
Gönenli Mehmet Efendi (1901?-1991)
AZILI MAHKUMLAR KOĞUŞU
Dindarlara, din alimlerine çok sıkı takibat, zulüm ve yasakların tatbik edildiği 1943 yıllarında Gönenli Mehmed Efendi de bu zulüm döneminden nasibini alır. Üstad Bediüzzaman ile birlikte Denizli Hapishanesi’ne girerler. Mahkemede Mehmed Efendi’ye 1,5 yıl hapis cezası verirler.
Hapishanede Hapishanenin müdürü kendisine “Hocam sizi hangi koğuşa koyalım!” diye sorar. Gönenli Mehmed Efendi de “Beni, idamlıkların,canilerin, katillerin koğuşuna verin!” diye istekte bulunur. Yani en azılı mahkumların koğuşunu ister. Hapishane müdürü şaşkınlıkla karşılamakla birlikte bu isteği, kabul eder.
Gardiyan, caniler ve azılı mahkumların olduğu koğuş kapısını açıp kendisini içeri koyduktan sonra aceleyle hemen kapatıp gider. Kapı kapandıktan sonra mahkumlar elindeki tesbihleri şak şak çekerek üzerine gelmeye başlarlar. Meğerse yeni bir mahkum geldiği zaman ya kendi isteğiyle , ya da zorla sille tokat soyup soğana çevirirler, zorbalıkla ezip sindirirlermiş.
Gönenli Mehmed Efendi onların geldiğini gördükten sonra, en yakın ranzaya gidip orada “Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” diye başlamış ilahi söylemeye. Üstüne gelmekte olan mahkumlar ilahiyi duyunca yerlerine çakılıp kalmışlar. İlahiyi bitirince o koğuşun başı olan koğuş ağasının işaretiyle, iki mahkum onu kaldırıp koğuş ağasının her zaman oturduğu yere oturtmuş. Koğuş ağası da 22-23 yaşlarında babayiğit bir genç imiş. Koğuş ağası genç demiş ki ona: “Şu andan itibaren benim akıl-fikir hocam sensin Bundan sonra sen ne dersen o olacak burada!…”
Ondan sonra orası bir medreseye dönüvermiş. Öyle ki o azılı mahkumlardan pek çokları orada aldıkları derslerden sonra, yüce Mevla’nın izniyle hapislerden, idamlardan kurtulup Denizli civarındaki köylerde imam olarak hizmet etmişler.
(Kayn.:Gönenli Mehmet Efendi)
KIZ EVLADIN VEFATI VE KUR’AN DERSİ
1940 yılında Gönenli Mehmed Efendi’nin Sacide adındaki kızı vefat eder. Evde cenazenin defni için hazırlık yapılmaktadır. Mehmed Efendi o acılı durumuna rağmen, o sırada gidip Kur’an hıfzına çalışan bir talebesinin dersini dinleyip tamamlamış ve gelmiş , Kur’an dersini ihmal etmemiştir.
(Kayn.:Gönenli Mehmet Efendi)
ZENGİN ÇOCUĞU TALEBE
Bir hayır köprüsü olan Gönenli Mehmed Efendi ister kendi kursundan olsun ister başka bir kurstan olsun Kur’an okuyan ve ilim tahsili yapan tüm talebelere kol kanat geriyor, yardım ediyor , elinden geldiği kadar onların günlük harçlıklarını temin etmeye çalışıyordu.
Onun talebelere para dağıttığını bilen ham bir hoca, hali vakti yerinde olan , yardıma ihtiyacı bulunmayan bir zengin çocuğu talebeye diyor ki:
-Gönenli Hoca para dağıtıyor boyuna talebelere! Zengin fakir ayırır mı bilemem. Ayırır diyorlar! İnanmıyorum ben buna. İstersen git Sultanahmet Camii’ne, onlarla birlikte sen de sıraya gir, bakalım bilecek mi?
Talebe de “Tamam!” deyip kabul ediyor. “Yarın gideyim ben de sıraya gireyim!” diyor. Gönenli Hoca seni tanır mı diye sorduğunda talebe “Hayır beni tanımaz!” diyor. Ham Hoca da “İyi öyleyse yarın bir git bakalım!” diyor.
Gönenli Hoca namazdan sonra talebelere para dağıtmaya başlıyor. Bu zengin çocuğu talebe de sıraya giriyor. Sıra zengin çocuğuna geldiğinde Gönenli Hoca:
-Senin baban zengin oğlum! Sen sıradan çık,senin ihtiyacın yok!… Seni gönderen hocaya da selam söyle, bir daha böyle kimseyi imtihan etmeye kalkmasın!.., diyor.
Bu hadiseden sonra hem o zengin çocuğu talebe hem de onu gönderen hoca çok mahcup duruma düşmüşler.
(Kayn.:Gönenli Mehmet Efendi)
FAKİR GENCİN KALACAK EV İHTİYACI
İstanbul’daki Tophane Kadiri Dergahı Şeyhi Misbah Efendi anlattı: Sultanahmed Camii avlusunda, Cuma namazından sonra etrafına toplananlar Gönenli Mehmed Efendi’nin elini öpüyorlardı. Ben de onun yanındaydım. Bir genç bize yaklaştı, Gönenli’ye:
-Kiracı olduğum evi boşaltmak zorunda kaldım. Eşyalar kapının önünde. Fakirim, başka ev tutacak gücük yok. Size geldim, dedi.
Gönenli Mehmed Efendi bana dönerek:
-Ne dersin Şeyh?, dedi.
-Sahibi bilir, diye karşılık verdim.
Gönenli ellerini kaldırarak:
-Yar Rabbi! duy! diye niyaz etti.
Biz kalabalık ve o muhtaç gençle oyalanırken, gözlerim merdivenleri çıkarak büyük kapıdan avluya giren şık ve kibar bir kadına takıldı. Giyimi ve makyajı ile bu ortama hiç uygun görünmeyen kadın Gönenli’ye şöyle dedi:
-Efendim, ben Amerika’ya gidiyorum. İki yıl kalacağım. Eşyalarımı dairemin bir odasına topladım. İşte anahtar, şu da adresim. İstediğiniz birine verin, ben dönene kadar otursun. Sonra geldiği gibi uzaklaştı. Gönenli Mehmed Efendi anahtarı hemen, kendisine hacetini açıklayan gencin eline tutuşturdu.
(Kayn.:Gönenli Mehmet Efendi)
ÇAY HİZMETİ
Bediüzzaman Saîd Nursî hazretlerinin talebelerinden Mehmet Fırıncı anlatıyor;
Üstad Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’da bulunduğu bir zamanda, ziyaretine Gönenli Mehmet Efendi gelir. Ziyarete geldiğinde, Mehmet Fırıncı’yı elinde maşayla ateş yakmak için kömürlerle uğraştığını görür. Ona ne yaptığını sorduğunda, Üstad Hazretleri’nin çay içmek istediğini ve bunun için ateş yakmaya çalıştığını söyler.
Gönenli Mehmet Efendi de, Mehmet Fırıncı’ya bu işi kendisine bırakmasını rica eder. Mehmet Fırıncı “Peki!” deyip kabul edince, elleriyle kömürleri hazırlar, ateşi yakıp bir güzel çayı demler. Daha sonra da, Bediuzzaman Hazretleri’nin yanına girip ziyarette bulunur, beraberce o çayı içip sohbet ederler.
Sohbetleri bitip dışarı çıktığında, dışarıda başka talebelerin de geldiğini görünce, o talebelere ellerini kaldırıp göstererek iftiharla şöyle der;
-Hey arkadaşlar! Haberiniz olsun. Bugün bu eller onun çayını pişirdi!..
Not: Yaklaşık bir sene sonra 1953 yılında bir Ramazan Bayramı günü, Üstad Bediuzzaman Hazretleri İstanbul’a geldiğinde, Gönenli Mehmet Efendi’nin evine gelerek ziyarette bulunmuştur.
(Kayn.:youtube.com/rZ2bBExUQR8/Sesli sohb.)
ŞİKAYET MERCİLERİ
Gönenli Mehmet Efendi, bir gün cemaate hitaben vaaz ederken, cemaat içinde bulunan bir kadın, onun sözlerinin laik düzene aykırı olduğunu düşünerek, duyduklarından şiddetle rahatsız olur. Bu rahatsızlığını da, gizlemeyerek açıkça Hocaefendi’nin yüzüne karşı;
-“Gidip sizi emniyete şikâyet edeceğim”, diye tehdit savurur.
Hocaefendi de, bu tehdit karşısında altta kalmaz ve ona şöyle cevap verir:
-“Siz beni emniyete, ben de sizi Allah’a şikâyet edeyim, olur mu?”
Daha sonra, o kadın cami kapısından çıkmak üzere yöneldiği sırada, ayağı halıya takılır ve mermer basamakların üzerine tepe taklak yuvarlanarak düşer.
Bir anda neye uğradığını anlayamayan o kadını tutup kaldırırlar ve bir yere oturtturmaya çalışırlar. Kadın bir müddet geçtikten sonra kendine gelir ve şöyle söyler:
-“Hocaefendi beni Allah’a şikâyet mi etti yoksa?”
(Kayn.:yeniasya.com/L.Salihoğlu)
SİVİL POLİSİN ANNESİNİN TALİMATI
Gönenli Mehmet Efendi tam bir hayır köprüsü idi. Bunu iyi bilenler hayra sarf edilecek bir parası olduğunda, bir şekilde o parayı Hocaefendi’ye ulaştırıyor, o da, layıkı olan yerlere, fakir talebelere, hayır işlerine dağıtıyordu.
O zamanki devlet emniyet makamları tarafından, Hocaefendi’nin bu para ve yardımları nereden alıp dağıttığı işini öğrenmek için takibat kararı alınır. Bu maksatla bir sivil polisi onu uzaktan takip etmek üzere görevlendirirler.
Görevlendirilen sivil polis memuru daha ilk gün, evden çıkacakken annesine, yeni görev yerinin Süleymaniye’de (İstanbul) olduğunu ve oraya gideceğini haber verir. Polisin annesi bunu duyunca oğluna;
-Ah evlâdım. O civarda ikamet eden Gönenli Hocaefendi var. Gençlere Kur’ân dersi veriyor, talebe yetiştiriyor, hayırlı hizmetlerde bulunuyor. Ben de bu sevaba hissedar olmak için biraz para biriktirdim. Hocaefendiyi görürsen, bu emaneti mutlaka ona ver! Olur mu evlâdım?, diye tembihte bulunmuş.
Polis, annesine hiç renk vermeden emaneti almış gitmiş. Gönenli Mehmet Hoca’nın yanına varmış ve emaneti takdim ederken şunu söylemiş:
-Hocam buyrun! Bunu annem gönderdi, talebelere yardım diye…
Bunun üzerine, Gönenli Mehmed Efendi, daha evvel hiç görmediği, tanımadığı sivil memurun gözünün içine bakarak;
-Bak evladım, sakın ola anneni fişlemeyesin!
(Kayn.:yeniasya.com/L.Salihoğlu)
ÂMÂ ADAMIN RIZKI
Gönenli Mehmet Hocaefendi, Sultan Ahmet Camii’ne imam olarak tayin edilince etrafta oturan fakir ve yardıma muhtaç insanları ziyaret etmek istemiş. Bu maksatla bir gün gözleri görmeyen bir adamın evine gidip kapısını çalmış.
Gönenli Hocaefendi, Sultan Ahmet Camii’nin yeni imamı olduğunu, bir ihtiyacı olup olmadığını görmek için ziyarete geldiğini söylemiş. Âmâ adam da, Hocaefendi’ye “Allah razı olsun, hoş geldiniz!” demiş.
Hocaefendi, ona maaşı veya bir başka yerden geliri olup olmadığını sormuş.
Âmâ adam da, maaşı ve bir yerden ilave bir geliri olmadığını söylemiş.
Bu sefer Hocaefendi, hiçbir yerden geliri olmayan bu adama, nasıl geçindiğini sual etmiş.
Bu soruyu duyan Âmâ adam çok hiddetlenmiş ve bir imam olarak rızık hakkındaki böyle bir soru üzerine Hocaefendi’yi evden kovmuş.
Gönenli Mehmet Efendi çaresiz evden çıkıp gitmiş fakat o gece uyuyamamış. Ertesi sabah tekrar o adamın kapısına gidip çalmış. Âmâ adam kim olduğunu sorunca, dünkü kovduğu yüzsüz imam olduğunu, bin defa da kovsa yine geleceğini söylemiş.
Âmâ adam, bu sefer onu içeri davet etmiş. Dünkü davranışından dolayı Hocaefendi’den özür dileyip Hocaefendi’nin adını sanını sormuş. Hocaefendi de adının Mehmet Öğütçü olduğunu, “Gönenli Hoca” diye bilindiğini söylemiş.
Karşılıklı sohbet sırasında Âmâ adam kendi sırrını şöyle izah etmiş;
–Benim sırrım şu hoca; Ben her gün kuşluk namazını kıldıktan sonra, “Ya Rabbi! Kuşluk senindir, güzellik senindir, nimet ve her şey senindir. Eğer rızkım gökte ise, yere indir. Yerde ise, çıkar. Uzakta ise, yaklaştır. Haram ise, helâl et. Dar ise, genişlet ve elime ilet.” diye dua ederim. Sonra ellerimi yüzüme sürer sürmez, biri gelir sağ dizime vurur. “Aç elini!” der. O günkü ihtiyacımı verir gider. Bu her gün böyle devam eder.
Hocaefendi onu hayretle dinlerken Âmâ adam; “Aynı zat bugün de geldi ve sağ dizime vurarak benim kısmetimi verdikten sonra, sol dizime vurarak, “Bunu da Gönenli Mehmed Efendi’ye ver” dediğini aktarır ve Hocaefendi’nin kısmetini de eline tutuşturuverir.
Büyük âlim, fakirlerin ve talebelerin mânevî babası Gönenli Hocaefendi bu ibretlik hadise hakkında daha sonra şunu söylemiştir: “O âmâ adamdan bu mübarek kısmeti aldıktan sonra ömrü hayatımda hiç darlık çekmedim.”
(Kayn.:irfandunyamiz.com)
MADDİ YARDIMLARIN KAYNAĞI
M.Fatih Çıtlak Hocaefendi anlatıyor;
Gönenli Mehmet Efendi hayır sahibi zenginler ile fakirler ve ilim talebeleri arasında tam bir hayır köprüsü idi. Bunu iyi bilenler hayra sarf edilecek bir parası olduğunda, bir şekilde o parayı Hocaefendi’ye ulaştırıyor, o da, layıkı olan yerlere, fakir talebelere, hayır işlerine dağıtıyordu.
Fakat o zamanki devlet emniyet makamları bu işin sırrını bilmediklerinden onu çeşitli iftira ve dedikodular üzerine takibat altında tutuyor, sorguya çektikleri oluyordu.
Bir defasında yine bir soruşturma kapsamında gözaltına alıp götürürler. Soruşturma sırasında, dağıtmakta olduğu paraları ve maddi yardımları nereden aldığını sorarlar. Hocaefendi de, hayır sahipleri tarafından kendisine verildiğini defaatle söylemesine rağmen, ona inanmayıp kendisinin gizli bir teşkilata bağlı olduğunu itham ederler.
Tam o sırada soruşturma odasına deniz kaptanı kıyafetinde üniforması olan bir adam içeri aniden dalar ve bir tomar parayı masanın üzerine atarak;
-Hocam ya, Selamun Aleykum! Yahu seni arıyorum, burada olduğunu söylediler… Sen vereceğin yeri bilirsin. Hadi Selamun aleyküm!, deyip, sorguyu yapanların şaşkın bakışları karşısında, onlar “kimsin, nesin?” derken kapıdan çıkıp kaybolmuş.
Sorguyu yapan amir hemen dışarıda kapıdaki görevli polislere, o adamı neden içeri bıraktınız diye kızarak sorduğunda, kapıdaki vazifeli memurlar hayretle;
-Hangi adamı?, diyerek, öyle bir adam görmediklerini ifade etmişler.
Bunun üzerine, manevi bir hadise yaşandığını anlayan sorgu amirinin tavrı birden bire değişmiş Hocaefendi’ye çok saygı göstermeye başlamış.
(Kayn.:youtube.com/9WxhdrkbafU/Sesli sohb.)
GAZETEDEN YAPILAN İFTİRA
M.Fatih Çıtlak Hocaefendi Gönenli Mehmet Efendi’den naklen anlatıyor;
Bir gün bir gazetede Gönenli Mehmet Efendi hakkında tezvirat derecesinde çirkin iftiralarla dolu bir yazı çıkar. Mehmet Efendi, yazıdan haberdar olur ve bu iftira ve yalanlara çok üzülür.
Hatta öyle celallenir ki, gazetedeki yalan ve iftiraları yazan o yazarın adresini tespit eder. Tespit etmekteki maksadı da, gidip o iftiracının yüzüne karşı;
-Kardeşim sen ne istiyorsun? Hapishane mi?, Tımarhane mi? Hastane mi? Ne istiyorsun, söyle! Ben de sahibime söyleyeyim, oraya göndereyim seni…, diye söyleyerek meydan okumaktır.
Daha sonra, o adrese gidip evin kapısını çalar. Kapıyı genç bir kız açar. Gönenli Mehmet Efendi o kıza, bu evin o yazarın evi olup olmadığını sorar.
Evdeki genç kız da, o yazarın evi olduğunu söyler ve göz yaşları içinde biraz önce o yazarın “Deli gömleği” giydirilip akıl hastanesine kaldırıldığını söyler.
Hocaefendi daha o adrese varmadan “Sahibi”’nin, o densiz yazara çok acı bir şekilde haddini bildirdiği anlaşılır.
(Kayn.:youtube.com/9WxhdrkbafU/Sesli sohb.)
TAMAMLANMAYAN KUR’AN HATMİ
M.Fatih Çıtlak Hocaefendi anlatıyor;
Balıkesir’de Gönenli Mehmet Efendi’nin talebesi olan hafız ve hanımı vardır. Bunlar Gönenli Mehmet Efendi’nin ölmeden yaklaşık bir hafta önce, onun durumunun kötü olup vefat etme ihtimali olduğunu haber alırlar.
Bu haberi alınca belki vefat eder de, onun ruhuna hediye ederiz düşüncesiyle Kur’an-ı Kerim hatimine başlarlar. Karı-koca ikisi de “Amme cüzü” diye tabir edilen ve Kur’an’ın son cüzü olan 30.cüze gelip okumayı bırakırlar. Düşünceleri de, eğer Hocaefendi vefat ederse hemen o cüzü de okuyup hatmi tamamlamak ve hediye etmektir.
Okumayı bıraktıkları günün gecesinde ikisi de bir rüya görürler. Rüyalarında, Gönenli Mehmet Efendi onlara;
-Hatimi bitirmek için ölmemi mi bekliyorsun? Oku!…, diye emir buyurur.
(Kayn.:youtube.com/9WxhdrkbafU/Sesli sohb.)
TALEBE YURDUNA KABUL
Genç bir talebe, İsmailağa Cemaatine ait Medrese’de yaz döneminde Arapça eğitimini katılmak ister. Bu maksatla İstanbul’a gelip Medrese’ye müracaat eder. Fakat, medresedeki yıl içindeki eğitimin tamamlanıp, yaz tatiline girmelerine yirmi gün kaldığından, ona yirmi gün sonra gelmesini söylerler.
O talebe de, bu yirmi günü nasıl değerlendirebilirim diye düşünür ve etraftan istişare edince, onu, Gönenli Mehmet Efendi’nin talebe yurdu olduğunu, orada bu yirmi günde Arapça eğitim alabileceğini söylerler.
Talebenin aklına yatar ve Gönenli Mehmet Efendi ile bu meseleyi görüşmek üzere, Hocaefendi’nin imam olarak görevli bulunduğu Sultan Ahmet Camii’ne gelir. İkindi namazını orada kılar ve namaz bitiminde 40-50 kadar genç talebenin kuyruk olup Hocaefendi ile görüştüğünü görür. Bu görüşmelerde, kimisi harçlık istiyor, kimisi, elbise istiyor, kimisi ayakkabı derken, Hocaefendi her bir öğrencinin derdini çözmekle meşgul olur.
Bu kuyruğa, o talebe de girer ve yirmi günlük bir süre için Hocaefendi’nin yurdunda kalmak ve Arapça eğitimi görmek için ondan ricada bulunur.
Gönenli Mehmet Efendi onu dinledikten sonra, onu azarlar bir tonda; “Alnında yazıyor mu, İsmailağa’da okuduğun?” diye çıkışır. Talebe de, İsmailağa Medresesi’nde okuduğuna dair yazı getirebileceğini söyler. Hocaefendi de yarın Eyüp Sultan’da olacağını oraya getirmesini tembih eder.
Talebe hemen oradan ayrılıp doğruca İsmailağa Medresesi’ne gider ve orada okuduğuna dair bir yazı alır.
Ertesi gün talebe Eyüp Sultan’a gelir. Hocaefendi’nin vaazından sonra, Cami çıkışında yine büyük bir kalabalık oluşur. O talebe de kuyruğa girip görüşme sırasını bekler. Sıra ona gelince, İsmailağa’dan yazılı kağıt getirdiğini söyleyip yurtta kalmak için talebini tekrarlar.
Gönenli Mehmet Efendi, o anda o kalabalık cemaatin içinde hiç beklenmedik şekilde talebeyi; “Sen dayı mısın?” şeklinde azarlar. Talebe de, “Estağfirullah Hocam ne dayısı!” der. Hocaefendi, onu bu sefer; “Konuşma!..” diyerek azarlar. Talebe bir kusuru olduysa özür dilediğini söyler. Gönenli Mehmet Efendi onu tekrar “Konuşma!..” diye azarlar. Talebe beklemediği bu acayip muameleye şaşırmasına rağmen vazgeçip gitmez ve talebini sürdürür.
Hocaefendi en sonunda, “İstanbul’un kabadayısı benim!” deyip, talebenin getirdiği kağıda bile bakmadan,ona gidip yurtta kalabileceğini söyler.
Bu acayip muameleden sonra o talebe Hocaefendi’nin yurduna gider ve orada yirmi gün kalmak için izin aldığını bildirir. Yurttaki görevli de, Hocaefendi’nin izin vermeden önce ona nasıl bir muamele yaptığını anlattırır.
Meğerse, Gönenli Mehmet Efendi yurtta kalmak isteyen talebelerden hakiki istekli ve gayretli talebeleri seçmek için böyle acayip bir imtihana tabi tutarmış.
(Kayn.:youtube.com/cRLB3ls3WI8)
DOĞAN ÇOCUĞA İSİM KOYMA
M.Fatih Çıtlak Hocaefendi, Gönenli Mehmet Efendi’nin sevenlerinin birinden naklen anlatıyor;
Gönenli Mehmet Efendi’nin sevenlerinden bir çiftin çocukları olur. Bu çocuğa isim koyması için Hocaefendi’den rica ederler. Hocaefendi de, Pazar günü evlerine gelip çocuğa isim koyabileceğine dair söz verir.
Pazar günü sabah olur, fakat erken bir saat olan saat 09.00 gibi, bu çiftin daha yatakta uyumakta olduğu bir saatte evlerinin kapısı çalınır. Kapıya bir bakarlar ki, kapıda Gönenli Mehmet Efendi gelmiştir. Bu kadar erken saatte beklemediklerinden, biraz taaccüp ederek alelacele yüzlerini yıkayıp hemen Hocaefendi’yi içeri buyur ederler.
Hocaefendi onlara;
-Kusura bakmayın bir acil işim çıktı, size de söz vermiştim. Çocuğunuzun hemen ismini koyayım, gideceğim!.. , diyerek erken saatte geldiği için özür diler.
Gönenli Mehmet Efendi çocuğun ismini koyar ve orada eğlenmeden hemen gider.
Meğerse, ertesi gün öğrenirler ki, o gün Hocaefendi’nin oğlu vefat etmiştir. Oğlunun cenaze işlerinin devam ettiği böyle hassas bir zamanında bile, daha önce o çifte verdiği sözünü yerine getirmek üzere, evlerine teşrif edip, sözünü yerine getirmekten geri durmamıştır.
(Kayn.:youtube.com/C-ul3mLcgL4)
