber alamadığını, onu bulmak için iki defa Amerika’ya özel adam gönderdiğini, gönderdiği adamlar, birer yıl kalmalarına rağmen bulamadıklarını, devlet kanalıyla da arattığını fakat bulunamadığını, bayramda herkes evlatlarıyla beraberken, evlat hasretiyle yanıp kavrulmakta olduğunu, kendisine bu konuda manevi yardımda bulunmasını talep eder.
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri ona;
-Reşit Ağa!, ağlamayı kes. Ayşe Hanım bize bir kahve yapsın. Kahveden bir yudum içeceksin, ikinci yudumda oğlunu buraya, ayağına getireceğim, diye, çok büyük bir müjde verir ve yüreğine su serper.
Kahveler gelir ve Efendi hazretlerinin buyurduğu gibi, Reşit Ağa, kahvesinden ikinci yudumu almadan Konağın kapısı çalınır. Efendi hazretleri, Reşit Ağa’ya oğlunun geldiğini, oğluyla beraber bir kişi daha geldiğini bildirir. Kapıyı açtıklarında, oğlu ile beraber otuz yaşlarında bir kadın görünür. Gelen adam kırık bir aksanla,“Reşit Ağa burada mı?” diye sorunca, onları yukarı babasının yanına götürürler.
Baba oğul birbirlerini görünce, yılların verdiği hasretlere, hıçkırıklara boğulup sarılırlar ve uzun uzun hasret giderirler. Fakat, oğlunun aksayarak yürüdüğünü gören Reşit Ağa, oğlunun sakat olduğunu düşünür ve sevinci biraz yarım kalır.
Onun haline vakıf olan Efendi hazretleri, oğlunu ve gelinini getirdiğini, ona sevineceği yerde oğlunun sakat olduğunu düşünerek üzüldüğünü söyleyip, Reşit Ağa’nın oğlunun Amerika’da geçen hayatını ve ayağındaki aksaklığın sebebini şöyle anlatır;
-Şeytan geldi, sana dedi ki: ‘Reşit!, senin oğlun buradan sağlam gitti, topal döndü.’ Sen bu güzel günün zevkini çıkartıp, oğlunla muhabbet edeceğine şeytan bu güzelliği sana tam yaşatmadı. Reşit Ağa üzülme, oğlun Amerika’da okulunu bitirdi ve mühendis oldu. Bir fabrikada çalışmaya başladı. Uzun bir müddet çalıştıktan sonra patronları ile anlaşamayarak oradan ayrıldı, başka bir fabrikaya geçti. Bundan dört ay önce yeni girdiği fabrikada bir iş makinesinin başında çalışmaya başladı. Başının üstünde makinenin bir parçasının vidası gevşemişti. Bu gün sıkarım yarın sıkarım dedi ve ihmal etti. İki kilo ağırlığındaki metal parçası yerinden oynadı ve oğlunun ayağının başparmağına düştü, parmağını ezdi. Doktorlar, oğlunun tedavisini yaptı. Yalnız tırnağı ezildiği için tırnağını çektiler, oğlunun ayak parmağı düzeldi ama tırnak yeni çıktığı için oğlun aksıyor. Yoksa oğlun Amerika’da sakat olmadı. Topallamasının sebebi bu beş on güne kadar geçer. Eski sağlığına kavuşur inşaallah.
Efendi hazretleri daha sonra, Reşit Ağa’ya bir müjde daha vereceğini bildirip, gelininin on günlük hamile olduğunu ve bir erkek çocuklarının olacağını haber verir. Amerikalı geline de, hamile olduğunu ingilizce lisanıyla ona söyler. Gelin bu habere çok şaşırır, çünkü kendisinin bile haberi yoktur.
O gün, adeta Reşit Ağa’nın hayatının müjde ve sevinç günüdür. Oğluna kavuşması, gelininin gelmesi, dede olacağı müjdeleri derken, Reşit Ağa sevince garkolur.
Bütün bunlara şahit olan Reşit Ağa’nın oğlu;
-Efendi, sanki bizimle yaşamışsın gibi her şeyi biliyorsun. Birde bizim içimizden geçenleri eksiksiz söylüyorsun. Ben ömrümde böyle bir şey görmedim, diyerek yaşadığı bu olağanüstü hadise hakkında hayretini bildirir.
Daha sonra, Reşit Ağa, hanımı, oğlu ve gelini, Efendi hazretlerine yemek davetlisi olarak gelirler. O gün, Amerikalı gelin müslüman olur. Ayrıca, oğlu ve gelini, ikisi de intisap ederek, Efendi hazretlerinin dervişleri arasına katılırlar.



BİR AVUÇ ŞEKER
Osman Nuri Bağdadi hazretleri (k.s.), bir Cuma günü, işyerinden çıkar ve Cuma namazına gitmek için hazırlık yapmak üzere evine doğru giderken, Hacı Fethi Efendi adında bir tüccar önüne çıkarak, dükkanında kahve ikram etmek üzere davet eder. Tüccarın maksadı da, onun duası makbul bir Allah dostu olduğunu bildiği için, bazı müşkül meselerini anlatıp duasını ve himmetini talep etmektir.
Bu davet üzerine, Efendi hazretleri , Hacı Fethi Efendi’nin dükkanına uğrar. Fethi Efendi, müşkülününün birinin işlerinin çok kesat olduğunu, kırkbeş gündür tek bir müşteri dahi gelmediğini söyler. İkinci müşkülü de, üç oğlu vardır ve hiç oğlan torunu bulunmamaktadır. Oğlan torunu olup, neslinin onlardan devam etmesini arzu etmektedir. Fakat daha o, ikinci derdini anlatmadan, Osman Nuri Bağdadi hazretleri, Fethi Efendi’ye, üç oğlunun bulunduğunu, üç tane oğlundan, ikisinin üçer tane kızının olduğunu, bir oğlunun ise hiç çocuğunun olmadığı hakkında bilgiler verir.
Fethi Efendi de, Elazığ kültüründe, neslin devamı için oğlan evladın çok mühim olduğunu ve nesillerinin devamı için oğlan torunu istediklerini bildirir.
Yakındaki kahveden kahveler gelir. Kahveler gelince, Osman Nuri Bağdadi hazretleri, şeker kutusundan avucuna bir miktar şeker alır. Ardından, Fethi Efendi’ye, Allah’tan, kutudan avucuna aldığı şeker adedi kadar, oğlan aldığı müjdesini verir. Bir sonraki günden itibaren, dükkanın işlerinin çok artacağını, hatta, Elazığ dar gelip bir müddet sonra İstanbul’a göçeceklerini haber verir.
Osman Nuri Bağdadi hazretleri, Fethi Efendi’ye bu büyük müjdeleri bildirdikten sonra ondan, dükkanındaki en iyi kıyafetlerden kırk fakiri giyindirmesini, avucundaki şeker adedi, yani oğlan adedi kadar da, kurban kesip fakirlere dağıtmasını ister. Seneye üç oğlundan üç oğlan torununun olacağını bildirip, bunlardan birinin adını Osman koymasını ister.
Fakat Efendi Hazretleri, daha avucunu açmadığından, Fethi bey, kaç şeker olduğunu, daha doğrusu kaç oğlan torunu olacağını, çok merak etmektedir. Efendi hazretleri, elinde on şeker olduğunu söyler ve Fethi Efendi’nin merakını giderir. Fethi Efendi’nin dükkanında o anda yanında bulunan oğlu, hiç çocuğu bulunmayan oğludur. Osman Nuri Bağdadi hazretleri, onu yanına çağırır ve elindeki on şekerden dördünü ona verir. Geri kalan altı şekeri de, üçer üçer ayırarak, diğer iki oğlu için verir. Dağıttığı şekerleri, gelinlerin yemeleri talimatını verir ve müsaade isteyip dükkandın ayrılır.
Osman Nuri Bağdadi hazretleri’nin haber verdiği gibi, Fethi Efendi’nin kesat olan işleri, ertesi günden sonra bir anda açılır ve çok büyür. Öyle ki, üç ay sonra Elazığ’dan ayrılıp İstanbul’a göçerler ve işlerine orada devam ederler. Bir yıl sonra da, üç oğlundan üç tane erkek çocuğu torunu dünyaya gelir. Her üçünün adını da, Osman koyup kurbanlarını keserler.


