AŞK ŞARABI
Molla Ahmed Cezeri Hazretleri Medresede talebe iken bir cuma günü hastalanır ve bir medrese odasında hasta yatar. O gün diğer talebeler kıra çıkarlar o ise yalnız başına odasında yatmaktadır. Rüyasında Peygamber Efendimizi (a.s) etrafında büyük bir kalabalık toplanmış olarak görür. Geriden seyre dalar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) elindeki kaptan bir bardağa içecek bir şeyi doldurur. Hz. Ebubekir (R.a) da orada bulunanlara birer birer içirir. Sonra da “ya Resulullah! (a.s) Ahmed Cezerî’ye sunulmadı” der. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “kapta bulunanın tamamını Ahmed Cüzeyri’ye ver” buyurur. Verilir o da alıp tamamını içer. Bu rüyadan uyanınca derin bir aşk ateşiyle yanmaya başlar. (Kayn.:Evl.Ans.)
AŞK ATEŞİ EKMEĞİ

Medresetu’l-Hamrâ (Kırmızı Medrese)-CİZRE
Ahmed Cüzeyri Hz. Cizre’de Medresetül Hamra (kırmızı medrese) da kasidelerini okurken, bir taşa yaslanırdı. Yaslandığı taş onun aşk ateşiyle çok ısınırdı. Bunun farkına varan bir ihtiyar nine, hamurunu o taş üzerine koyarak taşın sıcaklığıyla ekmeğini pişirirdi.
(Kayn.:Evl.Ans.)
KİM KİMİ SEVİYOR
Alâeddîn-i Attâr hazretleri anlatır: “Şâh-ı Nakşibend hazretleri beni kabûl edince, onu o kadar sevdim ve sohbetlerinden ayrılamıyacak hâle geldim ki bu hâlde iken, birgün bana dönüp; “Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?” buyurdu. “İkrâm sâhibi zâtınız, âciz hizmetçisine iltifât etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir.” diyerek cevap verdim.
Bunun üzerine; “Bir müddet bekle, işi anlarsın.” buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde onlara karşı muhabbetten eser kalmadı. O zaman; “Gördün mü, sevgi benden midir. Senden midir?” buyurdu. Beyt:
Eğer mâşûktan olmazsa muhabbet âşığa,
Âşığın uğraşması mâşûka kavuşturamaz aslâ.
(Kayn.:Evl.Ans.)
AHMED CEVDET PAŞA’NIN KARA SEVDASI

Ahmed Cevdet Paşa (1823-1895)
Ahmed Cevdet Paşa, gençliğinde bir kızı sevmiş, ama öyle böyle sevmek değil, kara sevdâya tutulmuş. Yemiyor, içmiyor ve gözü hiç bir şey görmüyormuş. Ne annesini, ne babasını, ne dersini, ne da bir başka şeyi umursuyormuş. Günden güne sararıp soluyor, eriyip gidiyormuş. Ailesi bu durumdan çok endişe etmiş ve bir çare aramışlar. Yakınları onu, Kuşadalı İbrâhim Halvetî hazretlerine götürmelerini tavsiye edince onu Kuşadalı İbrahim Hazretlerinin tekkesine götürmüşler.Tekkenin kapısına vardıklarında, Ahmed Cevdet (Paşa) ayakkabılarını bile çıkarmadan içeriye doğru koşmuş ve Kuşadalı İbrahim hazretlerine sarılmış. Bir müddet böyle kaldıktan sonra, ani bir tavır değişikliği ile korkmuş bir vaziyette gerisin geri koşarak tekkeden dışarı çıkıp kendini dışarı atmış.
Kuşadalı İbrahim Efendi, Ahmed Cevdet’i (Paşa) tekrar içeri çağırmış ve bağrına basmış. O andan itibaren de üzerindeki bu kara sevda hali ortadan kalkıvermiş.
Ahmed Cevdet (Paşa)’ya niçin önce koşa koşa Şeyh Efendi’yi gidip sarıldığını ve sonra neden korkarak gerisin geri kaçtığını sormuşlar. Şöyle cevap vermiş :
-“Tekkeye vardığımızda Şeyh Efendi’yi âşık olduğum kız sûretinde gördüm, onun için koşarak gidip sarıldım. Sonra bir de bakdım ki o güzel kız gitmiş, yerine çok çirkin bir kocakarı gelmiş. Onu görünce korkup gerisin geri kaçtım. Sonra Şeyh Efendi beni çağırıp başımı kalbime yaslayınca, bana bambaşka bir güzellik gösterdi ve dedi ki “Sevdiğin kız bir müddet sonra o çirkin kocakarı gibi olacak. Gel ben seni öyle bir güzelliğe götüreyim ki o güzellik hiç bir zaman solmayacak” İşte o güzelliği görünce benden aşk-ı mecâzî zâil oldu, kara sevdâdan kurtuldum.”
(Kayn.:defter-i-ussak.blogspot.com)
KUDRET ELİ SİYAH İLE YAZMAZ
Seyyid Ahmed Rıfâî’nin talebelerinden ikisi birbirlerini çok severlerdi. Aralarındaki bu yakınlık ve duydukları mânevî hazdan kendilerinden geçerlerdi. Bir gün böyle bir anda, bir tânesi ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Cehennem’den azâd olduğuma dâir bu âciz kuluna bir belge gönder.” deyiverdi. Öbürü; “Hak teâlânın keremi çoktur, fadl ve ihsânı hududsuzdur.” dedi.
Böyle konuşurlarken, âniden gökyüzünden beyaz bir kâğıt indi. Kâğıdı aldılar. İçinde bir yazı göremediler. Seyyid Ahmed’in önüne geldiler. Hâllerini anlatmayıp, o kâğıdı ona verdiler. Kâğıda bakınca, Allahü teâlâya secde etti. Secdeden başını kaldırınca; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, eshâbımın Cehennem’den azâd olduğunu, âhiretten önce, dünyâda bana gösterdi.” buyurdu. “Efendim, bu kâğıt beyazdır.” dediklerinde; “Kudret eli siyâh ile yazmaz. Bu, nûr ile yazılmıştır.” buyurdu.
(Kayn.:Evl.Ans.)
RESULULLAHI ZİYARET
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri hacca gitti. Hac dönüşü Medîne-i münevverede Resûl-i ekremin mübârek türbesini ziyâreti esnâsında şu meâldeki manzûmeyi söyledi:
“Uzaktık, toprağını öpmek için efendim,
Kendim gelemez, vekîl rûhumu gönderirdim.
Şimdi seni ziyâret nîmeti oldu nasîb,
Ver mübârek elini, dudağım öpsün Habîb!”
Şiir bitince, Peygamberimizin kabrinden mübârek elleri göründü. Seyyid Ahmed Rıfâî de, son derece tâzim ve hürmetle onu öptü. Orada bulunanlar hayretle hâdiseyi gördü. Peygamber efendimizin mübârek ellerini öptükten sonra, Ravda-i mutahheranın kapılarının eşiklerine yattı. Ağlayarak, oradaki cemâatın cümlesine; “Üzerime basarak geçiniz.” diye yalvardı. Âlimler başka kapılardan çıkmağa mecbur oldu. Diğer kimseler üzerine basarak kapıdan çıktılar. Bu kerâmet pek meşhûr olup, dilden dile günümüze kadar gelmiştir.
(Kayn.:Evl.Ans.)
ALTMIŞ ÜÇ YAŞTAN SONRA YERALTINDA YAŞADI
Ahmed Yesevî hazretleri 63 yaşına gelmişti. O, çocukluğundan bu âna gelinceye kadar Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine yapışmakta hiç gevşeklik göstermedi. Resûlullah efendimizin âhirete teşrif buyurduğu andan îtibâren yeryüzünde bulunmayı kendilerine münâsip görmediler. Bu sebeple dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırdı ve içini kerpiçle ördürdü. Nihayet hazırlıklar tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda toplayıp; “Ey gönül dostları, Allahü teâlânın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa hazretleri 63 yaşında bu dünyâdan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehâneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım…” buyurdu.
Müridlerinin gözleri yaşlı olarak; “Ey sultanımız bizim hâlimiz nice olur.” sözlerine karşı; “Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum.” dedikten sonra merdivenle çilehâneye indi. Ahmed Yesevî hazretleri mezar misâli olan o yerde, vefât edinceye kadar, devamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı düşünmekle meşgûl oldu. Talebelerine ilim öğretmeye orada da devâm etti. Kendisini vefât etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, bambaşka bir huşû’ bağlılık ve teslimiyetle ibâdetlerini yaptı. Burada evliyâlık yolundaki makam ve dereceleri kat kat arttı. 63 yaşından sonra ömrünün diğer yarısını orada ibâdetle geçirdi. 125 veya bir rivâyete göre ise 133 yaşında vefât etti.
Ahmed Yesevî hazretlerinin önde gelen halîfelerinden Seyyid Mansur Atâ çile kuyusuna ilk defâ indiği zaman gördüğü manzaradan ciğeri parçalandı. “Hocam bu dar yerde ve sıkıntılı bir haldedir” diye düşünerek gözyaşlarına boğulduğu sırada perdeler açıldı. Kalp gözüyle, o daracık zannettiği yeri bir ucu doğuda, diğer ucu ise batıda gördü. Bu hâl karşısında kalbinden geçirdiklerinin yersiz olduğunu anlayıp, kendi kendine, “Allahü teâlâ, evliyâsına sıkıntı çektirmez. Diğer insanların onlarda sıkıntı görmeleri, çok acı çekiyor zannetmeleri, hakîkatte onlar için bir nîmettir. Bu saâdet sâhipleri, görünüşte çok acı zannedilen o sıkıntılardan öyle zevk ve tad alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duymazlar.
Allahü teâlâ, bu sevgili kulu için, daracık bir hücreyi çok geniş yapar. Mânevî bakımdan öyle lezzetler, tadlar ihsân eder. Zâhir olarak, görünürde çektiği sıkıntılar, o lezzetler yanında hiç kalır. Onun rûhu, zevk ve neş’eden uçmaktadır. Vücûdunu bin parçaya bölseler ne gam…” diye söylendi.
(Kayn.:Evl.Ans.)
SUYA DÜŞEN DEFTER
Ali Bin Hamza Hazretleri şöyle anlatmıştır: “Sehl-i Tüsterî’nin talebeleri onun hâllerini ve sohbetlerini naklederlerdi. Ben de onun sohbetlerinden nakledilen şeyleri yazardım. Birgün dere kenarında abdest alırken notlarım suya düştü, buna çok üzüldüm.
O gece Sehl-i Tüsterî’yi rüyâda gördüm. Bana; “Ey mübârek! Defterinin suya düşmesi sebebiyle çok mu üzüldün? O sözlere olan muhabbetinin hakkını, Allahü teâlânın hakkını ve dostlarının hakkını yerine getirmek için onlarda yazılı olan şekilde amel etmez misin?” buyurdu.
Ben de; “Bu arzuya tâkat yoktur.” dedim. Biz böyle konuşurken, Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâmdan bir cemâatle teşrif ettiler. Resûlullah efendimiz bana bakıp, tebessüm ederek; “Bu tâifeye ve sözlerine muhabbet, hakîkattir.” buyurdu. Sehl-i Tüsterî; “Estağfirullah yâ Resûlallah!” dedi. Peygamber efendimiz tebessüm etti. Bu hâlin sevinci içerisinde uyandım.
(Kayn.:Evl.Ans.)
DAYAK
Bişr-i Hâfî hazretleri, bir sohbetinde buyurdu; “Bir gün Bağdât’ta bir adam gördüm. Bin kırbaç dayak yediği hâlde hiç sesini çıkarmadı. Sonra kendisini cezâevine götürdüler. Peşini tâkib ettim ve niçin dövüldüğünü kendisinden sordum. Bir kadına âşık olduğundan bu hâle düştüğünü söyledi. Bu kadar dayak yediği hâlde neden ses çıkarmadığını sordum. Sevgilim bana bakıyordu, dedi.
Bunun üzerine kendisine; “Ya Allahü teâlânın seni devamlı gördüğünü bilseydin hâlin nice olurdu?” dediğimde, hemen haykırarak yere düştü ve öldü.” buyurdu. (Kayn.:Evl.Ans.)
MESNEVİ BEYİTLERİ VE KURTULUŞ
Konya’da Tâceddîn adında evliyâyı ve hâllerini inkâr eden biri vardı. Mevlânâ hazretlerinin de aleyhinde bulunurdu. Bu kişi bir gece kendisini nasılsa Cehennem kapısında durmuş gördü. Cehennemliklerin durumunu olduğu gibi seyretti. Orada bir adamı eli ayağı bağlı olduğu hâlde bir Cehennem’den çıkarıp, öteki Cehennem’e sokuyorlardı. Dört kişi de orada durmuş; “Ey tâlihsiz kişi! Bu aman vermeyen ağır ve acıklı yükün altından kurtulman için velîlerin sözlerini oku.” diyorlardı. Tâceddîn bu heybetten orada donup kalmıştı. O zavallı kişi; “Bana Allahü teâlânın rızâsı için birkaç kelime öğretiniz.” diye ricâ ediyordu. Bu sırada kendisine Mevlânâ hazretlerinin Mesnevî’sinden birkaç beyit öğrettiler. O da bu beyitleri okudu. Okur okumaz bütün zincirleri ve bağları üzerinden çözüldü. Sonra da Cennet tarafına yönelip gitti.
Tâceddîn uykudan uyanır uyanmaz Mevlânâ’nın medresesine koştu. Yolda Mevlânâ hazretleri ile karşılaştı. Mevlânâ hazretleri ona; “Ey Tâceddîn! Bir yerde sâdece velîlerin sözleri insanın böyle imdâdına yetişir ve yardım isteyenlere yardım ederse, artık onların sohbetinin neler yapacağını ve onlara karşı beslenen sevginin bereketinin insanı nerelere ulaştıracağını düşün.” buyurdu. Gördüğü rüyâya Mevlânâ hazretlerinin vâkıf olduğunu anlayan Tâceddîn, ellerini öpüp sâdık talebelerinden biri oldu.
(Kayn.:Evl.Ans.)
BİR ÇİFT ESKİ AYAKKABI
Hâce Nizâmüddîn Evliya Hazretlerinin her tarafa yayılan cömertliğini duyan fakir bir adam, Hindistan’ın uzak bir yerinden yola çıkıp, mâlî sıkıntısını halletmek için, ondan çok mikdarda yardım almak ümîdiyle Dehli’ye geldi. Fakat o gün hazret-i Hâce’nin, bir çift eski ayakkabısından başka verebilecek birşeyi olmadığından onları bu fakire verdi.
Zavallı adam, bu yüce şahsiyettin kendisine sadece eski bir ayakkabıyı hediye etmesini beklemiyordu. Fakat onu reddetmeye de cesâret edemedi. Bununla berâber, içinden, çok rahatsız oldu ve bu büyük zâttan böyle kıymetsiz bir hediye aldığı için, büyük bir hayâl kırıklığına uğradı. Aşırı bir kederle ve bu mevzu üzerinde düşünceye dalarak ayrıldı.
Geri dönüşünde, yol üstünde gece dinlenmek için bir handa kaldı. Yine aynı gece Emîr Hüsrev, Bengal’den bir iş gezisinden, Dehli’ye dönüyordu. İhtişamlı maiyeti, hizmetçileri ve zenginliklerle oraya varıp, aynı handa kaldı. Emîr Hüsrev, mücevher ve kıymetli taşların ticâretini yapıyor ve Dehli’nin en zengini biliniyordu.
Ertesi sabah Emîr Hüsrev kalktığında, hayret edip; “Şeyhimin kokusunu duyuyorum.” diye bağırdı. Han didik didik arandı ve sonunda tenhâ bir köşede, geceleyin Dehli’den gelen fakir bir yolcu bulundu. Dehli’de kaldığı zaman, Hâce Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin yanına gidip gitmediği sorulduğunda, adam üzüntülü bir şekilde; “Evet, hakîkatte ben bu uzun seyâhati, sâdece o büyük velîyi görmek ve sıkıntılarımı halletmek ve onun cömertlik ve ihsânından faydalanmak için yaptım. Eski ayakkabıları göstererek; fakat beni sadece kendisinin bu kıymetsiz ayakkabıları ile gönderdiği için üzgünüm” diye cevaplandırdı.
Aşk ve muhabbetle yanan Hüsrev, derhâl adamdan; bütün bu büyük servet, köleler ve sâhib olduğu her şey karşılığında ayakkabıları kendisine vermesini istedi. Nakledildiğine göre, o zaman Emîr Hüsrev, diğer kıymetli eşyâlarından başka 500.000 gümüş para taşıyordu. Zavallı adam, bunu bir şaka kabûl etti. Fakat Hüsrev, üzerinde durarak, yeminle teklîfini tekrarladı ve hemen, sevgili hocasının ayakkabıları karşılığında bütün servetini vererek pazarlığı bitirdi.
Fakir adamın nasıl memnun olduğunu uzun uzun anlatmaya lüzum olmadığı açıkça bellidir. O fakir zat, Hâce Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin cömertliğinden hayâl ettiği mahdut kıymette bir ihsan veya hediyeye değil, paha biçilemeyen bir servete, yine onun hürmetine başka bir talebesi vâsıtasıyla sahip olmuştu.
Emîr Hüsrev, Dehli’ye vâsıl olduğunda, hocasının ayakkabılarını, büyük bir hürmetle el üstünde taşıyarak,Hâce Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin huzûruna çıktığında, yolda olan hâdiseyi kendisine arzedip ayakkabıları satın aldığını söyledi.
Hazret-i Hâce; “Ona ne kadar para verdin?” dedi. O da; “Benim bir şeye yaramaz servetimin hepsini.” diye cevap verdi. Hâce hazretleri tebessüm edip; “Onları ucuza almışsın.” buyurunca, Emîr Hüsrev; “Efendim, çok şükür ki, onlara sâhip olan adam, yalnız servetimi teklif etmekle tatmin oldu. Hürriyetimi de isteseydi, benim sevgili hocamın bu mukaddes ve paha biçilmez hâtırasına sâhib olmak için memnûniyetle onu da verirdim.” dedi.
(Kayn.:Evl.Ans.)
CİĞERLERİ KEBAP OLDU
Muhammed Emin Efendi Hazretleri hac için Mekke-i mükerremeye, haccı edâdan sonra da Medîne-i münevvereye geldiklerinde, Mekke-i mükerremenin şerîfi onlarla beraber geldi.
Medîne-i münevverede Şerîf, Peygamber efendimizin türbesinin altın kapısını açtı. Muhammed Emîn Efendi, fakirâne, zelîlâne, hürmetle içeriye, ceddi Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem ziyârete gitti. Orada bulunan cemâatten birkaç ehl-i hakîkat, Resûlullah’ı ancak bu zât ziyâret etti dediler.
Ziyâretten çıkınca, ağzından yanmış ciğer kokusu geliyordu. Seyyid Abdülhakîm hazretleri; “Muhammed Emîn’in ciğerleri kebâb oldu, çok yaşamaz.” buyurdu.
O andan îtibâren hastalandı. Kâfile yola çıkıp hareket etti.Yolculuk yaptıkları vapur, Tûr Dağına yakın bir limana yanaştı. Muhammed Emin hazretlerini alıp hastaneye götürdüler. Ağır hasta idi. Bir Cumâ günü sabah namazından sonra, Tûr beni örttü mânâsında “Gâmenî Tûr” diyerek ebced hesâbına göre (1318) vefât târihini söyledi. Sonra kelime-i tevhîd okuyup temiz rûhunu teslim etti. (Kayn.:Evl.Ans.)
MECAZİ AŞK
Bir defâsında, Muhammed Şuveymî’nin yanına biri gelerek, sıkıntıda olduğunu, bunun için kendisine yardımcı olmasını istedi ve çok yalvardı. Bu kimse, bir kadınla evlenmek istiyordu. O kadın ise bunu kabûl etmiyordu. Gelen kimsenin derdini dinleyen Şuveymî, ona ıssız bir odayı göstererek “Buraya gir. Kapıyı kapat. Devamlı olarak o kadının ismini söyle!” buyurdu.
Orada bulunanlar, ilk bakışta bir mânâ veremediler ise de, onun sözlerinde mutlakâ hikmet bulunacağını düşünüp, netîceyi beklemeye başladılar.
O kimse, o kapalı odada gece-gündüz sevdiği kadının ismini tekrar etmeye devâm ederken, bir müddet geçtikten sonra kapı vuruldu. O kimse bu işin netîcesinin ne olacağını hiç bilmiyordu. Kapıya kulak verdiğinde, kendisi için odaya girdiği kadın şöyle diyordu: “Ben filan kadınım. Senin için geldim. Kapıyı aç!” Adam bu kadının önceki hâlini, bir de şimdiki hâlini düşündü. Birden kalbi değişti. “Mâdem ki iş böyledir. Mâdem ki sevdiğine, ismini çok anmakla kavuşuluyor. O hâlde ben niye başka şeyler ile meşgûl oluyorum. Rabbimin ismini zikretmekle meşgûl olur, O’na ulaşmayı tercih ederim” diye düşündü.
Kadını geri gönderip, kendisi Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgûl olmaya başladı. Böyle beş gün devâm ettikten sonra kalb gözü açıldı ve evliyâlık yolunda ilerlemeye başladı. Bu hâli görenler, Muhammed Şüveymî’nin o kimseyi, o ıssız odaya koymasının hikmetini böylece anlamış oldular.
(Kayn.:Evl.Ans.)
RESULULLAHIN HUZURUNDA EDEBİ TERKETME
Nâbî, 1678 senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricâlinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber efendimizin aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı.
Medîne’ye yaklaştıkları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu nâtı söyledi ;
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriyâ’dır bu
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
İmâdın açdı mevcûdât dü çeşmin tûtiyâdır bu.
Felekde mâh-ı nev Bâb’üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.
Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.
Nâtın açıklaması şöyledir:
“Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin bulunduğu yerdir.
Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin makâmıdır.
Burası Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir.
Fazîlet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir.
Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi.
Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren sürmedir.
Gökyüzündeki yeni ay, O’nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır.
Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmaktadır.
Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir.
Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve peygamberlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”
O yüksek rütbeli kişi, bu mısrâların ne mânâya geldiğini anladı. Hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve; “Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” dedi.
Yûsuf Nâbî de; “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok.” dedi.
Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Mâdem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz.” diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devâm ederek sabah ezânına yakın Mescid-i Nebî’ye vardı.
Mescid-i Nebî’deki minârelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî’den evvel Nâbî’nin, “Sakın terk-i edebden…” diye başlayan nâtını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî, müezzine; “Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun nâtı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu.
Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i ekrem bu gece Mescid-i Nebî’deki bütün müezzinlerin rüyâsını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezânından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medîne’ye girişini kutlayın.”
Biz de Resûlullah efendimizin emirlerini yerine getirdik.” Nâbî ağlayarak; “Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet” cevâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.
(Kayn.:Evl.Ans.)
HOCAYA BAĞLANMAK SANA YARAMADI
Van’ın Gürpınar kazâsından bir zât, Nehrî’ye gidip, Seyyid Tâhâ’ya talebe olmuş ve Seyyid Taha hazretleri de kendisine bir tesbih hediye etmişti.
Bu zat kendi memleketine döndükten sonra sonra, hayvanlarının bir kısmını kurt kaparak telef etti. Şeytan; “Bu hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi.” diye vesvese verdi. O talebe nihâyet Seyyid Tâhâ hazretlerinin daha önce kendisine hediye ettiği tesbihi iâde etti. Maksadı hocasından ayrılmaktı.
Tesbih, Seyyid Tâhâ’ya takdim edildiğinde, tebessüm buyurdu. Aradan günler geçmişti. Seyyid Tâhâ hazretleri, bir gün öğle vakti namaza kalkarken, birden mübârek ellerini uzatıp; “Def ol, yâ laîn!” buyurup namaza başladılar. Namazdan sonra Halîfe Köse; “Efendim, mübârek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?” diye suâl etti.
O da; “Gürpınar’da bir müslüman sekerâtta iken, şeytan aleyhillâne îmânsız gitmesine çalışıyordu. Büyüklerin bereketiyle defedildi. Adam îmânla vefât etti.” buyurdu.
Halîfe Köse; “Tesbihi iâde eden olmasın?” dedi. “Evet, odur!” buyurdu. “Efendim, o edepsizlik ve terbiyesizlik etmişti.” deyince de; “Bir zaman bize muhabbeti vardı.” buyurdular.
(Kayn.:Evl.Ans.)
SAHİBİNE DÜŞKÜN DEVE
İmâm-ı Zeynelâbidîn’in bir devesi vardı. Yolda kamçı vurmadan gider ve üzerindekini hiç incitmezdi. Zeynelâbidîn vefât edince, devesi kabri üzerine gelip göğsünü yere koyup inledi. Hiç kimse bu deveyi mezar başından kaldıramadı. Oğlu hazret-i Muhammed Bâkır orada bekleşen halka buyurdu ki: “Kalkması için fazla uğraşmayın. Bu deve burada ölecek!” Üç gün sonra deve orada öldü. (Kayn.:Evl.Ans.)
KUMARBAZIN KUMAR AŞKI
Şah-ı Nakşibend Hazretleri (k.s.) kendisi anlatıyor : Müritliğe ayak bastığım sıralarda bir gün bir kumarhanenin önünden geçerken içeride bazı insanların kumar oynamak ile meşgul olduklarını gördüm. Kumar oynayanlardın iki tanesi oyuna kendilerini tam olarak vermişlerdi. Bir müddet sonra bunlardan birisi nesi var nesi yok her şeyini kaybetmişti. O kadar perişan olmasına rağmen yine de kumar işine devam etme hususunda son derece gayretliydi. Arkadaşına dedi ki : “Ey dostum! Malımı değil, başımı dahi versem kumar oyunundan vazgeçmem!” Ne zaman ki, ben o hali ve o kumar oyuncusunun kumardan aldığı zevk ve şevki gördüm, bana gayret geldi. O günden beri bu yolda çalışmam ve talebim arttı. (Kayn.:Makamat-ı Nakşibendiyye)
**************
(NOT:Sitemiz veritabanından seçilen “Muhabbet ve aşk” konulu bazı menkıbeler yukarıda sunulmuştur. “Muhabbet ve aşk” konulu menkıbelerin tamamını görmek için sitemizin ana sayfasındaki arama motorundan detaylı arama yapabilirsiniz.)