
Şeyh Ali Kara Hz.
ŞEYH ALİ KARA EFENDİ’NİN İNTİSABI
Şeyh Osman Nuri Bağdadi hazretlerinin halifesi olan, Şeyh Ali Kara Hazretleri’nin Efendi hazretlerine intisabını, Münir Doğan Ölmeztoprak Beyefendi şöyle rivayet eder;
Yıl 1924’tür. Şeyh Ali Efendi, Malatya Askerlik Şubesi’nde askerliğini yapmaktadır. Şubenin işlerini yürütmek üzere bir gün şehre iner. Şehir merkezinde köyden gelen bazı hemşerilerini görünce onlara şehre neden geldiklerini sorar. Onlar da, “Şeyhimiz, Malatya’ya geldi. Onu ziyarete geldik”, derler.
Ali Efendi: “Şeyhiniz kim?” diye sorar.
Onlar da: “Elazığ Askerlik Şube Reisliği’nden emekli, Şeyh Osman Nuri Efendi.” derler.
Ali Efendi, o zamanlar tasavvufla pek alakası olmadığı için, “Allah var, Peygamber var, bu şeyh neyin nesi?” şeklinde, içinden geçirip onlara itirazda bulunur.
Daha sonra, Şeyh Ali Efendi, şubenin işlerini görür ve ikindiye namazı vakti gelince de Tekke Camii’ne namaz kılmak üzere girer. Namaz bittikten sonra bir Kur’an-ı Kerim tilaveti başlar. Kur’an’ı okuyan öyle güzel okumaktadır ki, bütün cemaatle beraber o da, mest olur. Hayatında bu kadar güzel okuyan görmemiştir. Kur’an bittikten sonra, cemaate bunu okuyan kimdi diye merakla sual edince, Elazığ Askerlik Şube Reisliği’nden emekli Şeyh Osman Nuri Efendi, diye cevap verirler.
Kendi kendine ‘O asker, ben de asker’ deyip camiden çıkmakta olan Efendi hazretlerine esas duruşla askeri usülde selam verir. Efendi hazretleri hafif tebessüm ile selamımı alır ve yürür gider.
Ali Efendi, bir anda aşka tutulmuştur. Çarşıda Efendi hazretlerini takip eder ve sanki rastlantı olarak tekrar önüne çıkmış gibi birkaç defa önüne çıkıp ona tekrar asker usülü selamını verir.
Ertesi sabah yine şehre iner ve köylülerini bulup kendisini, Efendi Hazretleri’ne götürmelerini rica eder. Onlar da götürürler. Ziyaret sırasında, Ali Efendi, Osman Nuri Efendi’ye intisap etmek istediğini bildirir. Efendi hazretleri intisabı o anda uygun görmez ve ona istihare yapmasını emreder.
Ali Efendi o gece yaptığı istiharesinde bir rüya görür. Rüyada, Şeyh Osman Efendi bir masanın önünde oturmaktadır. Masanın üzerinde nüfus idarelerindeki gibi devasa bir kütük defteri vardır. Kütük defteri açık ve defterin sayfaları bakır levhalardan oluşmuştur. Sayfalara baktığında, bazı isimlerin ana,baba adları, doğum yeri ve bazı bilgilerle kabartma yazıyla yazılı olduğunu görür. Göz ucuyla baktığında, kendi adının da aynı şekilde deftere yazılmış olduğunu görür. Osman Nuri Efendi onu yanına çağırır ve “Gel evladım! Yakından oku!” diye buyurunca, yanına gider ve kendi adının olduğu satırı tekrar dikkatlice bakarak okur.
Rüyadan sonra tekrar ziyaretine gittiğinde, rüyasını anlatır. Osman Nuri Efendi de, rüyasının sadık olduğunu söyleyip onun talebeliğe kabul eder.
Osman Nuri Bağdadî hazretleri, Bağdat’tan Anadolu’ya gelmesinin en mühim sebeplerinden birinin, Ali Efendi’yi (Şeyh Ali KARA hazretleri) yetiştirmek olduğunu ifade etmiştir.



NAMAZINI BEĞENMEYEN İHTİYAR
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, Malatya’nın Barguzu (Bostanbaşı) isimli köyüne iftar davetine gitmişti. O köyde yaşamakta olan Emin Hoca’nın evinde iftar edilmiş, akşam, yatsı ve teravih namazları eda edildikten sonra, Efendi hazretleri bazı fıkhi meseleler hakkında cemaate bilgi veriyordu.
Orada bulunan yaşlı bir adam, namazda, aklına bir sürü dünya meselesinin geldiğini, öyle ki, kıldığı namazın hangi rekatinde olduğunu ve kaç rekat kıldığını dahi unuttuğunu, bu şekilde kıldığı namazlardan hiçbir manevi lezzet almadığı gibi dergah-ı izzette de, kabul edileceğini sanmadığını ifade ederek, bu gaflet halinden şikayette bulunur.
Onun şikayetini dinleyen Efendi Hazretleri;
-Be muhterem, akşama kadar ömrün dedikodu ile geçiyor. Ev ev gezip dedikodu ediyorsun. Bu da yetmezmiş gibi kul hakkı yiyorsun. Hem de, yıllardan bu yana… Senin, babadan bir, anadan ayrı kız kardeşin var. Onu dengi olmayan ve istemediği birine zorla gelin etmişsin. Sebebi de, babanızdan kalan bir kaç tarla, bahçe sana kala… Çünkü bacını gelin ettiğin adam, zavallı ve gariban birisi. Bununla da kalmamışsın, enişteni zaman zaman bacınla birlikte bağında bahçende ücret karşılığı çalıştırıp ücretlerini tam ve zamanında vermediğin gibi, bu zavallı insanlara da, ağır hakaretler ediyormuşsun. Sen daha namazdan feyz alamamaktan bahsediyorsun! Senin yanına Rahman’ın, meleklerin gelmesi mümkün değil. Gelse gelse şeytan gelir. O da, senin hem dünyanı, hem de ahiretini yıkar. Bak Hazreti Gavsın, Sultan Abdulkadir Geylaninin ruhaniyeti burada diyor ki, bacısının hakkını versin, dedikoduyu bıraksın, bundan sonra kılacağı namazlardan alacağı feyzi nuru görsün!
Efendi hazretlerini dinleyen yaşlı adam, anlattıklarının hepsinin doğru olduğunu, kız kardeşinin malını yıllarca kullandığını, şimdi ne yapabileceği hakkında sorunca, Efendi hazretleri, onun evinde çok sayıda altınlarının bulunduğunu, bunlardan bir miktarını kardeşine verirse, kardeşini ve eniştesini çağırıp razı edebileceğini söyler.
Bunun üzerine yaşlı adam altınları en kısa sürede vereceğine ve dair yemin eder ve bundan böyle kimsenin dedikodusunu etmeyeceğine dair de söz verir. Fakat Efendi hazretleri onun nefsine güvenmeyip şöyle müdahalede bulunur:
-En kısa zaman ne demek? Hemen şimdi kalkıp Emin hoca ile eve gideceksin. Evde elli tane reşat altının var. Bunun yirmi tanesini bacına vereceksin. Yıllardan beri altının zekatını vermemişsin. Kaldırdığın mahsulün öşürünü vermemişsin. On tanesini de, Emin hocaya teslim edeceksin. Emin hoca, köydeki yetimlere dullara ve fakirlere ihtiyacına göre dağıtacak. Kalan yirmide sana…
Bunun üzerine, Emin hoca, yaşlı amca ile birlikte kalkıp emanetleri aldıktan , ihtiyaç sahibi fakir köylülere dağıtıp gelirler.
Efendi hazretleri, yaşlı amcanın bacısını cemaate çağırtıp onun da emanetlerini teslim ettirir. Arkasından, yaşlı adamın bacısına vermediği tarlayı ona devretmek üzere bir senet düzenlenmesini emreder. Başka bir odada senet düzenlenirken Emin Hoca, yaşlı adama eğer yarın tapu devrinde bir sıkıntı çıkartırsa, o malları ne satabileceğini, ne de ekip kaldırabileceğini söyleyerek ona gözdağı verir. Yaşlı adam da şöyle nükteli bir cevap verir;
-Ula hoca! Bize bir oruç açtırdın, neyimiz varsa elimizden aldın!
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri’ne senet işinin tamam olduğu ve yarın da tapuda muamelesinin yapılacağı bildirilince, orada hazır olan cemaatten intisap etmek isteyenler intisap etmeye başlarlar. Bacısına senetle tarlayı devreden o yaşlı adam da, intisap edip Efendi hazretlerinin talebeleri arasına katılır.
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri onu tebrik eder ve :
-Bundan sonra gör hele namaz niyaz nasıl oluyormuş?, diye buyurduktan sonra, dedikodusunu ettiği insanlardan helallik almasını ve askerliği süresince tutmadığı oruçlarını kaza etmesini emreder.



BİR GARİBİN MEZARI
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, bir Ramazan günü, Malatya’dan yaylı at arabası ile Barguzu (Bostanbaşı) köyüne iftar davetine gitmektedir. Köye varmak üzeredirler. Bir ara Efendi hazretleri, yanında bulunan Adil Bey’e, yol kenarındaki bir yeri göstererek şöyle buyurur:
-Adil burası nasıl bir toprak? Bak şu yolun kenarında mazlum ve iman ehli bir adamın mezarı var. Bundan kırk beş yıl önce bu adamı bir gece öldürmüşler ve gece yarısı da, getirmiş şu dırı (yabani böğürtlen) çalılarının arasına gömmüşler. Ölen adamın ismi Cumali, suçu da, güzel bir hanımının olması… Maalesef adam zahiren sahipsiz, hanımı da, ahlaksız birisiymiş. Dost tuttuğu adam ile birlikte zavallı adamı öldürmüş ve daha sonra da, kocasının çalışmaya Adana’ya gittiğini söylemiş. Kısa müddet sonra da, ölüm haberinin geldiğini söylemiş ve dostu ile evlenmiş. Adamın çocukları olmadığı için, kendisinden başka mirascısı yok. Onun için malı mülkü de, kendine kalmış. Az zaman sonra, adamın malını mülkünü satmış ve Adana’ya gitmişler. Rahat ve huzurlu yaşamak için… Ama unuttukları bir şey var. O da, ilahi adalet…
İlahi adalet bunları Adana’da yakalamış. Daha Adana’ya vardıklarının ertesi günü, Adana’ya çok şiddetli bir yağmur yağmış ve bu iki caniyi yıldırım çarpmış. Her ikisi de, oldukları yerde gebermişler. Cenazelerini devlet kaldırmış, arazinin parası da, kimsesiz oldukları için beytülmala (devlet hazinesine) kalmış.
Bu ibret verici kabir keşfinden sonra, Cumali adındaki o garibin ruhuna fatiha okuyup:
-Maşallah, Cumali imanını kurtarmış. O iki cani de kabirde büyük azap görüyorlar, diye buyurmuş.



BARGUZU’NUN GARİBANLARI
Osman Nuri Bağdadi Hazretleri, iftar davetlisi olarak gittiği, Malatya’nın Barguzu (Bostanbaşı) köyünde, davetin sahibi Emin Hoca’ya şöyle buyurur:
-Emin, Allah haneni şen eylesin! Yavrularınla, sevdiklerinle huzur içinde hakka kulluk etmeyi nasip etsin.Yalnız köyünüzde takva sahibi, ehli salat, aynı zamanda gariban bir kulun gönlünü kırmışsın. Bu kadar insanı akşam iftar yemeğine davet ederken, Hasan’ı ve oğlunu davet etmeyi unutmuşsun. Hasan ve oğlu buna alınmışlar ve sana gönülleri kırılmış.
Emin Hoca da cevaben, köydeki insanlara davet kendisinin yapmadığını, o gariban Hasan ve ailesinin sehven unutulduğunu bildirir.
Efendi Hazretleri bu durumun telafisi için şöyle buyurur;
-Emin hızla kalk, hanımını da yanına al ve bu insanların evine var. Usulüne uygun, edep içerisinde özür dile. Durumu izah et. Onlara yalvar gönüllerini al ve getir. Yoksa vallahi ben de iftar etmem ve hanenden kalkar vilayete dönerim!
Bunun üzerine Emin Efendi, telaşla hemen kalkar ve hanımıyla beraber gidip Hasan ve ailesini özürler dileyerek davet ederler ve eve getirirler.
Efendi hazretleri onları ayakta karşılayıp şöyle buyurur;
-Hasan, sen ve çocukların bu iftara katılmasaydınız bende iftarımı açmayacaktım ve buradan da ayrılıp Malatya merkeze dönecektim.
Hasan bu manzara karşısında duygulanır ve ağlayarak:
-Efendi ben kimim ki benim için bunları yapasın? Sözde sizin, cemaatte sizin, deyince, Efendi Hazretleri:
-Hasan, hayatımın bu güne kadarki bölümü mazlumlarla, fakirlerle, kimsesizlerle geçti. Bundan sonraki kısmı da. iman ehli gariplerle, fakirlerle geçecek. Çünkü bu taife Hakka çok yakındır ve bu insanlar Resulullah’a , İmam Ali’ye çok yakındırlar. Mevla bunların gözyaşından ve ahından cümlemizi uzak eylesin!, diye buyurur.
Ezan okununca su ile oruçlar açılır. Akşam namazı kılındıktan sonra sofraya oturulunca, Efendi hazretleri yemekten bir lokma alır ve şöyle buyurur;
-Emin, evin arkasında hasta ve yaşlı bir köpek… Bu hayvanın beş tane de yavrusu var. Sabahtan bu saate kadar bulunduğu yerden kalkıp rızkını arayamadı. Bir şey yiyemediği içinde hayvanın sütü oluşmadı. Kendisi ve yavruları aç. Onların karnını doyurmazsan, ben karnımı doyuramam.
Emin Hoca hızla sofradan kalkar, şöyle cevap verir;:
-Kurban ben hemen hayvanın yavrularının karnını doyuracakları şeyleri önlerine koydururum.
Efendi hazretleri onun dediğini uygun görmeyip şöyle buyurur:
-Hayır, Emin benim tabağımdaki etleri seç ve hayvanın önüne koy! Çünkü etin kokusu hayvanların burnuna tüttü.
Sofradaki insanlar Efendi hazretlerinin, insan olsun hayvan olsun gariplere karşı olan merhameti karşısında hayretler içinde kalırlar. Emin Efendi, gözyaşları içinde, o hayvanların karnını doyurmasını bekler ve diğer hayvanların gelip, o hasta hayvanın yiyeceğini elinden almasına engel olur.


