ŞAH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN MENKIBELERİ

  MENKIBELER/HATIRALAR

 

    Şah-ı Nakşibend Hz.’nin Türbesi

 

BUHARA’DAN GELEN KOKU

   Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri bir gün bir cemâatle terasta dururken, Buhârâ tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve; “Benim vefâtımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyâya Muhammedî meşreb birisi gelir, ismi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsus nîmetlere kavuşur.” buyurdu ve dediği gibi oldu.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

BÜYÜK BİR ZATIN KOKUSU GELİYOR

   Behâüddîn Nakşibend hazretlerinin doğduğu yerin adı Kasr-ı Hindüvân idi. Henüz o doğmadan evvel, hocası Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri onun doğduğu yerden geçerken; “Bu yerden büyük bir zâtın kokusu geliyor. Pek yakında Kasr-ı Hindüvân, Kasr-ı ârifân olur.” buyurdu.

   Bir gün yine oradan geçiyordu. “Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümîd ederim ki, o büyük insan dünyâya gelmiştir.” buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behâüddîn-i Buhârî hazretleri doğalı üç gün olmuştu.

   Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerine getirince; “Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabûl eyledik.” buyurup, talebelerine de; “Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamânının rehberi ve bir tânesi olacaktır.” buyurdu. Sonra halîfesi Emîr Külâl hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tenbîh etti.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

SÜTLAÇ İKRAMI

     Şah-ı Nakşibend hazretlerinin talebeleri, bir gün Gadiret köyünde, Şeyh Şâdî’nin evinde toplanmışlardı. Orada beraberce yemek için sütlâç pişirildi. Daha sonra tencereyi sofraya getirdiler.

     Herkes yemek için sofraya oturdu.  Fakat yemeğe başlayacakları zaman, hiçbiri elini uzatıp, sütlaçtan bir kaşık bile yemeye takat getiremedi. Bunun üzerine bunda bir hikmet var deyip, o sütlaçları kaldırıp tekrar tencereye koydular.

     Aradan bir saat gibi geçtikten sonra, Şah-ı Nakşibend hazretleri oraya teşrîf etti ve buyurdu ki: 

     “Ben Kasr-ı Arifân’dan çıkıp buraya doğru gelirken, siz tencereyi ocağa koydunuz. Biraz yürüdüm, gördüm ki, pişirip sofraya getirdiniz, yemek istediniz. Ben de ellerinizi ve ağzınızı tuttum ki, ben gelmeyince yemeyesiniz!”

     Dervişler, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin bu kerâmetini görünce, neşelendiler. Sütlâcı sahana koyup getirdiler ve hep beraber, zevk ve şevkle oturup yediler.

(Kayn.:İslam Alimleri Ans.)

 

İNEĞİN KARNINDAKİ BUZAĞI

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Behâeddîn dört veya biraz yukarıda yaşlarda iken, evimizde tesadüfen yavrulayacak bir inek vardı.

   Behâeddîn, doğumuna bir müddet daha olan bu ineği göstererek, “Görünüşe göre bu inek alnında nişanı olan bir buzağı doğursa gerektir.” dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu.”

  (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

ENSEYE VURULAN TOKAT

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin bir talebesi şöyle anlatmıştır: “Ben küçük yaşta Cenânyan denilen yerden Buhârâ’ya geldim. Âlimlerin derslerine devâm ettim. Sonra kalbime Kâbe’yi ziyâret etme arzusu düştü. Mekke’ye gidip, Kâbe’yi ziyâret etmek şerefine kavuştum.

   Buhârâ’ya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı. Hattâ eşkıyâlık yapacak kadar kötü bir hâlde idi. Ben bu hâlde iken, bir çekilme hâli hâsıl oldu. Bu hâl, beni ister istemez, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna sürükledi. Huzûruna varınca, beni yanına yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki, yediğim sillenin tesirinden neye uğradığımı bilemedim. İstemeyerek bağırdım.

   Behâeddîn Buhârî hazretleri bu hâlime öfkelenip; “Sus!” dedi. Sonra da; “Eğer sabredip o nârayı atmasaydın, bir sohbetle işin tamâm olurdu.” buyurdu.”

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

BEDAVA ÖZÜR KABUL ETMEYİZ

   Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasr-ı Ârifân’a gelip, Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini söyleyip affetmelerini istedi.

   Behâeddîn Buhârî hazretleri ona şaka yaparak; “Bedâva özür kabûl edilmez.” buyurdu. Gelen zât; “Bir öküzüm vardır, onu size vereyim.” dedi. “Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir.” buyurdu.

   Şeyh Şâdî; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?” diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî altınları sayıp, içinden bir tânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi.

   “Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlânın kullarına dağıt.” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın haramdır.” buyurdu. Daha sonra o zâta; “Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?” dediler.

   Behâeddîn Buhârî hazretlerini tanıyıp, ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

NAFİLE ORUÇ VE İTİRAZ

   Bir gün Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerine bir miktar pişirilmiş balık hediye olarak getirilmişti. Şah-ı Nakşibend hazretleri müritleriyle beraber o balıkları yemek üzere hazırlandılar. Orada o gün nafile oruç tutmakta olan abid bir genç de onlarla beraberdi. Şah-ı Nakşibend hazretleri o gence “Dostlara uy ve ye!” dedi. O genç bu emre uymadı.  Uymadığını görünce  “Bir ramazan orucunun sevabını sana bağışladım, ye!” diye buyurdu.  O genç yine yemedi. Şah-ı Nakşibend  üçüncü defasında da “Bütün ramazan orucunun sevabını sana bağışladım ye!” dedi. O genç yine yemedi ve orucunu bozmaktan imtina etti.

   Bunun üzerine Şah-ı Nakşibend hazretleri , Bayezid-i Bestamî hazretlerinin de bir talebesiyle böyle bir durumla karşılaştığını , sözlerini kabul etmeyen talebesinin büyük mahrumiyete uğrayarak kendisinden uzaklaştığını ifade etti.

   Şah-ı Nakşibend hazretlerinin emrine uymayan o abid talebe de namaz , oruç gibi ibadetlere düşkün iken daha sonra mal ve dünya sevgisine tutulup bu güzel hallerini kaybetti ve kaybedenlerden oldu.

  (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

ARMUTLA İMTİHAN

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri, Buhârâ’nın bir köyüne gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir olmuştu.

   O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine dâvet etti. Hep birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri, ev sâhibi Şeyh Hüsrev’e; “Git kapıya bak kim var?” buyurdu. Gidip baktı ki, köy halkından Yûsuf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş kapıda bekliyordu. İçeri girmesine müsâade edildi. O da içeri girip, elindeki armut dolu kabı Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu.

   Behâeddîn Buhârî; “Bu armutları nereden aldın?” dedi, o da aldığı yeri söyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri bir müddet susup, sonra ev sâhibine; “Bu armutları büyük bir kaba boşalt gel.” dedi.

   Ev sâhibi armutları büyük bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Behâeddîn Buhârî, armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi. Sonra diğer armutların orada bulunanlara dağıtılmasını emretti. Dağıtıldıktan sonra; “Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin.” buyurdu.

   Sonra armutları getiren Yûsuf adlı köylüye dönüp; “Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir misin?” dedi. Getiren kimse; “Efendim, bana köyümüze keşf ve kerâmet sâhibi bir zât geldi dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için, bu armutları satın alıp, size hediye getirdim. Fakat küstahlık edip, armutların içinden birine bir işâret koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zât evliyâ ise, bu armudu bulup bana verir diye düşündüm.” dedi.

   “Öyleyse elindeki armuda bak, o işâret koyduğun armut mu?” buyurdu. “Evet efendim. O armuttur.” dedi. Bundan sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Allahü teâlânın evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun değildir. Fakat işâretlediğin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok zarar görürdün. Resûlullah efendimizin bildirdiği yolda bulunan kimseyi imtihâna hâcet yoktur.” Armutları getiren kimse, yaptığı işten çok pişmân olup, Behâeddîn Buhârî hazretlerinden af ve özür diledi.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

PİŞMEYEN HAMUR

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî, Peygamber efendimizin sünnetine tam uyar. O’nun yaptığı şeyleri yapmağa çok gayret ederdi. Resûlullah efendimizin işlediği her sünneti işlerdi. Bir defâsında Peygamberimiz Eshâb-ı kirâm ile ekmek pişirmişlerdi. Şöyle ki, Eshâb-ı kirâmdan bir grup, her biri bir parça hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber efendimiz de mübârek eline bir parça hamur alıp tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki, Eshâb-ı kirâmın koyduğu hamurlar pişmiş, fakat Peygamber efendimizin koyduğu hamur pişmemiş, olduğu gibi duruyordu. Ateş, Peygamber efendimizin mübârek elinin dokunduğu hamura tesir etmedi.

   Behâeddîn Buhârî hazretleri, Resûlullah’a uymak için, talebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Talebelerinin koyduğu hamurlar pişti. Fakat Behâeddîn Buhârî hazretlerinin koyduğu hamur aynen kaldı. Onun da mübârek elinin dokunduğu hamura ateş tesir etmedi. Resûlullah efendimize uymaktaki derecesi bu kadar çok idi.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

BENİ HATIRINDAN ÇIKARMA

   Büyük âlimlerden birisi anlatır: Gençlik zamânında, Hâce Behâeddîn Buhârî hazretlerini çok severdim. Himmetleri ile bende şaşılacak hâller meydana geldi. Bana dâimâ; “Beni hâtırından çıkarma!” derdi. Ben de dâimâ onları düşünür, hatırlardım. Bu hâl üzere iken babam hacca gitti. Beni de berâberinde götürdü. Giderken Hirat’a uğradık. Hirat şehrini seyrederken, Hâce hazretlerini unuttum, bağlılık hâtırımdan çıktı.

   O anda bendeki hâller gitti. Sonra İsfehan’a gittim. Orada bir büyük âlim var idi. Bütün İsfehanlılar ondan himmet ve duâ isterlerdi. O zâttan çok kerâmetler meydana gelmişti. Babam beni alıp, o zâtın huzûruna getirdi ve benim için ondan himmet istedi. Fakat ben Hâce hazretlerinden çok korktuğumdan, o zâtın huzûrundan dışarı çıktım.

   Sonra hacca gittik. Beytullah’ı ziyâret ettik. Dönüşte Hâce hazretlerinin ziyâreti ile şereflendiğim zaman, onu unuttuğum için çok çekiniyordum. Korktuğumu anlayıp; “Korkma, biz kusûru affederiz. Sen benim oğlumsun. Benim oğullarıma kimsenin tasarruf etmeye haddi yoktur.” buyurup latîfe yollu; “Hirata gidince niçin beni unuttun?” deyip; “Unutmak katiyyen dostluğa sığmaz.” mısrâını okudular.”

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

UNDAKİ BEREKET

   Hâce Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebesinden biri şöyle anlatmıştır: “Hâce hazretleri bir gün bu fakirin hânesini şereflendirdi. Çok sevindim. Pazardan bir çuval un aldım, geldim.

   Behâeddîn Buhârî hazretleri unu görünce; “Bu unu, çoluk çocuğun ile pişirip yiyin ve bunun sırrını kimseye söylemeyin.” buyurdu. Hâce hazretleri o zaman evimde iki ay misâfir oldu. Talebelerinden bir kısmı da onun yanında idi. Çoluk çocuk ve diğer ahbâblarım, hepimiz, hattâ Hâce hazretleri gittikten sonra, o undan çok zaman yedik. Un hâlâ ilk aldığımız gibi duruyordu. Aslâ eksilmedi. Sonra Hâce hazretlerinin mübârek sözünü unutup, o sırrı çoluk çocuğuma anlattım. Bunun üzerine o undan bereket kesilip, un tükendi.”

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

AYAĞI YANLIŞ TARAFA UZATMAK

   Hâce Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinden biri anlatır: “Hazret-i Hâce’nin sohbeti ile şereflendiğimde, talebelerinin büyüklerinden olan Şeyh Şâdî, bana çok nasîhat etti ve edepden bahsetti. Bana emrettiklerinden biri; hazret-i Hâce’nin bulunduğu yere doğru hiçbirimiz ayağımızı uzatmayız nasîhati idi.

   Bir gün hava çok sıcaktı. Gazyût’tan Kasr-ı Ârifân’a Hâce hazretlerini ziyârete geliyordum. Bir ağacın gölgesinde dinlenmek için yattım. Bir hayvan gelip, ayağımı iki kere kuvvetlice tekmeledi. Fırladım kalktım. Ayağım çok fazla ağrıyordu. Tekrar yattım. Yine o hayvan gelip beni tekmeledi.

   Kalkıp oturdum ve sebebini düşünmeğe başladım. Nihâyet Şeyh Şâdî’nin nasîhatını hatırladım ve ayaklarımı, hocamızın o anda bulunduğu Kasr-ı Ârifân’a doğru uzatarak yattığımı anladım.”

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

EŞEK ARISI

   Şeyh Ârif-i Dikgerânî, Seyyid Emîr Külâl’in halîfelerinin büyüklerindendi. O anlatır: “Bir gün, Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerini, Kasr-ı Ârifân’da ziyârete gittik. Buhârâ’ya döndüğümüzde, oranın fakirlerinden bir grup da bizimle berâberdi. Onlardan biri, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin aleyhinde konuştu.

   Sen onu tanımıyorsun, Allah’ın evliyâsına karşı kötü zan ve edepsizlikte bulunman uygun değildir dedik. Susmadı. Bir eşek arısı gelip, ağzına girdi ve dilini soktu. Dayanamayacak kadar canı yandı. Bu, o büyük zâta edepsizliğinin cezâsıdır dedik. Çok ağladı, pişmân oldu, tövbe etti. Ona karşı îtikâdını düzeltti ve hemen ağrısı geçti.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

BİZİ HATIRINIZDAN ÇIKARMAYIN

   Yâkûb-i Çerhî hazretleri anlatır: Buhârâ’nın âlimlerinden ilim öğrenip fetvâ vermeye izin aldıktan sonra, memleketime dönmeyi düşündüm. Şah-ı Nakşibend hazretlerine uğrayıp; “Beni hâtırınızdan çıkarmayın.” dedim ve çok yalvardım.

   “Gideceğin zaman mı, yanımıza geldiniz?” buyurdu. “Hizmetinize müştâkım, arzu ve istekliyim.” dedim.

   “Hangi bakımdan?” buyurdu. “Siz büyüklerdensiniz ve herkesin makbûlüsünüz.” dedim. “Bu kabûl şeytânî olabilir, daha sağlam delîlin var mı?” buyurdu.

   Sahîh hadîste; “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalbine düşürür.” buyuruluyor dedim. Tebessüm edip; “Biz azîzânız.” buyurdu. Bunu duyunca birden hâlim değişti. Bir ay önce rüyâda birisi bana: “Git, Azîzân’ın talebesi ol!” demişti.

   Onu unutmuştum. Onlardan duyunca, bu rüyâyı hâtırladım. Yine devâm ederek anlatır: “Şah-ı Nakşibend hazretlerine, beni şerefli hâtırınızdan çıkarmayın!” dedim. Bunun üzerine; “Bir kimse Azîzân hazretlerinden, beni unutmayın diye ricâda bulundu, o da Allah’tan başka hâtırımda bir şey kalmaz. Yanımda bir şey bırak ki, görünce hâtırıma gelsin buyurdu.” diye anlattıktan sonra, mübârek takyelerini bana verip: “Senin bana bırakacak bir şeyin yoktur. Bâri bu takkeyi sakla! Bunu gördüğün zaman beni hatırlarsın, beni hâtırladığın zaman yanında bulursun.” buyurdu.

   Ayrılırken; “Bu yolculukta muhakkak Mevlânâ Tâcüddîn Deşt-i Gülekî’yi gör! O evliyâullahdandır.” buyurdu. Hâtırıma; “Ben Belh’e gidip, oradan vatanıma varırım; Belh nerede, Deşt-i Gülek nerede?” diye geldi. Sonra Belh yolunu tuttum. Ama öyle bir zarûret hâsıl oldu ki, yolum Deşt-i Gülek’e düştü. Hazret-i Hâce’nin işâreti aklıma gelip, şaştım kaldım.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

BENİM NE HADDİME?

   Seyyid Burhâneddîn, Şah-ı Nakşibend hazretlerine bir mikdâr balık getirdi. Hâce hazretleri bağda idi. Balıkları da bağda pişirmek istediler. İlkbahar mevsimiydi. Hâce hazretleri balıkları pişirirken, gök yüzünü büyük bir bulut kapladı. Yağmur yağmaya başladı. Hâce hazretleri, Seyyid Emîr Burhâneddîn’e; “Duâ et, benim olduğum yere yağmur yağmasın!” buyurdu.

   Burhâneddîn; “Efendim, benim ne haddime?” dedi. Hâce hazretleri; “Benim dediğimi yap.” buyurdu. Seyyid Burhâneddîn emre uyarak duâ etti. Kudret-i ilâhî ile Hâce hazretlerinin olduğu yere yağmur yağmadı. Diğer yerlere o kadar yağdı ki, suları, sel gibi yanımızdan akıyordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldı. Bu kerâmetten çokları istifâde ettiler.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

ÇALGI VE EĞLENCE SESLERİ

   Behâeddîn Buhârî hazretleri Buhârâ’da, yaz mevsiminde bir akşam, talebeleriyle birlikte Atâullah adında bir zâtın evinin damında oturmuş sohbet ediyordu. Mübârek ağzından inci gibi güzel sözler dökülüyor, dinleyenlere feyz saçıyordu.

   Evin yakınında, Buhârâ vâlisinin sarayı vardı. O akşam vâli de, sarayının damında adamlarıyla birlikte def ve çalgı çalıp, eğleniyordu. Ses her tarafa yayılıyordu. Behâeddîn Buhârî; “Bizim bu sesleri işitmemiz câiz değildir, kulağımıza pamuk tıkamak lâzımdır.” dedi. Böyle söyledikten sonra, sohbet meclisinde bulunan talebeleri ve kendisi, çalgı sesini işitmez oldular. Hâlbuki vâli ve adamları sabaha kadar çalgı çalmışlardı.

   Sabahleyin komşular, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerine; “Biz çalgı sesinden sabaha kadar uyuyamadık, siz nasıl durabildiniz?” dediler. Talebeler; “Hocamız bu sesi dinlememiz uygun olmaz, kulağımıza pamuk tıkamamız lâzımdır.” buyurdu. O andan îtibâren sabaha kadar hiç çalgı sesi işitmedik.” dediler.

   Bu durum, o vâliye anlatıldı. Vâli durumu öğrenince, yaptığı işe pişmân olup, tövbe etti. Bu hâdise Buhârâ’da günlerce anlatıldı. Herkes Behâeddîn Buhârî’nin büyüklüğünü gördü. Ona muhabbetleri daha çok arttı.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

KEMAL SAHİBİ BİRİNİ BULAMADIM

   Şah-ı Nakşibend hazretleri Kâbe’yi ziyârete giderken, Horasan’a uğramıştı. Orada Hâce Müeyyiddîn adında bir zâtın evinde misâfir olup, birkaç gün kaldı. Bu sırada bir gün, Kârubanî saray mesîresine gitmişlerdi.

   Orada huzûruna bir derviş geldi. Dervişe iltifât edip; “Bunlar bizim sevdiklerimizdendir, fakat bizi tanımazlar.” dedi. Sonra o dervişi yanına alıp, misâfir kalmakta olduğu eve götürdü.

   Ev sâhibi yemek koyunca, ev sâhibine; “Bugün şehrimizdeki Allah dostlarından birini bulup getirdim. Müsâade ederseniz bizimle birlikte yemek yesin.” dedi. Ev sâhibi; “Hay hay efendim, emrediniz, sofraya gelsin.” dedi. Bunun üzerine o derviş de sofraya oturdu. Yemekten sonra sohbete başladılar. O derviş ile tarîkat hâllerinden ve hakîkat sırlarından bahsettiler. Bir müddet sohbetten sonra, o derviş müsâade isteyip, gitmek üzere kalktı. Oradan, havada uçarak ayrılıp gitti. Behâeddîn Buhârî, dervişin bu hâline tebessüm edip; “Bu kolay iştir.” buyurdu.

   Yatsı namazı vaktinde, o derviş tekrar geldi. Behâeddîn Buhârî hazretleri ona uçarak ayrılıp gitmesini sorarak; “Allah dostlarının yanında böyle işler mûteber değildir. Allahü teâlâ bâzı kullarına öyle sırlar ihsân etti ki, bu sırlardan birini insanlara gösterse, halk perişân ve mahvolur.” buyurdu.

   Derviş zât; “Ben, kırk beş seneden beri denizlerde ve karada dolaşırım, söylediğiniz gibi tasarruf sâhibi bir zât bulamadım. On defâ Kâbe’yi, on defâ da Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret ettim. Bahsettiğiniz sırlardan hiç birinin kokusunu duymadım.” dedi.

   Behâeddîn Buhârî hazretleri o dervişe; “Bir an bana teslîm olursan, sana nice sırları koklamak nasîb olur ve âlemde öyle kimse olup olmadığını anlarsın.” buyurdu. Derviş; “Peki” deyip teslîm oldu. Yanına oturdu. Behâeddîn Buhârî, şehâdet parmağı ile dervişe dokundu. Derviş kendinden geçip yere yıkılıverdi. Nefesi dahi kesildi. Bir müddet öylece kaldı. Sonra şehâdet parmağını dervişin alnına dokundurdu. Derviş kendine gelip kelime-i şehâdet getirerek kalktı, özür ve af dileyerek; “Câhillik ettim. Sizin gibi Allah’ın sevgili bir kulunun huzûrunda edepsizlik ettim. Uygunsuz sözler söyledim. Kerem ve ihsân ediniz, küstahlığıma bakmayıp, beni bağışlayınız ve terbiye ediniz. Bunca zamandır gezip dolaştım ve hep sizin gibi kemâl ehli bir büyük âlim aradım. Şimdi himmetiniz bereketiyle aradığımı buldum.” dedi.

   Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri; “Bu mertebeye erişmek için, Allahü teâlânın rızâsına uygun amel işlemek ve O’nun sevgili bir kuluna teslîm olmak lâzımdır.” buyurdu. Derviş dedi ki: “Emriniz başım üstüne, emir buyurun, hizmetinizde Kâbe’ye gideyim.” “Sen on defâ Kâbe’ye gitmişsin.” buyurunca; “Sizinle gitmeyi arzu ediyorum.” dedi. Dervişe dedi ki: “Senin için hayırlı olan şudur: Sen Herat’a git ve bize bağlılığını sürdür. Derviş söz dinleyip, Herat’a gitti.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

HURİLERE İLTİFAT ETMEDİ

   Zamânın büyüklerinden Abdülkuddüs şöyle anlatmıştır: Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerini kabrine koyduk. Gördüm ki, mübârek yüzleri tarafından “Mü’minin kabri Cennet bahçelerinden bir bahçedir.” hadîs-i şerîfinde buyurulduğu gibi, Cennet’ten bir kapı, kabr-i şerîflerine açıldı. O kapıdan iki hûri gelip, ona selâm verdi ve; “Allahü teâlâ bizi, sizin için yarattığı vakitten beri sizi bekliyoruz.” dediler.

   Hâce hazretlerinin onlara; “Ben Hak teâlâ hazretleri ile ahdettim ki, O’nun hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlatılamayan dîdârını görmedikçe, benim yolumda bulunanlara ve benden hakkı işitip amel edenlere şefâat etmedikçe, hiçbir şey ve hiçbir kimse ile meşgûl olmam.” dedi.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

GAZAP İLE YAPILAN YEMEĞİN ZULMETİ

   Bir zaman Şâh-ı Nakşibend hazretleri Gazyut denilen bir yere gitmişti. Orada talebelerinden birisi onlara yemek getirdi.

   Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurdu ki: “Bu hamuru yoğuran ve yemekleri pişiren kimse, başlamasından bitirmesine kadar gadab hâlinde idi, kızmış hâlde idi.

   Biz ondan hiçbir şey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapılan yemeklerde hiçbir hayır ve hiçbir bereket yoktur. Belki de şeytan yemek yaparken hep onunla bulunmuştur. Bizler böyle bir yemeği nasıl yiyebiliriz?”

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

BİR KADININ GİZLİ GÜNAHI

   Şah-ı Nakşibend hazretleri Bağ-ı Mezar adlı bir yerde hastalanmıştı. Orada kendisini ziyarete gelen dervişlerine bir koyun kesip yemek ikram etmek istiyordu. Bu yemek hazırlığı sebebiyle ihtiyaç olan bazı kap-kacak gibi malzemeleri , kendi evinden getirmek üzere bir talebesini Kasr-i Arifan köyüne gönderdi.

   Bu talebe de Kasr-i Arifan köyüne aceleyle varıp orada rastladığı bir kadına hocası Şah-ı Nakşibend hazretleri’nin evinin nerede olduğunu sordu. O kadın hiç beklemediği şekilde Şah-ı Nakşibend hazretleri hakkında incitici ve hakaret ihtiva eden sert bir dille  “Burada şeyh yoktur. Lakin şeyh namına zalim ve yankesicinin evini istersen, işte şudur!”  diye talebeye cevap verdi.

   Talebe o kadının sözleri üzerine çok üzüldü ve hocasının evinden istenen yemek malzemelerini alıp götürerek hocasına teslim etti.   Şah-ı Nakşibend hazretleri talebesinin yüzündeki üzüntüyü farkederek ne olduğunu sorduğunda yaşadığı hakaret ve edepsizliği hocasına anlattı.   Şah-ı Nakşibend hazretleri hiç bir şey demedi ve kendi evinden bir sofra getirmesi için  aynı talebeyi tekrar Kasr-i Arifan’a gönderdi.

   Köye geldiğinde yine aynı kadın Şah-ı Nakşibend hazretleri hakkında bu sefer başka incitici ve ağır hakaret dolu sözler söyledi. Talebe Şah-ı Nakşibend hazretlerinin yanına geldiğinde bu sefer daha üzgün olduğunu farkeden hocası,  Emir Hüseyin adındaki bir başka talebesine o kadına gidip “Cellatlığı sen yaptın , bizi töhmet altında bulunduruyorsun!” diye söylemesini, eğer ne şekilde yaptım diye sorarsa “Sen filan zaman, filan yerde zina ettin ve hamile kaldın. Fakat halkın seni ayıplamasından çekindiğinden , cenini düşürüp filan yerde gömmedin mi?”, diye sormasını emretti. Talebesi gidip bu sözleri söyleyince o kadın çok feryad edip ağladı ve yaptıklarına çok pişman olduğunu bildirdi. Tevbe ederek güzel bir hayat yaşamaya başladı.

  (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

BENİ SENDEN AYRI SANMA

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin talebesinden Emîr Hüseyin anlatır: “Hâce hazretleri bir gece; “Yarın filân dostumu ziyârete gideceğim, inşâallah on beş güne kadar gelirim.” dedi.

   Sabahleyin talebesi ile yola koyulup gittiler. O gün Hâce hazretlerinin ayrılığına dayanamayıp, onu görmek isteği beni kapladı. Hânekâhda benimle bir kişi daha kalmış idi. Akşam olunca ona; “Korkarım Hâce hazretleri kendilerine olan bu aşırı sevgimi keşfeder ve şefkat edip, bana acıyıp döner.” dedim.

   Ertesi sabah gördüm ki, hazret-i Hâce dönüp geldi ve bana heybetle bakıp; “Ben sana demedim mi ki, on beş gün sonra geleceğim. Sen ise önüme muhabbet dağını sed çektin. Ben o dağı nasıl aşıp gideyim?” buyurdu.

   Sonra mübârek yüzünü yanımızdaki talebesine çevirip, buyurdu ki: “Emîr Hüseyin sana; “Korkarım Hâce hazretleri yoldan döner gelir.” demedi mi?” O da; “Evet.” dedi. Hâce hazretleri; “İşte o muhabbet ve arzulardır ki, önümüze sed çekti.” buyurdular.

   Bunun üzerine Hâce hazretlerinin celâlini müşâhede ettiğimde, kalbimde büyük bir ürperme zâhir olup, ayaklarına düşüp af diledim. Onlar da bu âciz hizmetçilerine, merhamet edip affetti ve; “Eğer maksadın benden ayrılmamak ise, beni seninle düşün. Çünkü ben, senden ayrı değilim. Bundan sonra, sakın beni senden ayrı sanma!” buyurdular.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

MOLLA HIRSIZLIK YAPAR MI?

    Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri, bir defâsında Buhârâ’da Gülâbâd mahallesinde bir dostunun evinde, talebeleri ile sohbet ediyordu. Talebelerinden Molla Necmeddîn’e dönüp; “Sana ne söylersem, sözümü tutup söylediğimi yapar mısın?” dedi. Molla Necmeddîn, “Elbette yaparım efendim.” dedi.

   “Eğer bir günah işlemeni söylesem yapar mısın? Meselâ hırsızlık yap desem yapar mısın?” dedi. Bunun üzerine Molla Necmeddîn; “Mâzur görünüz efendim, hırsızlık yapamam.” dedi. “Mâdem ki bu hususdaki isteğimizi kabûl etmiyorsun, meclisimizi terket!” buyurdu.

   Molla Necmeddîn bunu duyunca, dehşet içinde kalıp, olduğu yere düştü ve bayıldı. Orada bulunanlar Behâeddîn Buhârî hazretlerine yalvarıp, onun affedilmesini istediler. Kabûl edip affetti. Molla Necmeddîn de kendine gelip kalktı. Bundan sonra hep berâber o evden dışarı çıktılar, Dervâze-yi Semerkand (Semerkand Vâdisi) denilen tarafa doğru gittiler.

   Behâeddîn Buhârî hazretleri yolda giderlerken, bir ev duvarı gösterip talebelerine dedi ki:

   “Bu duvarı delin, evin içinde falan yerde bir çuval kumaş vardır. Onu alıp getirin.” Talebeleri bu emre uyup, duvarı yardılar. Kumaş dolu çuvalı buldular ve çıkarıp getirdiler. Sonra bir köşeye çekilip bir müddet oturdular. Bu sırada bir köpek sesi işitildi.

   Behâeddîn Buhârî hazretleri, talebesi Molla Necmeddîn’e; “Bir arkadaşınla gidip evin etrâfına bakın ne vardır?” dedi. Gidip baktılar ki, eve hırsızlar gelmiş, başka bir duvarı yarıp evde ne varsa almışlar.

   Gidip bu durumu Behâeddîn Buhârî hazretlerine haber verdiler. Talebeler bu hâle şaştılar. Sonra tekrar talebeleri ile birlikte önceki misâfir oldukları eve döndüler. Sabahleyin, gece o evden aldırdığı kumaş dolu çuvalı sâhibine gönderdi. Talebelerine; “Gece buradan geçerken, bu malınızı alarak hırsızların çalmasına mâni olduk, bu malınızı hırsızlardan kurtardık.” demelerini tenbih etti.

   Onlar da götürüp sâhibine teslim ederek durumu anlattılar. Behâeddîn Buhârî hazretleri, bundan sonra talebesi Molla Necmeddîn’e dönüp; “Eğer sen emrimize uyup da bu hizmeti yapsaydın, sana çok sırlar açılacak ve çok şey kazanacaktın. Neyleyelim ki, nasîbin yokmuş.” dedi. Molla Necmeddîn ise, yaptığına çok pişmân olup, yanıp yakındı.

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

KİTAPTAKI SIR

   Âlimlerden biri, Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî’nin talebelerinden bir grupla Irak’a gitti. O anlatır: “Yolda Semnân şehrine varınca, burada ismi Seyyid Mahmûd olan, mübârek bir kimsenin bulunduğunu ve hocamızı çok sevenlerden olduğunu duyduk. Topluca onun ziyâretine gidip, hocamıza bağlılığının sebebini sorduk. Dedi ki:

   “Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm. Çok güzel bir yerdeydi. Yanında heybetli bir zât vardı. Ben, Resûlullah’a tevâzu ve edeb ile yaklaşıp; “Sohbetinizle şereflenemedim, bereketli zamânınızda ve huzûrunuzda bulunamadım, bu büyük ve eşsiz saâdeti kaçırdım, şimdi ne yapayım?” diye arz ettim.

   Bana; “Bereketime ve beni görmek fazîletine kavuşmak istersen, Behâeddîn’e uy!” buyurdu. Sonra yanında duran mübârek zâtı işâret etti. Bundan önce Behâeddîn Buhârî’yi görmemiş idim. Uyanınca, ismini ve şeklini, şemâilini bir kitabın üstüne yazdım. Uzun zaman sonra, bir manifaturacı dükkânında oturuyordum.

   Nûrlu ve heybetli bir zât gördüm. Geldi ve dükkânda oturdu. Yüzünü görünce, o simâyı hatırladım. Birden bende büyük bir hâl ve değişme oldu. Kendimi toparlayınca, evime gelip şereflendirmesini ricâ ettim. Kabûl buyurdu. Kalktık, o önde ben arkalarında yürüdük. Bizim eve gelinceye kadar, hiç dönüp bana bakmadı. Ondan gördüğüm ilk kerâmet buydu.

   Çünkü o, bizim evin nerede olduğunu, daha önceden bilmiyordu. Doğruca bizim eve gitti. Sonra kütüphânemin bulunduğu odaya girdi. Çok kitabım vardı. Elini uzatıp bir kitap çıkardı. Bana uzattı ve; “Bu kitâbın üzerine ne yazdın?” buyurdu. Bir de ne göreyim. Yedi sene önce gördüğüm ve târihini yazdığım rüyâ orada yazılı idi.

   Bu kerâmetlerinden, daha ilk anda bende büyük bir hâl hâsıl oldu. Kendime gelince, bana lütuf ile mukâbele edip, beni talebeliğe kabûl buyurdu ve kapısında hizmet edenlerin saâdeti ile şereflendirdi.”

  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

SADAKAT İMTİHANI  

   Şah-ı Nakşibend hazretleri , Seyyid Emir Külal (k.s) hazretlerinin talebesi olduğu zamanlarda bir kış mevsiminde havalar çok sert ve çok soğuk günlerde idi. Kendisini o günlerde cezbe ve kendinden geçme halleri gibi tasavvufi haller kapladığından dışarlarda dolaşmaktaydı. Bu dolaşmaları sırasında ayaklarına çerçöp ve dikenler batıyor ve yaralar açıyordu. Bu haller içinde dolaşırken bir gün içinden birden hocası Seyyid Emir Külal hazretlerinin sohbetine gitmek arzusu uyandı.

   Bu arzu üzerine hocasının evine gittiğinde Seyyid Emir Külal hazretleri dervişleriyle beraber oturur halde buldu. Hocasının yanına girip kendisini gördüğünde “Bu kimdir?” diye sordu. Durumu  anlattıklarında , Seyyid Emir Külal hazretleri “Hemen onu evden dışarı çıkarın!” diye emir verip evden dışarı attırdı.

   Beklemediği bu büyük horlanma karşısında Şah-ı Nakşibend hazretleri az daha nefsine yenilip taşkınlık yapmak üzere iken Allah’ın yardımı yetişti ve kendi nefsine “Ey nefis! Ben bu horlanmayı Allah azze ve cellenin rızasını kazanmak için kabul etmişimdir. Bundan geçmek kabil değildir.” diyerek başını hocasının kapı eşiğine koyup “Her ne hal zuhur ederse etsin bu eşikten başımı kaldırmam” dedi.

   Hava çok sert ve soğuk olup kar yağmaya devam ettiği halde oradan başını kaldırmadı. Sabahleyin hocası kapıdan adımını attığında , üstünü tamamen karlar kapladığından hocası adımını attığında ayağı başının üzerine geldi. Hocası , Şah-ı Nakşibend hazretlerinin bu sadakatini görünce çok hoşuna gidip memnun oldu ve derhal kendisini içeri aldı. Müjde vererek şöyle buyurdu: “Ey oğul! Bu saadet libası senin vücuduna göre biçilmiştir.” 

   Seyyid Emir Külal hazretleri daha sonra talebesi Şah-ı Nakşibend hazretlerinin ayaklarındaki çerçöp ve dikenleri kendi elleriyle çıkarıp temizleyerek yaralarını sardılar.

 (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

AŞIRI SOĞUKTA GUSÜL İHTİYACI

   Şah-ı Nakşibend Hazretleri (k.s.) çok soğuk bir kış günü Zivertun isimli yerde dervişlerle bir evde bulunurken gece gusletmek ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Bu durumdan kimsenin aklının karışmasını istemediğinden kimseye haber vermeden dışarı çıkıp buzu kırarak gusül yapmak istedi.

   Orada bir kap bulamadığından Kasr-i Arifan’daki evine kadar gitti . Orada kendi ev halkının da bilmesini istemediğinden kimseye birşey bildirmeden dışarıda buzu büyük güçlükle kırarak (hatta elleri yaralanmış) gusül yaptı ve tekrar dervişlerin bulunduğu önceki eve döndü. Zivertun ile Kasr-i Arifan arası uzak bir mesafe idi.

(Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

KUMARBAZIN KUMAR AŞKI

   Şah-ı Nakşibend Hazretleri (k.s.) kendisi anlatıyor : Müritliğe ayak bastığım sıralarda bir gün bir kumarhanenin önünden geçerken içeride bazı insanların kumar oynamak ile meşgul olduklarını gördüm. Kumar oynayanlardan iki tanesi oyuna kendilerini tam olarak vermişlerdi. Bir müddet sonra bunlardan birisi nesi var nesi yok her şeyini kaybetmişti.

   O kadar perişan olmasına rağmen yine de kumar işine devam etme hususunda son derece gayretliydi. Arkadaşına dedi ki : “Ey dostum! Malımı değil, başımı dahi versem kumar oyunundan vazgeçmem!”

   Ne zaman ki, ben o hali ve o kumar oyuncusunun kumardan aldığı zevk ve şevki gördüm, bana gayret geldi. O günden beri bu yolda çalışmam ve talebim arttı.

(Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

KEBAP HIRSIZI  

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin bir gün kalabalık bir derviş misafir topluluğu vardı. Bir talebesini bu misafirlerine ikram etmek için kebap yapmak üzere görevlendirmişti. Bu talebesi kebabı pişirdikten sonra edebe aykırı olarak bir parça kebaptan koparıp kendisi yedi.

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin adetine göre sünnet-i seniyyeye uymak için böyle yemeklerden birer lokma pişirene ve hizmet edene eliyle ikram ederlerdi.

   Kebap ortaya geldikten sonra Şah-ı Nakşibend hazretleri yemek hizmetinde bulunan diğer talebelere birer lokma ikram ettiği halde kebabı pişiren o talebesine bir lokma ikram etmemişti.

   O talebesinin gönlüne acaba neden bana ikram etmedi diye düşünceler gelince derhal “Bir lokma kebap çalıp yemek ve sonra yine bizim lokmamıza ümitvar olmak yolsuzluktur!” diye buyurdular.

  (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

KIRILAN KALBİN TAMİRİ  

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin Nesef beldesinde oturan bir talebesi bir gün komşusuyla ağız kavgası yapmıştı. Bu kavgadan dolayı komşusu bu talebeye son derece kalbi kırılmıştı. Bu kavgadan sonra talebesi Şah-ı Nakşibend hazretlerini ziyaret için Buhara’ya gitti. Hocasının huzuruna vardığında Şah-ı Nakşibend hazretleri bu talebeye hiç iltifat göstermedi. Araya bazı önde gelen talebeleri sokarak ricalarda bulunmasına rağmen bir fayda etmedi.

   En sonunda Şah-ı Nakşibend hazretleri ona dedi ki: “Sen vilayetin olan Nesef’te filan kimsenin hatırını kırdın. Hususi olarak biz, Nesef’e gidip onun gönlünü almadıkça senin için kurtuluş düşünülemez.”

   Talebe de bunun üzerine çaresiz bir şekilde kendi memleketine dönüp hocasının oraya gelmesini bekledi. Daha sonra Şah-ı Nakşibend hazretleri Nesef’e teşrif ettiler ve doğruca , hatırı kırılan kişinin evine varıp “Şu suçu bize bağışla, suç benimdir!” diyerek büyük bir tevazu ve niyaz ile o kişinin gönlünü aldılar.

   Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kırılan bir kalpten dolayı özür dilemek için ta Buhara’dan kalkıp Nesef’e gelmeleri Nesef halkında büyük bir şaşkınlığa sebep oldu. Bu hadiseden dolayı kendisine olan muhabbet ve bağlılıkları arttı.

  (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

KIRILAN ŞERBET ŞİŞESİ  

   Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri,  bir gün çarşıda bir dükkanda oturmaktaydı. Dükkanın önünden , sokaklarda gezerek şerbet satan bir şerbet satıcısı geçmekteydi. Şah-ı Nakşibend hazretleri o satıcıyı görünce aniden yerinden kalkıp o satıcının şerbetinin bulunduğu şişeyi kırıverdi. Şerbetçi bunun üzerine çok üzüldü ve bir mana veremedi.

   Şişe kırıldıktan sonra içindeki şerbetler boşaldığında, içinde bir fare ölüsünün bulunduğu hayretle görüldü.

  (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)

 

TARİKATLARININ GAYESİ

    Gavs Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin sofisi olan Mehmet Yarbay anlatır:

    Gavs Hazretleri kendisini sofilere sohbet etmek üzere vazifelendirmiştir. Bu sebeple zaman zaman büyük sofi kalabalıklarına sohbet etmektedir.

    Bir gün bir sohbet meclisi olur. Bu sohbette nakşibendi tarikatının üstünlüklerinden bahsetmiş biraz da mübalağa etmiş. O gece bir rüya görür.

    Rüyasında uçsuz bucaksız bir denizdedir. Ayaklarında kar kızaklarına benzer kızaklar üzerinde bu deniz üzerinde hızlı bir şekilde hareket etmektedir. Denizin ortasında bir ada görünce o adaya çıkar.

    Adada büyükçe bir bina vardır. Binanın içine girer. Birde bakar ki binanın içinde yanyana iki koltuk ve bu koltuklarda iki heybetli mübarek zat oturmaktadır. O iki zata selam verir ve kim olduklarını sual eder.

    Sağ koltukta oturan zat kendisinin Şah-ı Nakşibendî olduğunu söyler. Sol koltuktaki zat da kendisinin Gavs-ı Geylanî (Abdülkadir Geylanî) olduğunu söyler. Mehmet Yarbay bu zatların kendilerini takdimi üzerine büyük heyecana kapılır.

   Abdülkadir Geylani hazretleri orada Mehmet Yarbay’a hitaben der ki:

   “Evladım sen bugün hep Nakşî yolunu övdün, Kadirî Dergahı’nı hiç methetmedin. Görüyorsun ki deniz bir, konak bir, meşrebimiz bir. Sakın ola ki diğer yolları kendi yolundan aşağı görme.”

   Gerçekten de o gün sofilere yaptığı sohbette hep Nakşî Tarikatını övmüş Kadirî Tarikatı’ndan hiç bahsetmemiştir. Nakşî veya Kadirî olsun gayelerinin Allah olduğu hususu bu şekilde manen kendisine ikaz edilir.

(Kayn.:Kasrik’ten Geçenler)

 

TİRMİZ YOLUNDAN DÖNEN AT

     Bir gün Şah-ı Nakşibend hazretleri, Buhârâ’nın Gülâbâd semtinde bir talebesinin evinde misafir olarak bulunuyordu. Bir ara o evin kapısının önünde bir atlı gelip durdu. Şah-ı Nakşibend hazretleri içerden o atlıya “İçeri gel! Aradığın buradadır” diye buyurdu.

     Atlı bu davet üzerine atından inip eve girerek, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin yanına geldi. Hâce hazretleri ona;

     “Gördün mü, seni buraya çektik. Tirmiz’e hakîkati aramak için gidiyordun”, diye buyurdu.

      O zat da Şah-ı Nakşibend hazretlerinin sözünü doğrulayarak başından geçenleri şöyle anlattı;

      “Buyurduğunuz gibi, Tirmiz’e bana doğru yolu gösterecek birini aramaya gidiyordum. Fakat yolda bir yere vardım, artık atım yürümez oldu. Ne kadar zorladıysam da bir türlü yürütemedim. Bir adım bile atmadı. Anladım ki, bunda bir sır vardır. Atın dizginlerini serbest bıraktım. At dönüp Buhârâ yoluna düştü. Hiç dokunmayıp, kendi hâline bıraktım. Nereye gidecek diye merak ediyordum. Nihâyet geldi, bu evin kapısının önünde durdu.”

     Bunun üzerine, Şah-ı Nakşibend hazretleri o kimseye iltifât edip talebeliğe kabûl etti.

(Kayn.:İslam Alimleri Ans.)

 

GERÇEK MÜRŞİD-İ KAMİL KİMDİR?

    Şeyh Abdurrahman Aktepî hazretleri, bir gün bir rüya görür. Gördüğü rüyada; Kıyamet kopmuş ve herkes mahşer meydanına doğru gitmektedir.  Kendisi de, aynı şekilde gitmektedir. Fakat giderken kenarda bataklık bir yere düşer. Oradan kurtulayım diye bir gayret eder. Fakat, kurtulmak için yaptığı, bu hareketleri sebebiyle, çamura biraz daha batar. Göbeğine kadar çamurun içindedir artık. Arkasından can havliyle tekrar kurtulmak için davranıp hareketlenir. Fakat bu sefer, neredeyse boğazına kadar çamura batar.

    O zaman anlar ki; bir daha kurtulmak için kendi başına hareket ederse, tamamen çamura gömülecektir. O andan itibaren, bir hareket yapmayıp yoldan geçenleri seyretmeye başlar. Bir bakar ki, dünyadaki mürşid olan zatlar geçmektedir. Bazısının arkasında yüz kişi, bazısının beşyüz kişi, bazısının bin kişi şeklinde, kendilerine intisap edip talebe olan sofi olan kişiler arkalarından cemaat halinde yürümektedir.

    O geçen zatlar, talebeleri arkasında olduğu halde, yanından geçerler, fakat bataklıktan çıkması için ona yardımda bulunmazlar.

    Daha sonra, ilerden tek başına gelmekte olan bir zat görür. O zat, yanına geldiğinde, ona; “Mele (Molla) Abdurrahman sen misin?” diyor. O da; “Benim!”, diyor. O zat, bu sefer o bataklığa nasıl düştüğünü soruyor. Molla Abdurrahman da, farkında olmadan , bir hatayla düştüğünü söylüyor. O zat, isterse kendisini oradan kurtarabileceğini söyler. Molla Abdurrahman da kurtulmak istediğini ifade eder. Arkasından da, o zat, elindeki bastonunu uzatır. Molla Abdurrahman tutununca, onu çekerek kenara çıkartıverir.

    Molla Abdurrahman Aktepî, kurtulduktan sonra kendisine bu büyük iyiliği yapan zatın kim olduğunu merak edip sorar. O da, isminin Muhammed Bahaeddin (Şah-ı Nakşibend), olduğunu söyler. Abdurrahman Aktepî hazretleri, bu sefer ona, oradan geçen bir çok zatlar olduğunu, herkesin müritlerinin ve talebelerinin arkasından yürüyerek mahşer yerine doğru geçip gittiğini, kendisinin talebelerinin nerede olduğunu sorar.

    Şah-ı Nakşibend Hazretleri (k.s.) o soru üzerine, cübbesinin önünü açıverir. Molla Abdurrahman,  onun cübbesinin içinde, küçücük sivrisinekler gibi binlerce, milyonlarca müritlerin ve talebelerin bulunduğunu görür.

    Şah-ı Nakşibend Hazretleri, cübbesinin içindeki o müritleri dışarı çıkarırsa, dağları, tepeleri , vadileri dolduracağını, kendisine bağlı olan talebelerini alıp, sıcak, soğuk,toz, toprak, bataklık, yürüme, koşma, beklemek, sıkıntılı yerden geçmek gibi, mahşerin sıkıntı ve zorluklarını göstermeden emin bir şekilde varacağı yere götürüp ulaştıranlara, gerçek mürşit denebileceğini, yoksa, bu sıcakta, bu zor zamanlarda, talebelerini arkasından yürüten o zatların gerçek şeyh ve mürşid olmadığını söyler.

    Molla Abdurrahman Aktepî hazretleri, bu müthiş rüyadan sonra, uykudan uyanır. Uyandıktan sonra da, Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne bağlılığını ifade eden  ” Kelbi Şahi Nakşebendim..” diye başlayan meşhur kasidesini yazar.

 

NOT: Osmanlı döneminde Siirt Müftüsü olan Molla Süleyman Efendi’nin gördüğü bir rüyada da, Şeyh Seyyid Halid-i Zilanî hazretleri hakkında, benzer mahiyette bir vakıa görülmüştür.

(Kayn.:youtube.com/watch?v=MfGQKOyy_bU)

 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAP