EBRU HANIM

 

       Halit Ertuğrul

   Yazar Halit Ertuğrul, üniversitede hoca olarak vazifeli iken bir öğrencisi hakkındaki, ibretlik hatırasını anlatıyor;

    Zaman olarak, meşhur “28 Şubat” sürecinde, muhafazakar ve dindar insanlara yapılan baskı ve zulümlerin en hızlı devam ettiği günlerdir. Üniversitelerde başörtülü kız öğrencilere başörtülerine açmaları için zorlanmakta, açmayanları üniversiteden atmaktadırlar.

   Halit Hoca, böyle acıların yaşandığı bir zamanda, Eğitim Fakültesinde, yılın ilk dersini yapmak üzere sınıfa girer. Fakat, o da ne? En ön sırada, son derece açık saçık kıyafetiyle bir kız öğrenci oturmaktadır.

   Halit Hoca, utancından o kızın tarafına direkt olarak bakmadan, ders mahiyetinde bir şeyler anlatmaya başlar. Dersin başlamasından itibaren yaklaşık on dakika geçince en önde oturan bu kız öğrenci el kaldırır ve;

    -Hoca bi dakka!, diye nezaketsiz bir dille müdahale eder;

    Halit Hoca; “-Buyur!” deyip ona söz verince, yine nezaketten uzak ve tehdit dolu şu sözleri ifade eder;

    -On dakika oldu senin dersini dinleyeli… Saydım, sekiz defa “Allah” dedin. Ben buraya Allah’ı dinlemeye gelmedim… Tamam mı? Ben buraya bilim dinlemeye geldim. Sen bilim adamısın… Sana yakışıyor mu Allah demen? Eğer bi daha Allah dediğini duyayım bu sınıfta… Sınıfı terk ederim. Giderim idareye ne gerekiyorsa onu yaparım!…

    Halit Hoca bir öğretmenin sabır sınırlarını zorlayan bu kaba ve tehdit dolu ifadeler karşısında, başından kaynar sular dökülür. O anda, onu sınıftan kovmak, idareye şikayet edip bildirmek veya “Kızım ben bu dersin hocasıyım… Geç bu dersten geçebiliyorsan!” şeklinde korkutmak gibi, onu cezalandırıcı tercih şıklarından birini yapmak üzere, içinde fırtınalar kopar.

    Fakat o anda birden, bu menfi düşünceleri bir kenara bırakıp, “Bir gencin gönlüne girmeden kafasına giremezsin” düsturu aklına gelir. O kıza, alttan alarak, gayet yumuşak ve sabır dolu ifadelerle şöyle cevap verir;

    -Kızım çok özür diliyorum senden. Söz, bundan sonra senin bu dersinde “Allah” dememek için elimden geleni yapacağım. Ama, ben de müslüman evladıyım. Ağzım maşaallah, inşallah demeye alışkın… Eğer kaçarsa, kusura bakma! Hakaret için değil o, ağız alışkanlığı… Tamam mı?

   Ebru adındaki o kız da, “Tamam anlaştık” şeklinde Halit hocanın teklifini kabul eder. Fakat Halit hocanın kendisine yapılan bu terbiye dışı hareket ve sözler karşısında, alttan alıp bu şekilde yumuşak yaklaşması, sınıfta gayrete gelen diğer öğrencileri rahatsız eder.

   Ders tamamlandıktan sonra Halit hoca, odasına gider ama gençliğin bu durumda düşmüş olması sebebiyle üzülür ve bunlar nasıl öğretmen olacak, yeni nesilleri nasıl bunların eline teslim edeceğiz? Bir şeyler yapmak lazım diye düşüncelere dalar. Bu düşünceler içindeyken kapı çalar. Bakar ki; gelen, o Ebru adındaki kızdır.

    Bir kız arkadaşı ile beraber gelen Ebru; “Hocam gelebilir miyim?”, diye izin isteyince, Halit hoca onları buyur edip içeri alır. Ebru içeri girdikten sonra şunu söyler;

    -Hocam biliyor musun? İlk defa bir hoca, sınıfından kovmadı. Hocam siz yazarmışsınız. Doğrusu, yaptığımdan utandım. Size çok kaba davrandım. Kitaplarınız varsa görmek isterim. Sizi tanımak isterim.

    Halit Hoca, kendisine yapılan o kaba hareketten sonra o kızın kendisiyle dalga geçeceğini düşünür. Fakat, hemen o anda masasında bulunan “Düzceli Mehmet” ile “Aysel” isimli kitaplarını imzalayıp ona hediye eder. Daha sonra da Ebru’dan, bu kitapları okumasını ve yorumlarını kendisine bildirmesini rica eder.

    Ebru da, kendisini sınıftan kovmadığı için o kitapları okuyacağını ve kitaplar hakkındaki yorumlarını bildireceğine söz verir.

    Halit hoca, Ebru’nun, kitapları okuduktan sonra yapacağı yorumunu çok merak ettiğinden ertesi sabahı iple çeker. Fakat, ertesi gün olur Ebru okula gelmez. İkinci gün olur gelmez. Üçüncü gün olur gelmez. Adeta sır olup yok olur. Sınıftaki diğer öğrencilere sorar. Onun durumunu bilen çıkmaz.

   Bu kayıp günlerinden sonra bir Cuma günü Halit Hoca’nın üniversitedeki odasının kapısından içeriye tesettürlü başörtülü bir hanım girer ve “Selamun Aleykum, Hocam!” der. Halit Hoca tanıyamadığı bu hanıma “Aleyküm Selam” diye selamına mukabele eder. Bunun üzerine o hanım;

    -Hocam, beni tanımadınız galiba, der.

    Halit Hoca;

    -Afedersiniz, yabancı gelmediniz, diye tanıyamadığını ifade edince, o hanım;

    -Hocam aşk olsun ben Ebru’yum…, diye kendisini tanımadığına sitem etti.

    Halit Hoca hiç beklemediği bu netice karşısında, heyecanla ayağa kalkar. Meğerse, o kaybolduğu süre içinde, o asi Ebru gitmiş, yerine bu tesettürlü başörtülü hanım gelmiştir. Ebru, okula gelmediği o günlerde, ne olduğunu şöyle ifade eder;

    -Hocam, başıma neler geldi senin haberin yok.

    Halit hoca; -Ne oldu?, diye sorunca, Ebru, şöyle cevap verir;

    -Hocam, “Aysel’i” bitirdiğim zaman sabah ezanları okunuyordu. Bu kitabı benim için yazmışsınız. Dünyalarım alt üst oldu hocam… Ben hayatımın ilk namazını o sabah kıldım. Abdest almayı da bilmeden kıldım.

    Ebru’nun annesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı bir doktor, babası da bir hukuk adamıdır. Ne yazık ki, annesi ve babası onun bu hidayetinden ve tesettür kıyafetine bürünmesinden çok rahatsız olurlar. Annesi, Ebru’ya tehdit dolu şu ültimatomu verir;   

    -Kızım, başörtünü orada bırakıp gelmezsen seni evlatlıktan reddederim. Beni, dostlarımın içinde utandırma!

    Ebru, aradan birkaç ay geçtikten sonra, ailesini ziyaret etmek üzere otobüsle yola çıkıyor. Giderken de, Halit hocaya haber veriyor.

    O gün, bir ara Halit Hoca’nın cep telefonu acı acı çalmaya başlar. Telefonu açtığında, karşı tarafta bir Başkomiser, Halit Ertuğrul’u aradıklarını ifade eder. O Başkomiser, 3-4 saattir, kendisine ulaşmaya çalıştıklarını, orada bir otobüsün devrildiğini, 41 kişilik otobüste bir kişinin öldüğünü, ölen kişinin de, öğrencisi Ebru olduğunu haber verir. Çantasını aradıklarını, buldukları bir kağıtta Halit Hoca’nın ismi ve telefonunun yazdığını söyler.

    Başkomiser, daha sonra, Ebru’nun yanında beraber seyahat ettiği kız arkadaşını telefona verince, o arkadaşı şunları anlatır;

    -Ebru hanım, bir kağıt çıkardı. O kağıdın üstüne bir cümle yazdı. O kağıdı katladı. Çantaya koydu, otobüs takla atmaya başladı.

    Meğerse o kağıtta şunları yazıyormuş;

    “YA RABBİ! BEN SANA GELİYORUM. BENİM ÇALACAK KAPIM KALMADI. ANNEM BABAM KAPISINI KAPATTI. EĞER SEN KAPINI AÇMAZSAN BEN HANGİ KAPIYA GİDERİM. KILDIĞIM BÜTÜN NAMAZLARIMI VE TUTTUĞUM ORUÇLARIMI ANNEME VE BABAMA VER. BEN ONLARIN CEHENNEMDE YANMASINA DAYANAMAM. ONLARIN YERİNE BENİ YAK!…

    Ebru’nun, gönülleri yakan bu samimi münacaatı üzerine, Rabbi, kapılarını ona ardına kadar açıvermiş.  

 

 

 

“Hilm, yumuşaklık kılıcı, demir kılıçtan, hattâ yüz zafere sebep olan kılıçtan daha keskindir.”
      ÇELEBİ CEMÂLEDDÎN

 

 

 

 

 

 

 

 

(Kaynak:youtube.com/QRZhv6fa9oY)

 

 

YORUM YAP