OSMAN NURÎ BAĞDADÎ HZ.-HATIRALAR (ELAZIĞ)

  MENKIBELER/HATIRALAR

Osman Nuri Bağdadî Hz.

YAŞLI KADIN VE ATIN BEDDUASI
     Osman Nuri Bağdadî hazretleri, Elazığ’da iken bir gün evine, iki erkek ve bir kadın tarafından bir hasta getirilir.

     Efendi hazretleri, misafirlerini sorup sual ettikten sonra, hastanın, hastalığının ne olduğunu sormuştur. Yanındaki kadın da: “Efendi, bu benim oğlum akşam yattı sağlamdı, sabah kalktık ki felç olmuş. Ağzı gözü eğilmiş, yerinden kalkamıyor, konuşamıyor. Hiç bir şey yiyip içemiyor.” diye cevap vermiş ve ağlamış.

     Efendi hazretleri; “Hiç kimse durup dururken bu hale gelmez. Oğlun ne halt etti ki genç yaşta bu hale geldi.” diye, buyurmuş.

     Kadın cevap vermeyince, Osman Nuri Bağdadî hazretleri, o kadının oğlunun neden bu hale geldiğini şöyle haber vermiş;

    -Oğlunla komşunuzun oğlu, bundan bir hafta önce değirmene gittiler. Kendi unlarını öğüttükten sonra orada yaşlı ve kimsesiz iman ehli bir kadının ununu da çaldılar ve değirmenden hızla uzaklaştılar. Yükü ağır olmasına rağmen atı da yol boyu kırbaçladılar. Kısrak hamileydi, yorgunluktan yavrusunu düşürdü. Hayvan, haksız yere kendisini döven bu iki ahlaksız hırsızı Hakk’a havale etti.

    O ehli din kimsesiz kadın da, bunlardan sonra ununun çalındığını gördü ve ağladı.  Çünkü ondan başka yiyecek unu bulguru yoktu. Olanını da, bu iki ahlaksız çaldı. Yalnız fikir komşunuzun oğlundan çıktı. Senin oğlun da, ona yardım yataklık etti. Unu sizin una kattılar. Bulguru da komşunuzun oğlu aldı.

    Bu kadının göz yaşları, Yüce Mevla’nın zoruna gitti. Kadın beddua etti; ‘Yedirme Ya Rabb!, Bu yaşlı günlerimde beni aç koydular’ dedi.

    Mevla da, bu bedduayı atın bedduası ile birleştirdi ve hayvanla insanın bedduasının birleşmesi neticesi komşunuzun oğluna at çifte ile vurdu. Komşunuzun oğlunu cansız yere serdi ve atın ayaklarının altında geberdi gitti. Oğlun da, ikinci dereceden suçlu olduğu için o da felç oldu. Yarın kuşluk vakti de oğlun ölecek, hiç zaman kaybetmeden eve kavuşun.

    Bu acı sözler üzerine, o kadın ağlayarak, o hastanın tek oğlu olduğunu ve yetim olarak büyüttüğünü, unu çalınan o kadına unu ve bulgurunu götürebileceğini, himmet buyurup şifası için dua etmesini ister.

    Efendi hazretlerinin ev halkı da, araya girip dua etmesini rica edince, Efendi hazretleri onları kırmayıp dua eder. Dua eder etmez de, o genç hasta hiçbir şey yokmuş gibi ayağa kalkıverir. Ardından, bir daha böyle bir şey yapmamaya söz verip ailesi ile birlikte, Osman Nuri Bağdadî hazretleri’nin talebeleri arasına katılırlar.

BİR PAPAZLA YOLCULUK
    Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, bir gün, kendisine atılan bir iftira sebebiyle devam eden bir mahkemenin üçüncü celsesine katılmak üzere, Elazığ’dan, Diyarbakır’daki Kolordu Komutanlığı’na gitmesi icap eder. Bu maksatla yaylı at arabalarının durağına gelir ve kalan son bir arabayı da kendisi kiralar. Araba hareket etmek üzere iken, bir Papaz aceleyle gelerek, at arabasının sürücüsüne, Diyarbakır’a gideceğini, arabanın nereye gittiğini sorar. Sürücü de, arabayı Askerlik Şubesi Reisi, Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’nin tuttuğunu ve Diyarbakır’a gideceklerini, fakat kendisini arabaya alamayacağını bildirir.

    Tam o esnada, Efendi Hazretleri, kapıyı açarak Papaz Efendiyi arabaya davet eder ve beraber gidebileceklerini bildirir. Araba yola çıkar, yarım saat kadar sessiz gittikten sonra, Efendi hazretleri, Papaz’a yolun uzun olduğunu, sohbet edebileceklerini bildirir. Ardından, memleket ve ülkenin durumu hakkında biraz konuştuktan sonra sözü Papaz’a verir.

    Papaz da, kendisinin din adamı olduğunu, memleket ve ülke meselelerinden anlamadığını ifade ederek sohbeti bitirir.

    Bunun üzerine, Efendi hazretleri konuyu değiştirir ve dini konularda sohbet edebileceklerini bildirir.  Papaz, bu teklif üzerine sevinir ve Hazreti İsa (a.s.) ve Hazreti Meryem annemiz hakkında, onların mücadelelerini ve çektiği sıkıntıları göz yaşları içinde anlatmaya başlar. Papaz Hazreti İsa (a.s.) ve Meryem annemizi çok sevdiğinden muhabbet ve gözyaşı ile onları anlatır.

    Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, Papazın sözlerini bitirmesini bekler ve sözleri bittikten sonra ona bir teklifte bulunur. Bu teklife göre, bir müslüman olarak kendisi beş soru soracak, bir hristiyan olarak, Papaz da beş soru soracak, sorulardan birine bile cevap veremeyen diğerinin dinine geçecektir.

    Asker kıyafeti içinde bulunan Efendi hazretlerini tanımayan o Papaz, onu kolaylıkla sorularıyla alt edebileceğini düşünüp sevinir ve teklifi kabul ettiğini bildirir. Ardından, her ikisi de, kendi dinine uygun olarak yemin ederler. Soru sormada önceliği Papaz alır ve hristiyanlık hakkında sorduğu beş sorusunu yöneltir. Efendi hazretleri, onun sorularına rahatlıkla cevap verdikten sonra, ona biraz önce anlaştıkları sistemi daha da daraltarak teklifini değiştirir. Yeni teklife göre, hristiyanlık üzerine Papaz’a beş soru soracağını, bu sorulardan birine bile cevap verebilmesi halinde, onun dinine geçeceğini bildirir.

    Ardından Papaz’a beş soru yöneltir. Fakat Papaz hiç birine cevap veremez. İmtihanı kaybetmiştir artık. Efendi hazretleri, imtihanı kaybeden Papaz’a, sözünü yerine getirip getirmeyeceğini sorar. Papaz da, Hazreti İsa üzerine yemin ettiğini, bu yemininden asla dönmesinin söz konusu olmadığını söyler ve hemen orada müslüman olur. Efendi hazretleri yeni müslüman olan o Papazın adını Mahmut Mustafa olarak değiştirir.

    Mahmut Mustafa, kendisinin seçilmiş bir misyoner Papaz olduğunu, Vatikan’da eğitim gördüğünü, eğer kendisinin müslüman olduğunu duyarlarsa yaşatmayacaklarını, bundan sonra ne yapabileceğini sorar. Efendi hazretleri de, ibadetlerini gizlice yapıp, müslüman olduğunu gizlemesini söyler.

    Efendi hazretlerindeki bu engin marifet, bilgi ve maneviyatı gören Mahmut Mustafa ile yaylı araba sürücüsü, ayrıca Efendi hazretlerini mürşid olarak kabul edip tarikatına intisap ederler.

    Mahmut Mustafa, daha sonraki zamanlarda Adıyaman’a Papaz olarak tayin olunur. Adıyaman’daki bir kilisede zahiren bir hristiyan papaz, gerçekte batınen bir müslüman derviş olarak hayatına devam eder.

ÜÇ KAT YATAK PARASI
    Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’nin gerek bir subay olarak, gerekse bir mürşid olarak Erzurum cephesinde, Mardin’de, Elazığ’da, Diyarbakır’da canla başla yaptığı büyük hizmetler ve halkı irşad hizmetlerine rağmen taltif edileceği yerde, büyük bir iftiraya maruz kalır.

    Erzurum cephesinde Ruslarla savaş sürerken, devlete başkaldıran Ermeni çetelerine destek veren bir köyden ele geçirdiği ve tutanakla devlete teslim ettirdiği bir sandık altını,  zimmetine geçirdiği iddiasıyla iftira atılmıştır. Bu iftira sebebiyle görevinden açığa alınır ve askeri mahkemede yargılanmaya başlar. Artık kendisine maaş ödenmediğinden, ailesi maddi yönden sıkıntılı günler geçirmektedir. Askeri mahkeme, her bir celsede mahkemeyi birkaç ay ileriye atmakta, mahkeme safahatı bu şekilde uzayıp gitmektedir.

    Subaylık maaşından başka bir geliri bulunmayan Efendi hazretleri, maddi sıkıntı sebebiyle, ahırında bulunan cins arap atlarını neredeyse beşte bir fiyatına satmak zorunda kalmıştır. Daha sonra evde para edebilecek eşyalar satılmaya başlanır. Satıla satıla, bir gün gelir, ellerinde çok az bir eşya ile kala kalırlar. 

    Bir gün, yine evin ihtiyaçlarını karşılamak için, kalan eşyalardan üç kat yatağı satması için oğlu Muhammed Arif’i çarşıya gönderir. Muhammed Arif yatakları bir esnafa satar ve paralarını alıp eve henüz yeni dönmüştür. O esnada, kapının önünde gözleri görmeyen bir dilenci ile torunu belirir. Dilenci kapı kapı dilendikten sonra,  onların konağının kapısından içeri gelmiştir.
     Dilenci adam konağın avlusuna girdikten sonra şöyle seslenir;

     -Ey hayır sahibi! İki oğlumu İstiklal Harbi’ne gönderdim. Her ikisi de şehid oldular. Küçük oğlum da verem oldu, öldü. Beş tane yetimle ortada kaldım. Allah için bizlere yardım edin! Çok zor durumdayım. Benim de, gözlerime kara su indi yoksa kolumun kuvveti ile çalışıp yetimlere bakıyordum. Bugün bu imkanımda kalmadı. Hem hastayım, hem gözlerim kör oldu.

    Konağın avlusunda dilencinin acı dolu sözlerini dinleyen Osman Nuri Bağdadi Hazretleri ona;

    -Üzülme desem de, gönlün evlat acısı ile yanmakta. Allah sana sabır, torunlarına da, hayırlı ömürler versin!,  diye buyurur ve sattığı üç kat yatağın parası henüz üzerinde bulunan oğlu Muhammed Arif’e yanındaki paranın tamamını o dilenciye vermesini söyler.

    Parayı alan dilenciye;

    -Hafız! Olanın tamamı bu. Bilesin şimdi yanımda binlerle altın olsa onları da seve seve aşk ile vecd ile avcuna koyardım. Ama Allah (cc) Hazretleri biliyor durumu. Bunu kabul et azımızı çok say, diye buyurur.

     Evin ihtiyacını karşılamak üzere satılan yatakların parasını dilenciye veren Efendi hazretleri ve çocukları, o günden sonra, üç gün sade su ile oruç tutarlar.

    Yatakları satın alan esnaf da, Efendi hazretleri’nin oğlunu iyi tanımaktadır. Yatak satmasına bir türlü mana verememiştir. Bitişik komşu esnaf ile durumu istişare ettikten sonra, yatak satmalarının Efendi hazretlerinin hanesinin, büyük bir maddi sıkıntı ve fakru zaruret hali içinde olduğu kanaatine varırlar. Diğer esnaflarla da, görüşerek aralarında topladıkları yardımları götürüp, Efendi hazretlerine takdim ederler. O günden sonra, Efendi hazretlerinin mahkemesi bitip maaşı tekrar bağlanana kadar, bu yardımlarına devam ederler.

NOT: Söz konusu mahkeme bir yıl sekiz ay sürmüş ve sonunda beraat ile neticelenmiştir. Bu zaman zarfında verilmeyen maaşlarını toptan almıştır.

HASTA  KIZ VE ÇARESİZ BABA
    Osman Nuri Bağdadi hazretleri (k.s.) , Elazığ’da, günlerden bir Cuma günü ikindi namazını merkezdeki bir camide kıldıktan sonra oğlu, Muhammed Latif ile beraber eve dönüyordu. Efendi hazretleri eve giderken aniden güzergahını değiştirip başka bir istikamete doğru gitmeye başladı. Oğlu da, babasına nereye gittiklerini sordu.

    Osman Nuri Bağdadi hazretleri de, Resulullah (s.a.v.)’ın manen önlerinde yürümekte olduğunu, onun götürdüğü yere gittiklerini ifade etti.

    Epey yürüdükten sonra şehrin dış semtine gelmişler. Orada, üstü başı perişan yaşlı bir erkek ve baygın halde yerde yatmakta olan genç bir kız görmüşler. Yaşlı adam, Feryat figan ederek ağlamakta ve Yüce Mevla’ya, kendisinin ve kızının canını alması için yalvarmaktadır.

    Efendi hazretleri yaşlı adamın omzuna elini koyup: “Ağlama! Derdinin dermanını Cenabı Hak ayağına gönderdi, Resulullah’ın (sav) sana selamı var!”, diye buyurunca, yaşlı adam şaşırıp ona kim olduğunu sormuş. Efendi hazretleri de, kendisini tanıtmış.

Yaşlı adam, kızına cinlerin zarar verdiğini, kızının çok asabi olup, kendini kaybederek kontrolsüz şeyler yaptığını, hatta yüksek yerlerden kendini atmaya kalkıştığını bu sebeple çok çaresiz duruma düştüğünü söylemiş.

     Bunun üzerine Osman Nuri Bağdadi hazretleri: “Üzülme! Şimdi kızına okuyacağım ve biiznillah şifa bulup ayağa kalkacak ve bir daha hastalanmayacak inşallah.” buyurduktan sonra bi euzu besmele çekmiş ve kızın yüzüne üfürmüş. Efendi hazretlerinin nefesi, yüzüne temas eder etmez, kız çocuğu hemen kendine gelip iyileşmiş.

    Efendi hazretleri o kıza:

    -“Evladım, bundan üç yıl önce evde köfte yapmışsın ve köftenin sıcak suyunu kapının önüne serpmişsin. Ecinne taifesinden iki tanesinin canını yakmışsın, onlarda  senin aklına zarar vermişler. Cenabı Hakk’ın lutfu ile sana okudum ve şifa buldun; bundan sonra inşaallah hastalanmayacaksın. Yalnız bundan sonra böyle bir hatayı tekrarlama, kapı önüne sıcak su serpme. Suya soğuk su kat ve öyle suyu dök, kapı eşiklerinde oturma, banyoya tuvalete girerken gafil olma ve bu mekânda uzun kalma. Sende senden doğacak çocuklara, konu komşuna bu nasihatlerimi söyle inşallah.”, diye nasihatta bulunmuş.

    Hatta, evleneceğini ve iki tane oğlu olacağını, onlara Hasan ve Hüseyin adını koymasını, Yaşlı adama da, bundan sonra sıkıntısız bir hayat yaşayacağını, kaza namazlarını kılmasını tavsiye edip, üç yıl sonra ikindi namazını kılarken vefat edeceğini haber vermiş.

ŞEYH SAİD İSYANI  
    Uzun zamandır devlet ile kavgalı olan kürt aşiretleri, Şeyh Said’in liderliğinde ayaklanmış ve devlete başkaldırmıştır. Ayaklanmayı da, sözde mevcut düzeni yıkıp şeriat devleti kuracakları şeklinde, halka anlatmaya çalışmışlardır.

    Çok kısa sürede bölge halkı bu söylenen sözlere inanmış ve isyana destek vermişlerdir.  Fakat, maalesef söylendiğinin aksine, bu hareket, çok kısa zaman içerisinde, dış güçlerin de yardım ve desteği ile, ırkçı bir kürt hareketine dönüşmüştür. İsyan çok kısa sürede talana dönüşür ve bölge halkının can, mal, namus ve şerefi ayaklar altında alınmaya başlanır.

    Öyle ki, İsyanın öncülüğünü yapan, kendini bilmez, insanlıktan, ilimden irfandan nasipsiz çapulcu güruh, evleri basmakta, kadınların namusuna el atıp ziynetlerini de gasp etmektedirler. Sebepsiz yere, genç, ihtiyar, kadın, çocuk demeden cinayetler işlenmektedir. Birbirlerine kan davası ve husumeti olan insanlar da, bu ayaklanmadan istifade ederek birbirlerini katletmektedirler.

    Osman Nuri Bağdadî hazretleri, artık askerlik mesleğinden emekli olup ayrılmıştır. Kendisini ziyaret edip fikrine başvuranlara, bu hareketin Allah için olan bir hareket olmadığını, tamamen dış güçlerin işi olduğunu söyleyip, mazlum insanlara sahip çıkılmasını ve bu vahşet ile mücadele edilmesini tavsiye etmektedir.

    Hadiselerin şokunu üstünden atan Elazığ halkının sağduyu sahibi insanları da, bu olayın Allah adına olmadığını, şeriat ile uzak yakın alakası olmadığını anlamış ve bu çapulcu güruh ile mücadeleye başlamıştır. Sokaklarda çok kanlı çatışmalar olmakta ve müslüman kanı dökülmektedir. Her iki tarafta büyük zayiatlar vermektedirler.

    Şiddet hadiselerinin devam ettiği sıralarda, Osman Nuri Bağdadî hazretleri, bir gün, bir murakabe yaptıktan sonra, aniden oğlu Muhammed Latif’i yanına alarak, bu ayaklanmanın Elazığ’daki idarecisi olan Şeyh Şerif’in ikamet ettiği semte gider. (Şeyh Şerif aynı zamanda Şeyh Said’in kardeşidir.)  Osman Nuri Bağdadî hazretleri, Şeyh Şerif’in çadırına yaklaşınca, korumaları yaklaşırlarsa ateş edeceklerini bildirirler. Efendi hazretleri, uyarılara aldırmaz ve oğluyla beraber yaklaşmaya devam eder.

    Korumalar içeriye haber verirler.  Şeyh Şerif, Diyarbakır’dan Efendi Hazretlerini tanımaktadır. Çadırından çıkıp onu ve oğlunu görünce, korumalarını azarlar, arkasından  derhal edebini takınır ve elini öpmek için uzanır.

    Fakat çok celalli olan Efendi hazretleri, elini vermez ve Şeyh Şerif’e:
    -Şerif bu ne kepazelik! Sokaklar insan ölüsünden geçilmiyor. Ölen de müslüman, öldüren de müslüman!  Kimden bu emri aldınız? Allah ile peygamber ile görüştünüz mü? Bu işleri çocuk oyuncağı mı sanıyorsunuz siz?  Arkanızdaki manevi gücün Allah olmadığını biliyor musunuz?  Peygamberin ruhaniyetinin sizinle olmadığının farkında mısınız?  Sizi alçak İngilizler ajanları ile idare ediyorlar ve bu hareket sizin ve yandaşlarınızın sonu olacak. Bu kadar müminin kanının dökülmesine sebep olduğunuz için bedelini kellelerinizi vererek ödeyeceksiniz. Bölgede fitneye sebep oldunuz. Dostluğu kardeşliği bozdunuz. Bu toprakları bu insanları sizin oyuncağınız mı sanıyorsunuz!,  diye sert şekilde azarlamıştır.

     Şeyh Şerif sessiz şekilde dinler ve:
    -Efendi ipler elimizden çıktı…, diye cılız bir cevap verir.

     Efendi hazretleri sözlerine devamla:
    -Şerif, dünyanız yıkılmakla kalmadı ahiretinizi de yıktınız. Mahşer günü dökülen bu kanın canın, malın, namusun hesabını Cenab-ı Hak sizlerden çok şedid şekilde soracak, dedikten sonra çadırı terkeder.
    Şeyh şerif arkası sıra Efendi hazretlerini yolcu ederken:
    -Efendi, dünyamızın yıkıldığının farkındayım. Ahiretimiz için bize dua edin, deyip eline öpmek için davranınca, Osman Nuri Bağdadî hazretleri sert bir şekilde:
    -Şerif elini bana değdirme!  Çünkü sizin elinize mazlum asker ve sivil müslümanların kanı bulaştı, diye azarlar ve oradan oğluyla beraber ayrılırlar.

    Nitekim, çok kısa zaman sonra, devlet bölgeye tekrar hâkim olmuş ve isyan bastırılmıştır.  İsyana liderlik yapan ve yandaş olan binlerce insan çatışmalarda ve idam sehpalarında can vererek cezalarını bulurlar.

Sayfalar: 1 2 3 4

YORUM YAP