SANAMERLİ HACI AHMET BABA’NIN MENKIBELERİ

  MENKIBELER/HATIRALAR

 

Sanamerli Seyyid Hacı Ahmet Baba’nın Kabri/Horasan-ERZURUM

FELÇLİ KIZ COCUĞU

    Horasan’ın Molla Melik Köyü’nden Hacı İsmail adındaki bir zat anlatıyor;   

    “Çocuktum. Hacı Baba (Sanamerli Hacı Ahmed Baba) köyümüzü şereflendirmişti. Misafir olduğu konağa, bir komşumuz, 4-5 yaşlarındaki felçli kızını getirmişti. Kız ne oturabiliyor ne de konuşabiliyordu. Şeyh Efendi elindeki bir çubuk ile kızcağızın ayaklarına ve kollarına bir şeyler okuyarak, hafifçe birkaç kere vurdu.

    Kötürüm kız, gözümüzün önünde ayağa kalkarak yürümeye başladı. Çocuk olmama rağmen benim bile saçlarım dikleşmiş, meclisi tekbir sedaları kaplamıştı. Şeyh Efendi, kıza ismini sordu. Babasının konuşamayacağını belirtmesi üzerine, büyük velimiz;

    ‘-Hay senin dillerin lâl ola! Yoksa konuşacaktı.’, cümlesini kullandılar.”

(Kayn.:Erzurum’un Manevi Mimarları)

 

FELÇ İSABET EDEN GELİN

    Cinis imamı Mahandalı Hacı Yusuf Efendi, Sanamerli Ahmed Baba ve Hasan el-Harakânî hz. hakkındaki bir hatırasını anlatıyor;   

    “Bir gün Büyük Efe’nin (Alvarlı Efe Hz.) yanında oturuyordum. Pasinler eşrafından Tepecikli Hacı Mehmet Korsunoğlu içeri girdi. Üzüntülü ve heyecanlıydı. Efe hz.’ni ziyaret ettikten sonra gelininin felç geçirdiğini söyledi. Efe (hz.) bir müddet daldıktan sonra Sanamer’e (Hacı Ahmed Baba’nın türbesine) götürmesini emir buyurdu.

    Neticeyi merak etmiştim. Birkaç gün sonra Korsunoğlu’nu görerek durumu sordum. Aynen şunları anlattı;

    ‘Koma halinde Sanamer’e götürdüm. Türbede bir müddet bekledikten sonra uyandı. Sol kolu haricinde her tarafı sapasağlamdı. Geline göre, kısa boylu, beyaz sakallı ve nuranî bir zat gelip vücudunu sığamıştı. Kolunu ise (Kars’ta medfun bulunan) Hasan el- Harakâni Hazretleri’ne havale edildiğini belirtmişti. Oradan Kars’a götürdüm. Güç bela türbedarı bularak büyük Velînin türbesine gittik. Gelin kısa bir müddet için baygınlık geçirdi. Uyandığı zaman kolu da sapasağlamdı. Bu defa uzun boylu nuranî bir zat gelerek kolunu sığamıştı.'”

(Kayn.:Erzurum’un Manevi Mimarları)

 

PEMBE HATUN’UN NASİBİ

    Erzurum’un manevi dinamiklerinden olan Rufaî büyüklerinden Seyyid Hacı Ahmed Baba (Sanamerli Hacı Ahmet Baba), İslam beldelerinde yaptığı birçok seyahatten sonra bir gün yolu, Erzurum’un Horasan ilçesine bağlı, günümüzdeki adı Dönertaş olan Hoşov köyüne düşer. Hoşov köyünde onu ‘Hacı Yemiş Ağa’ lakaplı Hacı Süleyman Ağa misafir eder.

    O gece Seyyid Hacı Ahmed Baba bir rüya görür. Rüyasında, Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından ona, Pembe Hatun namında, sarışın uzun boylu, vücudunda 27 adet ben bulunan bir hanımla evlenmesi emredilir. Fakat rüyada bu hanımın hangi beldede, kimin kızı olduğuna dair bir şey söylenmez.

    Sabah olduğunda, Seyyid Hacı Ahmed Baba rüyadaki bu emir üzerine ne yapacağına dair düşünceye dalar. Onu düşünceli gören ev sahibi Süleyman Ağa, bir derdi olup olmadığını sorunca, Hacı Ahmed Baba, rüyasında Peygamber Efendimiz tarafından, “Pembe” isimli sarışın ve vücudunda 27 tane ben bulunan bir hanımla evlenmesinin emredildiğini söyler.

    Süleyman Ağa, “Pembe” adında sarışın ve uzun boylu kızı olduğunu, fakat vücudunda 27 tane ben bulunmadığını söyler. Hacı Ahmed Baba da, annesinin gidip kızın vücuduna bakıp saymasını söyler. Annesi sayınca 27 tane ben meselesi de doğrulanır.

    Bu sefer Süleyman Ağa, kızını öyle kolayca veremeyeceğini, Ruslar’la savaş sırasında bir oğlunun onlara esir olduğunu, yaşayıp yaşamadığını bilmediğini, yaşıyorsa bu oğlunu kurtarıp getirirse kızını öyle vereceğini söyler.

    Bunun üzerine, Hacı Ahmed Baba, bir odada bir müddet murakabeye dalar. Murakabe halinde iken Süleyman Ağa içeri girer ve oğlunun durumunu sorar. Hacı Ahmed Baba da, onun oğlunun köyün üst tarafından eve doğru gelmekte olduğunu haber verir.

    Süleyman Ağa bu beklenmedik müjde ile derhal evden çıkıp oğlunu karşılamaya çıkar. Onu görünce sarılıp ağlaşırlar, sonra, oğluna nasıl kurtulduğunu sorar. O da, Rusya’da demir ve zincirlerle bağlı şekilde esir iken, Mübarek bir evliya zat tarafından, zincirlerinin çözülüp gözünü kapatmasını söylendiğini, aynen öyle yaptıktan sonra gözünü açtığında, kendisini köyün yakınında bulduğunu söyler.

     Süleyman Ağa işin evvelki kısmını oğluna anlatmadan beraberce eve gelirler. Eve geldiklerinde doğruca, Hacı Ahmed Baba’nın bulunduğu odaya girerler. Oğlu Hacı Ahmed Baba’yı görünce, kendisini kurtaran mübarek zatın o olduğunu söyler ve onun ellerine, ayaklarına sarılıp hürmetini gösterir.

    Süleyman Ağa da, bu şekilde Hacı Ahmed Baba’ya öne sürdüğü şart yerine gelince kızını hemen ona nikahlar ve bir de ev tahsis eder.

(Kayn.:errufai.com)

 

ÇEMBER İÇİNDE KALAN ASKERLER

    Balkan savaşları sırasında, Osmanlı askerleri Trakya’da bulunan Aladağ mevkiinde Yunan askerleriyle çarpışmaları sırasında, bir ara etrafı çember içerisinde kalırlar. Öyle ki, üzerlerine bomba ve gülleler yağmur gibi yağmaktadır. Görünüşe göre bir kurtuluş ümidi yoktur.

   Tam bu sırada siyah sarıklı ve yeşil cübbeli bir mübarek zat ortaya çıkar ve düşmanın attığı top ve gülleleri elleriyle bertaraf eder. Daha sonra, çember içindeki askerlere kendisini takip etmelerini söyler. Osmanlı askerleri böylece mutlak bir imha durumundan kurtulurlar.

    Oradaki birliğin komutanı bu hadiseye şahit olunca hayretler içinde kalır. İlerideki zamanlarda, bu komutanın Kars Alay Komutanı olarak tayini çıkar. Ağır kış şartlarında yeni görev yerine giderken, Erzurum’un Horasan ilçesinin Sanamer köyünde gecelemek zorunda kalır.

    Sanamer köyünde misafir kaldığı o gecede, köylülerin Seyyid Hacı Ahmet Baba diye bir zatın sohbetine gittiklerini duyunca o da gidip sohbete katılır. Komutan Hacı Ahmet Baba’yı görünce, savaş sırasında kendilerini çemberden kurtaran zatı ona benzetir fakat tam emin olamaz.

    Köylüler dağılır ve Seyyid Hacı Ahmet Baba’nın yanında Komutan ile misafir kaldığı evin sahibi kalmıştır. Sanamerli Hacı Ahmet Baba, Komutanın ev sahibine kendilerini biraz yalnız bırakmasını emreder. Yalnız kaldıklarında, Seyyid Hacı Ahmet Baba Komutana, daha o bir şey sormadan, savaşta kendilerine yardım edenin kendisi olduğunu haber verir ve ölünceye kadar da kimseye bu sırrını söylememesini tembih eder.

(Kayn.:errufai.com)

 

MANEVİ KILIÇ İZİ

    İsmail Hakkı Çetres anlatır;

    Sanamerli Hacı Ahmed Baba’nın köylüleri, bir Ramazan ayında, Erzurum Oltulu olan Abdulgani Efendi diye bir hocayı köylerine imam olarak getirirler. Ramazan ayındaki imamlığını beğenince de, devamlı hoca olarak tutarlar. Abdulgani Efendi köye imam olarak gelir fakat, Hacı Ahmed Baba’yı tanımamakta onun manevi tarafını bilmemektedir.

    Zaman zaman davetli olduğu köyün evlerinde, Hacı Ahmed Baba’ya kendisinden daha fazla hürmet ve itibar edildiğini görünce, buna bir mana veremez. Çünkü köyün hocası kendisidir, ilim sahibi olan kendisidir, Kur’an’ı iyi okuyan kendisidir. Ahmed Babada ise zahiri bir sıfat olmayıp yaşlı bir köylü gibidir. Bu sebeple, İçten içe ona karşı bir kıskanma başlar.

    Üstelik, Abdulgani Efendi, sabah namazını kıldırmak için ne zaman camiye gelse, Ahmed Baba’yı kapıda bekliyor halde bulur. Ne kadar gayret etse ondan önce camiye gelmeyi başaramaz. Bu meseleden dolayı da ayrıca canı sıkılmaktadır.

    Abdulgani Efendi’nin bir sabah gusül alması icap eder. Sabah namazına yetişmek için de, aceleyle gusül almaya başlar. Fakat bir anda, gusül aldığı yerin duvarı kalkar ve bir pencere gibi köy camisinin kapısın önünü seyretmeye başlar.

    Hacı Ahmet Baba yine caminin önünde beklemektedir. Abdulgani Efendi, bir anda onun, kendisini çıplak gördüğünü düşünüp çok utanır. Az sonra, Caminin önüne Ricalu’l-Gayb denen evliyadan iki kişi gelir ve Hacı Ahmed Baba’ya bir arkadaşlarının vefat ettiğini söyleyip, onun yerine birini görevlendirmesini talep ederler.

    Hacı Ahmed Baba da, şu anda herkesin uykuda olduğunu, o anda gusülünü almakta olan Abdulgani Efendi’yi görevlendirdiğini bildirir ve Ricaul’-Gayb erenleri giderler.

    Abdulgani Efendi, aceleyle gusülünü tamamlayıp camiye koşar. Sabah namazını kıldırıp herkes  dağıldıktan sonra, Hacı Ahmed Baba’nın peşine takılır, doğruca onun dergahına varıp ayaklarına kapanarak, kendisine himmet etmesini talep eder.

    Hacı Ahmed Baba da, şimdiye kadar kendisine karşı içten içe çok muhalefet ettiğini, şimdi teslim olabilmesi için kılıçla kendisini kesmesini gerektiğini söyler. Abdulgani Efendi de, hiç itirazsız boyun büküp bekler. Hacı Ahmed Baba onun bedenini bir kılıç darbesi ile belinden ikiye bölüverir.

    Abdulgani Efendi’nin ona muhalefet ve kıskançlığının farkında olan köylüler, namazdan sonra peşinden gitmesini hayra yormaz ve herhangi bir kötü hadise olmaması için kontrol etmeye gelip Ahmed Baba’ya sorarlar. Ahmed Baba kötü bir hadise olmadığını bildirir. Daha sonra, Abdulgani Efendi’nin iki parça olan vücudunu birleştirip besmele çekerek, ağzının suyuna batırdığı parmağıyla kesik yeri mesheder ve “Abdulgani Hoca kalk!”, diye buyurur.

    Abdulgani Efendi de, yaşadığı bu acayip manevi hadiseden sonra, hiç bir şey olmamış gibi ayağa kalkıyor.

    Nitekim kendisi 1939 yılında vefat ettiğinde, vücudunun yıkanıp kefenlenmesi sırasında, Hacı Ahmed Baba’nın kılıçla böldüğü belinin etrafında, ince kırmızı bir çizgi halinde, kesik yerinin aynen belli olduğunu görülür. 

(Kayn.:youtube.com/wMC1DZ5aLwA)

 

SİGARA TÜTTÜREN DERVİŞ

    Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın Nusret isimli bir talebesi, bir gün şeyhine içine düştüğü dünya sıkıntılarından bahseder. Seyyid Hacı Ahmed Baba da ona:

    -“Deginan(*) oğul Nusret! Bu dünya imtihan yeridir, derviş başı dumanlı gerek”, der.

    Nusret adındaki talebe, bu “dumanlı” sözünü yanlış anlar ve sigara içip, dumanlarını tüttürmeye başlar. “Ne bu hal?” diye soranlara da:

    -“Şeyhim böyle emretti”, der.

    Seyyid Hacı Ahmed Baba bundan haberi olunca, Nusret’in şahsında tüm ihvânlarına hitaben aşağıdaki kıtayı söyler:

  Tömbekiye tütün deme,

  Tütün duyar ar eder.

  Tütünü necise katma,

  Onu da murdar eder.

    Bunun üzerine, hem adı geçen dervişi, hem de diğer birçok derviş, sigara alışkanlıklarına son verirler.

(*)Deginan: Erzurum halkının dilinde, “ey!”, “hey!” gibi “nidâ edâtı” olarak kullanılmaktadır.

(Kayn.:errufai.com)

 

KOP DAĞI EŞKİYALARI

    Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın Divane Mevlüt Baba (*) diye bilinen cezbe sahibi bir müridi vardı. Hacı Ahmed Baba bunu bir gün bir iş için Bayburt’a gönderir. Divane Mevlüt Baba yolda giderken Kop Dağı’nda eşkiyalar tarafından önü kesilir.

    Eşkiyalar ona üzerindeki paraları çıkarmasını söylerler. Divane Mevlüt Baba da, bir garip derviş olduğunu, üzerinde para bulunmadığını söyler. Eşkiyalar ona kimin müridisin diye sorarlar. O da, “Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın dervişiyim” diye cevap verir.

    Bunun üzerine eşkıya reisi onun şeyhinin büyük zat olduğunu işittiğini, eğer onu bırakmazlarsa zaptiyelere yakalanmaktan korktuğunu ifade ederek, Divane Mevlüt Baba’ya; “Derviş Baba seni bıraktık, haydi git!”, der.

     Mevlüt Baba, ise tam bir demir leblebi olduğunu göstererek, eşkıyalardan her birinin kendisine iki mecidiye para vermesini, yoksa gitmeyeceğini ifade eder. Altı kişi olan eşkiyalar bu tehdidi ciddiye alarak, ceplerinden ikişer mecidiye çıkarıp ona verirler. Mevlüt Baba onlardan aldığı 12 mecidiyeyi alıp yoluna gider.

    Tam o sırada, bu hadisenin olduğu yerden yaklaşık 200 km. uzakta dergahında sohbet halinde bulunan Seyyid Hacı Ahmed Baba, bir ara tebessüm eder. Dervişler tebessüm etmesinin sebebini sorunca onlara;

    -“Şu anda Kop dağının zirvesinde bizim Divâne Mevlüd Baba, kendini soymak isteyen eşkiyaları soyuyor da ona güldüm” der.

    Bayburt’ta işlerini bitirdikten sonra geri dönen, Mevlüt Baba, Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın huzuruna çıkar ve cebinden çıkardığı 10 mecidiye parayı Şeyhine takdim eder.

    Seyyid Hacı Ahmed Baba da gülümseyerek, şaka yollu:,

    -“Divâne, tamamı on iki mecidiye olması lazımdı, iki mecidiyesi nerede?” diye sual eder.  

    Bunun üzerine Mevlüt Baba naz edasıyla; ,

    -“İki mecidiyesini de kendime sakladım. Benimle mi kazandın?” der.

    Onun bu cevabına Seyyid Hacı Ahmed Baba ve dergahtaki dervişler gülüşürler.

    Seyyid Hacı Ahmed Baba ona;

    -“Divane! Bunlar haram paradır, al bunları götür ve layık oldukları yere ver!” diyerek meseleye son noktayı koyar.

(*)Mevlüt ismindeki torunu değildir. 

(Kayn.:errufai.com)

 

HEDİYE ARMUTLAR

    Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın Bayburt’taki halifesi Kaleardılı Ahmed Baba, zaman zaman Bayburt’tan Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın köyü olan Sanamer’e şeyhini ziyarete gelirdi.

    Bu ziyaretlerin birinde, kendi bağından topladığı bir heybe dolusu armudu Şeyhine hediye etmek gayesiyle omzuna alır ve yola çıkar. Yolda bir çeşme başında biraz dinlendiği sırada heybedeki hediye armutlardan iki tanesini yer.

    Daha sonra Sanamer köyüne gelip şeyhini ziyaret ettikten sonra, hediye olarak getirdiği armutları takdim eder.

     Seyyid Hacı Ahmed Baba da, armutları üçer üçer taksim edip dervişlere dağıttırır. Armutlar dağıldıktan sonra en son bir armut kalır. O bir armudu da Kaleardılı Ahmed Baba’ya vererek;

    -“Deginan Ahmed! Yolda çeşmenin başında iki tane armut yemiştin. Al bu bir armudu, senin hakkın da üç tane oldu ve tamamlandı” der.

(Kayn.:errufai.com)

 

ERMENİ KIZINA GÖZ KOYAN DERVİŞ

    Sanamerli Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın İdris adındaki genç bir talebesi, nefsine uyar ve bir Ermeni kızına göz koyar. Bu kızı kaçırmak için plan yapar ve bir gün arkadaşlarıyla kızı kaçırmak için evin yanına gelirler.

    İdris kızı kaçırmak üzere kızın evine girdiği anda Seyyid Hacı Ahmed Baba’yı karşısında duruyor bulur. Onu görünce çekinip dışarı çıkar ve durumu arkadaşlarına anlatır. Arkadaşları da, ona inanmayıp hayal gördüğünü iddia ederler.

    Bunun üzerine İdris tekrar eve dalar. İçeride tekrar Hacı Ahmed Baba’yı karşısında bulur. Bu sefer Hacı Ahmed Baba onun yüzüne bir tokat indirir. Bu tokatla beraber yüzü eğrilir.

    Çaresiz evden çıkıp yüzünü atkıyla sarar ve doğruca Sanamer Köyü’ne Şeyhi’nin yanına gider. Seyyid Hacı Ahmed Baba onun eğrilen yüzünü düzeltir ve şöyle buyurur:

    -“Onların canları, malları bizlere emanettir!”

(Kayn.:errufai.com)

 

EMANET KERAMET

    Erzurum’un Merkez Serçeme Köyünden, Veli Velioğlu Hoca anlatır:

    Horasan’da demircilikle uğraşan Ermeni bir usta vardır. Bu usta Seyyid Hacı Ahmed Baba’nın yanına gelerek, “Ben de Müslümanların işlerini yapıyorum, dua edin Rufaîler gibi ateş benim de elimi yakmasın” diye ricada bulunur.

    Seyyid Hacı Ahmed Baba da onu kırmaz ve çalışırken kızgın demirlerin ellerini yakmaması için dua eder. Hakikaten bir keramet olarak onun ellerini kızgın demir yakmamaya başlar.

    Fakat zamanla bu Ermeni usta işi azıtır ve bu kerametin kendinden olduğunu, mensup olduğu Hristiyan dininin de hak din olduğunu iddia edip, kibirlenmeye başlar.

    Bunu duyan Seyyid Hacı Ahmed Baba, dervişlerinden birine şöyle talimat verip gönderir;

    -“Git Ermeni ustanın dükkanına gir ve Seyyid Hacı Ahmed Baba dedi ki; ‘Verilen geri alındı’, de ve çık gel!”.

    Derviş gidip Ermeni ustaya bunu söyleyince, onun ellerinin yanmaması kerameti bir anda ortadan kalkıverir.

(Kayn.:errufai.com)

 

İKİ HEDİYE ŞEKER

    Sanamerli Seyyid Hacı Ahmet Baba’nın talebelerinden ve aynı zamanda halifesi olan Kaleardı’lı Ahmet Baba askerlik yaptığı sırada, bir Yüzbaşının seyisi imiş. Bu Yüzbaşı ayyaş derecesinde içki müptelası imiş. Öyle ki, saat 12’ye kadar rakı içer üstüne de iki bardak çay içip yatarmış.

    Kaleardı’lı Ahmet Komutanının bu durumundan şikayet edip Sanamerli Seyyid Hacı Ahmet Baba’ya anlatmış. Onun bu şikayeti üzerine, Seyyid Hacı Ahmet Baba, iki tane şeker verip, “Götür bunu komutanın içsin” diye buyurmuş.

    Kaleardı’lı Ahmet, bu şekerleri Komutanına verince, hürmetle öpüp başına koyar ve çekmecesine atar fakat o şekerleri kullanmaz. Kaleardı’lı Ahmet, Komutana o şekerlerle çay içmesini hatırlatınca, Komutan; “Yok içmem, içersem, içkimi elimden alır” diyerek içmeyi reddeder.

    Fakat yine bir gün çay içeceği sırada şeker bulunmaz. Komutan mecburen çekmecedeki o iki şekeri çaya atıp içmek zorunda kalır. Nitekim çayı içer içmez o Yüzbaşı bambaşka bir insan olur ve ağır kış şartlarının sürdüğü o zamanda, kızağa atlayıp doğruca Sanamer Köyüne, Seyyid Hacı Ahmet Baba’yı ziyarete gider.

    Bu ziyaretten sonra da, içkiyi tamamen terk edip  güzel bir derviş olur. Hatta, kırk günde öyle bir derviş olur ki, bir iş için yanına gelen köylülerden birinin gusül almadan cünüp olarak evden çıktığını yüzünden keşfeder ve ona gidip gusül aldıktan sonra gelmesini söyler.

(Kayn.:erzurumportali.com)

 

 

 

 

YORUM YAP