CELAL AĞA’NIN KÖYÜ
Şeyh Osman Nuri Bağdadî Hazretleri, Mardin’deki vazifesinden, yeni tayin yeri olan Diyarbakır’a giderken, beraber olduğu talebelerinden Mehmet Çavuş’un ısrarı üzerine, yol güzergahına yakın bir köye uğrarlar. Bu köyde de Celal Ağa adında bir ağa vardır. Mehmet Çavuş kafileden önce köye gidip Celal Ağa ve köylülere haber vermiştir.
Sarık ve Sakal
Köy halkı Osman Nuri Bağdadî Hazretleri’ni tanımadıkları halde, Mehmet Çavuş’un hatırı için kendisini karşılamak üzere hızla toplanmışlardır.
Şeyh Osman Nuri Hazretleri uzaktan görününce, köyün ağası olan Celal ağa, içinden şu duyguları geçirmektedir:
“Mehmet uzaktan bize akrabadır, sözüne sohbetine itibar edilen dürüst bir insandır. Yalnız gelen misafirin hem Şeyh, hem de asker (Diyarbakır Şube Reisi) olduğunu söylüyor. Bunu bir türlü anlamadım. Ben daha önce Şeyh Celal’ı gördüm. Acaba bu gelen zatta, Şeyh Celal kadar maneviyatı var mı?”
Kısa zaman sonra, Efendi Hazretleri ve yanındaki heyet köyün yanına yaklaşınca, Celal Ağa, karşısında gördüğü zatın zahiri cazibesi hoşuna gider. Fakat bu uzun sürmez, hemen arkasından, Efendi hazretleri’nin sarığının ve sakalının olmadığını görünce, bu gözüne hoş gelmez. Onun bildiği şeyhler sarıklı ve sakallıdır.
Kafile köye ulaşınca, Celal Ağa, o yörenin örf ve âdeti gereği ev sahibi olarak, misafirin atının başını tutar. Köyün diğer ileri gelenleri de, hoş geldin diyerek misafiri karşılar. Efendi hazretleri Celal Ağa’ya;
-Köyünüze Mehmet Ağa’nın ısrarı üzere döndük, sizler beni, ben de sizleri tanımam. Yalnız şimdi tanışacağız bakalım. Çok beğendiğin Şeyh Celal kadar bizim de maneviyatımız var mı göreceksin, diye buyurup, ilk kerametini gösterdikten sonra, sözlerine şöyle devam etmiştir:
-Daha önce Diyarbekirli Şeyh Celal’in ziyaretinde bulundun. Küçük bir kaç keşfini kerametini gördün. Ulul Azam bir zat sandın. Oysa maneviyatta Şeyh Celal, bizim serçe parmağımıza yüzük olamaz. Oğul Celal Ağa! Beni ilk gördüğünde zahiri simam ve boyum posum hoşuna gitti. Ama o esnada şeytanı lain geldi ve sana dedi ki: “Bu nasıl Şeyh? Sarığı yok… sakalı yok… Celal evladım! Allah kıla beze itibar etmez. Cenab-ı Hakk, kulun gönlüne bakmaktadır. Ve ben askerim. Askerin kılığı kıyafeti herkesin isteğine göre olmaz. Askerliğini yaptın. Bunları bilirsin. Ama, şeytan bizi sana çirkin göstermek için bunu sana fısıldadı. Sen de, hemen onun sözü üzere, bizi tanımadan hemen aleyhimize döndün.
Yetim Çocuğun Hakkı
Şeyh Osman Nuri Bağdadî Hazretleri, daha sonra, misafir olacakları eve doğru yola devam ederken, Celal Ağa ile yetim bir çocuk arasında geçen ve kimsenin bilmediği, acı bir hadiseyi gözüyle görmüş gibi anlatmaya başlar ve şöyle buyurur;
-Celal, bundan beş yıl önce yanında çalışan yetim bir çocuk vardı. On yedi yaşlarında… Bir gün ahırı temizlemesini söyledin. Çocuk iki saatten fazla emek çekti, ahırı temizledi. Sen de geldin kontrol ettin. Temizliği beğenmedin ve çocuğun suratına sert bir tokat vurdun ve yere düşürdün. Yerde de, bir iki tekme vurdun karnına. Bu esnada sahipsiz yetim çocuğun kulak zarını patlattın ve vurduğun tekmelerle, çocuk iç kanama geçirdi.
Bununla da kalmadın, çocuğun hak ettiği yevmiyeleri de vermedin ve kovdun. O zavallı yetim çocuk, ağlayarak köyü terk etti. Bitişik köye gitti ve orada bir başkasının yanında maraba olarak çalışmaya başladı. Tabi asıl sebep ahırın temizliği değildi, yetim olan o mazlum insanı, yarı aç karın tokluğuna çalıştırıyordun ve ücret ödemiyordun. Söz vermiştin. Askerden önce masraflarını karşılayıp evlendirecektin ve asker dönüşü de, yanında ölene kadar iş ve aş vereceğini taahhüt etmiştin. Günler yaklaşmıştı ve köylü sana ‘Ağa çocuğu ne zaman evlendireceksin?’ diye soruyordu. Sen de, cimri, eli sıkı bir insansın. Bu temizliği bahane ederek o garibi kovup hem masraftan kurtuldun, hem de hanımına kızmıştın, hırsını ondan alamadın. Çünkü karın da hükümlü bir ağanın kızı. Ona elini sürersen sahipleri seni perişan eder. Bunu biliyordun. Karından alamadığın intikamı da, o zavallı yetimden aldın.
Celal evladım, sen o yetimi sahipsiz sandın. Ama yetimin öksüzün sahibi Allah’dır (cc). Bu olaydan üç gün sonra çok sevdiğin torunun ile ahıra gittin. Çok şöhretli bir Arap kısrağın var. Onun bir tayı oldu. O tayı, torununa hediye ettin ve ‘bu tay büyürse senin olacak.’ dedin. Gururla ahıra atın ve tayın yanına gittin. Çocuk tayı sevmek isteyince, at yavrusunu kıskandı ve torununa çifte ile vurdu ve öldürdü.
Bu olay olalı beş yıl oldu. Sen hala torununun acısı ile yanıp kavruluyorsun. Çocuğun sebebi ben oldum. Diye yanıp kavruluyorsun. Oğlunun da, o çocuktan başka çocuğu yoktur. Ve daha da, olmayacak.
Şeyh Osman Nuri Hazretleri’nin, bu acı dolu sözlerini dinleyen Celâl Ağa, ağlayarak ayaklarına kapanır ve:
-Kurban, kan ettim. Kapına geldim dağalet ederim. Beni bundan kurtar!, diye yardım ister.
Efendi Hazretleri bunun üzerine, Celal Ağa’ya:
-Celâl, Mevla’nın nefretine uğramışsın. O yetimin ahı seni iflâh etmez. Bu felâketten kurtulmanın tek çaresi, şu sayacağım şeyleri eksiksiz yerine getireceksin.
-Öncelikle cimrilikten vazgeçeceksin.
-O yetime verdiğin sözü yerine getirip, everip hayatını idame ettirecek tarla vs vereceksin.
-Bol miktarda salâvatı şerife çekeceksin.
-Hak rızası için bol sadaka dağıtacaksın.
Ben de Yüce Yaradan’dan iki tane oğlan alacağım oğluna…, diye buyurarak, bu iş için yerine getirmesi gereken şartları ona bildirir.
Celal Ağa da, “Emredersin.” diye kabul ettiğini söyleyince, Efendi hazretleri ona;
-Hemen şimdi gidip o yetimi kendin alıp getireceksin. Cemaatin huzurunda özür dileyeceksin. Ve bu köyde gönül verdiği bir kız var. Ben de hemen onların nikâhını kıyacağım. Nafakasını temin için belli miktar tarlayı da, bu cemaatin huzurunda vereceksin. Ben de verdiğin yerin taahhütnamesine şahit olarak imza koyacağım. Salavatı da, şimdiden hiç durmadan çekmeye başla. Elini aç! sahipsize, yetime, yolcuya, öksüze, dula, fakire ver! Ver!…. Ver!…, diye acele bir talimat verir.
Celal Ağa, beş yıl önce yaptığı büyük hatayı telafi etmek üzere, acele komşu köyden o yetim genci getirip özür diler ve Efendi hazretlerinin huzuruna beraber çıkarlar. Efendi hazretleri, O yetim gencin sevdiği kız ile babasını da çağırtır. Kızı o gence ister. Meseleden önceden haberdar olan, kızın babası razı olunca Efendi hazretleri nikahlarını kıyar. Nikahlarını kıydıktan sonra da, Celal Ağa’ya bu gence geçimini temin için söz verdiği tarlayı vermesini emreder. Celal Ağa, ona yirmi dönümlük bir tarlayı senet ve taahhütname ile devrederek sözünü yerine getirir.
Köyün İçme Suyu
Mehmet Ağa’nın ve Celal Ağa’nın şahitliği ile Yetim Genç ve sevdiği kızın nikâhları kıyılması ve yirmi dönümlük arazi devri işinden sonra, Osman Nuri Bağdadî Hazretleri, Celal Ağa’dan içmek için su ister. Efendi hazretleri kendisine verilen, sudan bir yudum içtikten sonra bardağı indirir ve:
-Celal oğul, bu nasıl su böyle; hem tuzlu hem de ekşi?, diye buyurur. Celal Ağa Efendi hazretlerine cevaben:
-Kurban, belki on beş tane kuyu vurduk. Bütün kuyulardan bu şekilde sular çıktı, deyince, Efendi Hazretleri, elindeki su bardağını yere bırakıp, kısa süreli bir murakabeye dalar. Murakabenin ardından gözlerini açar ve şöyle buyurur:
-Sen bu yetim çocuğun gönlünü aldın. Bu çocuk sevindi. Bizler de sevindik. Cenab-ı Hak’ın hoşuna gitti. Size içmeniz ve ihtiyacınızı karşılamanız için bol bir su ihsan eyledi. Namazdan sonra suyun yerini sizlere göstereceğim inşallah…
Bu manevi müjdeyi işiten Celal Ağa sabırsızlıkla:
-Kurban, namazdan evvel suyu çıkartsak mümkün değil mi?, diye atılınca, Osman Nuri Bağdadî Hazretleri gülerek:
-Allah, bu canın hatırı için suyu bağışladı. Acele etme! Namazımızı cemaatle birlikte kılarız, yemekten evvel suyu çıkartırsınız. Yeni suyunuz bol ve lezzetli bir su, hem siz, hem de hayvanlarınız, ağız tadıyla bol bol içeceksiniz. Bu yeni suyunuz kuyu suyu değil, akarsu olacak inşallah. Nesiller boyu bana dua edeceksiniz, diye buyurur.
Cemaatle namaz kıldıktan sonra, Efendi Hazretleri yemeği tehir edip, köyün yanındaki bir tepeye doğru yönelir. Tepenin eteklerine vardıklarında, eşilmesi gereken bölgeyi işaretler ve ilk kazmayı da mübarek elleri ile kendisi vurur. Daha sonra köylüler hızla toprağı eşmeye başlarlar. İki metreye yakın derinlikte toprak eşilince, suyun alâmetleri başlamış ve toprak nemlenmiştir. Az zaman sonra da, su büyük bir uğultu ile fışkırarak toprağın üstüne çıktığını görürler.
Celal Ağa, bu manzara karşısında sevinçten coşar ve kendini çıkan suyun içine atıverir. O günün akşamında da bu büyük kerametleri gören köylüler topluca intisap edip Osman Nuri Hazretleri’nin talebesi olurlar.
Efendi hazretleri, ertesi sabah bir tas suya okuduktan sonra, o sudan Celal Ağa’nın oğlunun ve gelininin içmesini, seneye iki oğullarının olacağını, birine Şeyhinin adı olan Ömer Ziyaeddin diğerine de, Şeyhinin oğlunun adı olan, Necmeddin koymalarını söyleyerek son müjdesini verir. Celal Ağa’yı köydeki talebelerin başına çavuş (manevi vekil) olarak görevlendirir ve Diyarbakır’a gitmek üzere köyden ayrılırlar.
(Kaynak:http://www.bagdattanyozgata.org)