HIZIR (A.S.) HAKKINDAKİ MENKIBELER

 

HIZIR (A.S.) HAKKINDAKİ MENKIBELER

 

O ÇOCUK KİMDİ?

   Abdurrahman Sâmi Niyazi Efendi bir gün vaaz vermek için Fâtih Câmiine gitmişti. Namazdan sonra vâz vermeye başladı. Bu sırada küçük bir çocuk gelerek; “Sâmi Efendi, biraz gelir misin, seninle görüşelim.” dedi.

   Sâmi Efendi de kalkıp, o çocuk ile câminin bir kenarında bir müddet konuştuktan sonra tekrar kürsüde vâzına devâm etti. O sırada talebesi; “Hocam âlim bir zât olmasına rağmen, ufacık bir çocuğa tâbi oldu.” diye düşündü.

   Sâmi Efendi, ona dönerek; “Oğlum, o görüp de çocuk zannettiğin Hızır aleyhisselâm idi. Aramızda bâzı özel konuşmalar oldu.” buyurdu.

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

HIZIR ALEYHİSSELAMA İLTİFAT ETMEDİ

   Abdülkâhir Sühreverdî hazretleri hac farîzasını yerine getirmek için kardeşinin oğlu ile Mekke’ye gitmişti. Birgün Kâbe-i muazzamada murâkabe, Allahü teâlâyı tefekkür, düşünme hâlinde iken, Hızır aleyhisselâm teşrif buyurdu. Fakat Abdülkâhir Sühreverdî hiç hâlini bozmayarak, murâkabeye devâm etti. Hızır aleyhisselâm bir süre durduktan sonra, gitti.

   Bir müddet sonra Şeyh hazretleri başını kaldırınca yeğeni; “Efendim! Bugün Hızır aleyhisselâm teşrif buyurdular. Siz ise kendilerine hiç bakmadınız sebebi neydi?” diye sorunca, Abdülkâhir Sühreverdî; “Sen bilmiyor musun ki, eğer Hızır aleyhisselâm gelmiş gitmiş ise yine teşrifleri mümkündür. Fakat o zaman kavuşmuş olduğum ilâhî tecellîyi elimden kaçırmış olsaydım bir daha nerede bulabilirdim. Belki onun pişmanlığı kıyâmete kadar devâm ederdi.” dedi.

   Bu sırada Hızır aleyhisselâm tekrar teşrif buyurdu. Bu defâ Abdülkâhir hazretleri hemen yerinden kalkıp, edeple lâzım gelen hürmeti gösterdi.

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

EVLİYA BOŞ SÖZ SÖYLEMEZ

   Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin yükselmesi bâzı Üftade hazretlerinin talebelerinin bazılarında kıskançlığa yol açmıştı. Durumu sezen Üftâde hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin büyüklüğünü göstermek istedi.

   O sırada mevsim kış idi. Dışarıda kar yağıyor ve fırtına esiyordu. Hazret-i Üftâde talebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâde hazretleri; “Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel giderdi.” dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden; “Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu?” diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; “Mâdem ki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır.” diyerek ayağa kalktı ve; “Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim.” deyiverdi.

   Müsâade edilince, sepeti aldığı gibi Bursa’nın Çekirge mevkıindeki bağa gitti.Bağ karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü.

   Bunun, hocası Üftâde’nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü.

   Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştı fakat başaramadı. Çâresiz kalınca hocası Üftâde hazretlerinden yardım istemek hatırına geldi ve içinden; “İmdât! Yâ mübârek hocam!” der demez, çukurun başından bir ses geldi. “Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim.” diyordu.

   Başını kaldırdığında birisinin kendisine gülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğru gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören arkadaşları şaşırıp kaldılar.

   Üftâde hazretleri, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler, hocaları Üftâde hazretlerinin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

MEVLANA VE HIZIR (A.S.)

   Şemseddîn Attâr anlatır: Mevlânâ Celaleddin hazretleri bir gün câmide vâz ederken, mevzû; Hızır ile Mûsâ aleyhimesselâmın kıssasına gelmişti.

   Bu kıssayı, öyle fesâhat ve belâgat ile anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu. Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş bir şeyler mırıldanıyordu. Kulak verdim, dediklerini anladım. “Sanki yanımızda idin, sanki üçüncümüz sen idin.” diyordu.

   Bunun Hızır olduğunu anladım. Yanına sokuldum. “Anladım. Sen Hızır’sın, ne olur, bana ihsân eyle!” dedim.

   Cevâben; “Burada hazret-i Mevlânâ varken, benim sana ihsânda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur. Senin bütün müşkillerini o halleder.” dedi ve gözümden kayboldu.

   Ben bu hâli Mevlânâ hazretlerine anlatmak için yanına gittiğimde, ben daha söze başlamadan; “Ey Attâr! Hızır aleyhisselâmın sözleri doğrudur.” diyerek benim sözümü kesti.

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

HIZIR (A.S.)’IN TANIYAMADIĞI VELİ

   Bir gün üzerinde ridâsı, paltosu bulunan nûrânî yüzlü bir zât, Mescid-i Haramın, Benî Şeybe kapısından heybetli bir şekilde içeri girdi. Başını önüne eğmiş duran Kettânî hazretlerinin yanına gelip selâm verdi.

   Sonra; “Ey imâm! Makâm-ı İbrâhime neden gidip de, kısa senedlerle hadîs nakleden hocalardan hadîs dinlemiyorsun?” dedi. Bunun üzerine Kettânî hazretleri doğrularak; “O, kimden hadîs rivâyet ediyor?” diye sordu. İhtiyâr zât; “Ma’mer’ den, Zührî’den, Ebû Hüreyre’den ve Resûlullah’ın senediyle Abdullah’tan.” dedi.

   Kettânî hazretleri; “Sen uzun senedli olarak bahsettin. Onların isnadla bahsettiği hadîsi, ben şurada isnadsız dinliyorum.” dedi. “Kimden dinliyorsun?” dediğinde; “Haddesenî kalbî an Rabbî’den, yâni kalbim, sözü yüce olan Allahü teâlâdan dinlemektedir.” dedi.

   İhtiyar zât; “Peki bu sözün senedi nedir?” diye sordu. Kettânî; “Delil şudur ki, sen Hızır aleyhisselâmsın dedi. O zaman Hızır aleyhisselâm; “Ebû Bekr Kettânî’yi görene kadar, Allahü teâlânın velîlerinden tanımadığım yoktur sanırdım. Kettânî ise beni tanıdı ama, ben onu tanıyamadım. Anladım ki, Allahü teâlânın beni tanıyan, ama benim kendilerini tanımadığım birçok dostları vardır.” dedi.

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

HAKARET VE KÖTÜLÜĞE SABRIN NETİCESİ

   Hakîm-i Tirmizî hazretleri Hızır aleyhisselâmla görüşürdü. Lâkin uzun bir zaman Hızır aleyhisselâmı görememişti. Bir gün, temiz yeni elbiseler giymiş, sarığını sarmış câmiye giderken bir mesele yüzünden kendisine kızan bir kadının evinin önünden geçiyordu.

   Kadın, çocuğunun kirli elbiselerini yıkamış, leğen de pis su ile dolmuştu. Hakîm-i Tirmizî’yi evinin önünden geçerken görünce, leğendeki suyu olduğu gibi üzerine attı. Her tarafı necâset ve idrarlı su ile ıslandı.

   Bunun üzerine Hakîm-i Tirmizî hazretleri hiçbir şey söylemediği gibi, başını kaldırıp bakmadı bile. Biraz sonra Hızır aleyhisselâm geldi ve; “Sen bu hakâret ve kötülüğe katlanıp, sabredip hiçbir şey söylemediğin için bizi gördün.” buyurdu.

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

GÖZ AĞRISININ ŞİFASI

   Lamiî Çelebi anlatır : Bir ara gözümde bir ağrı peyda olmuş ve bu hal uzun müddet devâm etmişti. Bir gün Rüstem Halîfe Hazretleri bana; “Gençliğimde ben de gözlerimden çok çektim. Kullandığım ilaçların hiçbiri fayda vermedi.

   Sonunda, bir gün yolda giderken, bir gençle karşılaştım. Bana; “Gözlerinin iyi olmasını dilersen, sünnet-i müekkede olan namazların son iki rekatında Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini oku. Cenâb-ı Hakk’ın izniyle şifâ bulursun inşâallah!” dedi. Onun tavsiyesine uyup dediklerini yaptım. Gözümün ağrısı geçti. Siz de böyle yapın!” deyince, ben biraz haddi aşarak: “O genç kimdi?” diye sordum.

   Rüstem Halîfe de: “Şânı yüce bir kişidir” diye cevap verdi. Anladım ki, Hızır (a.s.) imiş. Târif edilen şeyi ben de yaptım. Az zaman sonra, Allahü teâlânın izniyle, gözlerimin tam sıhhate kavuşması nasîb oldu.

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

DENİZE DÜŞEN YÜZÜK

   Kânûnî Sultan Süleyman , bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Beşiktaşlı Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindiler.

   Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı, devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz.” dedi.

   O zât yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı.

   Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönüp; “Ağabey, neler oluyor?” dedi. O da; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâm idi.” dedi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince, Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız.” buyurdu.

(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

BİSE SATICISI  

   Ladikli Ahmet Ağa’nın sevenlerinden olan Akşehir Kaymakamı bir gün Ahmet Ağa’ya demiş ki: “Siz hep görüşüyorsunuz , bir de bana göster Hızır Aleyhisselamı!”

   Ahmet Ağa da : “Oğlum nasipse görürsünüz inşaallah!” demiş. Daha sonra bir Ramazan akşamı Kaymakam evinde ev halkıyla birlikte iftarı bekliyormuş. Kaymakam da sigara tiryakisi olduğundan heyecanla iftarı beklerken evin kapısı ısrarlı bir şekilde üç kez çalınmış. Kapıya çıkıp baktığında devesiyle beraber bir adamın kapıda durduğunu ve “Biseciiii! Bise alan, katran alan…” diye bağırdığını görür.

   Adama der ki: “Ne bisesi be adam? Biseyi ne yapayım ben?”

   Adam da: “Peki efendi kızma! Sanki ısmarlamış gibiydiniz de… Hadi iftar-ı şerifler hayır olsun!” deyip devesini alıp gitmiş.

 Kapıyı kapatıp sofraya dönerken tam da bu iftar saatinde bise satılır mı diye düşünüp fesübhanallah çeker.

   Daha sonra bir gün kaymakam Ladik’e tekrar gittiğinde Ahmet Ağa’ya aşkolsun Hızır Aleyhisselamı hala göstermedin diye sitem eder. Ahmet Ağa da “Kapınıza gelen Hızır’ı kovarsınız ondan sonra da gelir bize sitem yaparsınız” diye cevap verir.

   Kaymakam çok şaşırır ve bunun nasıl olduğunu sorunca Ahmet Ağa, kapıya gelen bise (katran) satıcısının Hızır Aleyhisselam olduğunu açıklar.

   Kaymakam da tiryaki kafayla onu farketmesinin mümkün olmadığını söyleyince Ahmet Ağa demiş ki:

   “İçeceksen sen cigarayı iç oğlum! Cigara seni içmesin…Hem sen nasıl bir Hızır bekliyordun? Yakası kartlı , kravatlı birini mi bekliyordun? Kolalı gömlekli, ütülü pantollu birini mi bekliyordun?” deyince kaymakam derin bir eyvah çekmiş.

(Kayn.:Ladikli Ahmed Ağa)

 

KİBRİT KUTUSU

    Abdurrahman Büyükkörükçü, geçmişte kamyon şöförlüğü olan, sonradan da Ladikli Ahmet Ağa’nın yakın hizmetinde bulunmuş bir zattan naklen anlatıyor;

    Ahmet Ağa bir gün, Ladik’in dış mahallesinden Ladik merkeze doğru gidiyormuş. Yolda giderken yerde bir kibrit kutusu gözüne takılmış. Kutunun üzerinde bir kız resmi varmış. Daha sonra, kutuyu eline almış, boş mu dolu mu diye merakla içine bakmış… Boş olduğunu görünce tekrar yere bırakmış.

   Bu hadiseden sonra manevi hocası Hızır (a.s.) 3-4 gün kendisine görünmez olur.  Artık görüşmeleri kesintiye uğrar. Bu ayrılık kendisine çok ağır gelir, deliye döner, hatta dama çıkıp hıçkırarak gözyaşları döker. Üzüntüsünden, dağlara bayırlara çıkıp dolaşır.

   Üzüntü ile dağda dolaşırken bir gün Hızır (a.s.) kendisine görünüverir. Kendisine, 3-4 günlük bu ayrılığının sebebini sual eder. Hızır (a.s.) ayrılık sebebinin , yolda gelirken, merak saikasıyla yerden alıp baktığı kibrit kutusunun üzerinde “Kız resmi” olduğunu, ona bakması sebebiyle yanına gelmesine müsaade edilmediğini ifade eder. 

    Ahmet Ağa’nın, yerdeki bir kibrit kutusunu merak saikasıyla tetkik ederken, bakışının bir an, kutunun üstündeki belli belirsiz küçük bir kız resmine ilişmesi, Hızır (a.s.) ile sohbetinde , 3-4 günlük manevi ayrılığa sebep olmuştur.

(Kayn.:ladikkonya.web.tv)

 

ANNE RIZASI VE İLİM TAHSİLİ

    Hakim-i Tirmizî hazretleri, gençliğinde henüz ilim sahibi değildi. Bir gün, iki arkadaşı ile birlikte Allahu Teala’nın rızası için ilim tahsili yapmak gayesiyle Tirmiz’den ayrılıp başka memkeletlere gitmek üzere anlaştılar. Fakat bu kararından annesinin haberi yoktu.

    Bu kararlarını annesine anlatınca, annesi üzüldü ve “Yavrucuğum! Ben zayıf, kimsesiz ve hastayım. Benim hizmetlerimi sen yapıyorsun. Beni yalnız, çaresiz kime bırakıyorsun?” diye bu işe rızası olmadığını bildirdi.

    Bu sözler üzerine, genç Muhammed bin Ali Tirmizî (Hakim-i Tirmizî) annesini bırakıp gidemedi ve arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmayı bozup seferden vazgeçti. Diğer iki arkadaşı ise mecburen onu yalnız bırakıp, ilim tahsili için yola çıktılar.

   Bu hadiseye ziyadesiyle üzülen Hakim-i Tirmizî hazretleri, ne annesinden ayrılabildi, ne de gönlünden ilim aşkını silip atabildi. Yalnız kaldığı zamanlarda, ilim tahsilinden mahrum kaldığından dolayı  tenhâ yerlerde uzun uzun ağlardı.

    Yine bir gün mezarlıkta oturmuş ağlıyor, hem de “Ben burada câhil kaldım, ilimden mahrûm kaldım. Arkadaşlarım ise âlim olarak geri gelecekler” diye düşünüyordu. Gözlerinden yaşlar boşandığı bir sırada aniden nûrânî yüzlü, tatlı sözlü bir ihtiyâr çıkageldi ve ona: “Yavrum niye ağlıyorsun?” diye sordu.

    O da, başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine, “Kısa zamanda o iki arkadaşını ilimde geçmen için, her gün sana ders vermemi arzu eder misin?” diye sordu. Hakim-i Tirmizî hazretleri de; “Evet arzu ederim” diye cevap verdi.

    Bunun üzerine bu tatlı sözlü, nûr yüzlü mübârek ihtiyâr zat, Hakim-i Tirmizî hazretlerine her gün gelerek, üç yıl boyunca devamlı ders okuttu ve onu yetiştirdi. Üç yılın sonunda, bu mübârek zâtın Hızır (a.s.) olduğunu anladı.

   Bu hususta kendisi buyurdu ki: “Bu büyük devlet, annemin rızâsı ve duâsı bereketiyle ihsân olundu.”

(Kayn.:İslam Alimleri Ans.)

 

ELLERİ KESİLEN MİMARIN ŞİKAYETİ

    İstanbul’un Fethinden sonra şehrin Kadısı ve Belediye başkanı olarak vazife yapmak üzere Hızır Bey tayin edilmişti. Hızır bey vazîfeye başladıktan bir müddet sonra, bir hristiyan mîmâr geldi ve pâdişâh Fâtih Sultan Mehmed Hân’dan şikâyetçi olduğunu söyledi.

    Hızır Bey, hristiyan mîmârı dinledi. Onun şikayetine göre, Sultan Fatih haksız olarak ellerini kestirmiş ve mağdur etmişti. Ellerinin kesilme sebebi de şöyle gerçekleşmişti;

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ayasofya Câmii’nden daha yüksek kubbeye ve daha üstün mimarî husûsiyetlere sahip bir câmi yaptırmak istemiş ve o hristiyan mimar da bu işe tâlip olmuştu.

    Ama bir hristiyan olarak, müslümanların, Ayasofya kilisesinden daha üstün husûsiyetleri hâiz bir esere sahip olmalarına gönlü râzı olmadığından,  Mısır’dan bin bir zahmetle getirilmiş olan sütunları ucundan kestirerek kısa tutmuş, dolayısıyle kubbenin yüksekliği de Ayasofya’dan alçak olmuştu.

    İnşâatın bitmesine yakın camiyi ziyârete giden Fâtih Sultân Mehmed Hân, caminin yüksekliğinin Ayasofya’yı geçmemesi için, sütunların kasıtlı olarak küçültüldüğünü anladı. Bu hâle çok hiddetlenip o hıristiyan mimarın ellerinin kesilmesini emretti.

    Hızır Bey, şikayeti dinledikten sonra meseleyi tetkik ve tahkik ettiktirdi. Meseleye vâkıf olduktan sonra da şâhidlerle beraber, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ı, mahkemeye davet etti.

    Mahkeme günü gelince, Fâtih Sultan Mehmed Hân, mahkeme salonuna geldi ve baş köşede bulunan yere oturmak arzusuyla o tarafa doğru yöneldi.

    Pâdişâhın bu hâlini gören kadı Hızır Bey, hiç çekinmeden;

    -“Oturma begüm!… Hasmınla yüzleşmek üzere, mahkeme huzûrunda ayakta dur!” dedi.

    Sultan, bu sözü ikiletmeden söylenilen yere geçti. Yapılan muhakeme neticesinde Hızır Bey;

    -“Sen, Murâd oğlu Mehmed! Mahkeme edilmeden bu zımmînin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek! Eğer zımmîyi râzı edebilirsen, ölünceye kadar onun ve çoluk-çocuğunun maişetini temin etmek karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!” diye korkmadan hükmünü verdi.

    Herkesle birlikte Pâdişâh da tam bir sükûnet içerisinde bu kararı dinledi. Hıristiyan mîmâr, bu ulvî karar karşısında daha fazla dayanamadı. Ağlayarak Pâdişâh’ın ellerine kapandı ve ölünceye kadar maişetinin temin edilmesi karşılığında kısas hakkından vazgeçti. Ayrıca bu yüce adalet karşısında kendisi ve ailesi müslüman olmakla şereflendiler.

    Mahkemeden birkaç gün sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hân, kadı Hızır Bey’i ziyâret etti. Mahkeme esnasında gösterdiği adâlete teşekkür edip;

    -“Eğer bana, bir suçlu gibi değil de, bir pâdişâh gibi muâmele etseydin, seni şu kılıcımla parçalardım” dedi.

    Hızır Bey de, pâdişâha mahkeme esnasındaki hâl ve hareketleri için teşekkür ettikten sonra;

   -“Eğer padişahlığına güvenip, dînin emri olan hükmüme karşı gelseydin, seni bu arslanlara parçalattırırdım” deyip paltosunun iki eteğini çekti. Hızır Bey’in eteği altında iki tane arslan vardı ve sert bir şekilde bakıyorlardı.  

    Hadiseye şahit olanlar “Böyle sultana, böyle kadı!” demekten kendilerini alamadılar.

(Kayn.:İslam Alimleri Ans.)

 

KABİLİYETSİZ TALEBENİN İLİM AŞKI

    Ahmet Tomor Hocaefendi anlatıyor;

    Arapça tahsili gördüğü zamanlarda, kendisinden yaşı biraz büyükçe bir talebe arkadaşı varmış. Bu arkadaş, iki sene önce orada tahsile başlayan bir talebeymiş. Arapça öğrenmeye karşı müthiş bir merak ve gayreti varmış. Hocasından, iki yıl boyunca “Emsile” tabir edilen dersi okumuş.

    Zihin kabiliyeti çok sınırlı olduğu için, gündüz gördüğü dersi zihninde tutamayıp unutuyor, ertesi gün tekrar aynı dersi tekrar hocasından okuyormuş. Kendisinin, bu Arapça öğrenme merak ve aşkı ile beraber hocası da, bıkmadan usanmadan, sabırla, bu talebeye, her derste “Nasara,yensuru…,fi-li mâzi…” diye, aynı dersi vermeye devam etmiş. Bir kez olsun, “Sen bu işi öğrenemezsin, sen artık gelme!..” dememiş. Bu durum iki sene böyle devam etmiş. Fakat zeka seviyesi müsaade etmediğinden, derste hiçbir  ilerleme gösterememiş bir adım bile ilerleyememiş.

   Ahmet Tomor Hocaefendi, o hocadaki eğitimini bitirip ayrıldıktan sonra aradan on beş yirmi yıl geçmiş. Bir gün bu eski talebe arkadaşıyla bir yerde karşılaşmışlar, birbirlerine sarılıp hasret gidermişler.

    Ahmet Hoca, buna ne yaptığını sorunca filan şehirde hocalık yaptığını söylemiş. “Hocalık” yaptığı meselesini duyunca Ahmet Hoca çok şaşırmış. Çünkü, talebelik yıllarındaki iki yılda “Emsile”yi tekrar edip duran, fakat bir adım bile ilerleyemeyen bu talebe nasıl hoca oldu diye meraklanmış. Merakla bu hocalık meselesi nasıl oldu? diye sorunca arkadaşı şöyle anlatmış;

    Bir gün yatsı namazından sonra yine okuduğu dersi tekrar mütalaa edip anlamaya çalışmış, fakat yine aynı şekilde göndüz gördüğü ders kafasından uçup gitmiş olduğunu görmüş. Çok üzülüp gözyaşlarına boğuluyor, o anda içinden gelen müthiş bir hüzün ve duygu seli içinde Allah-u Teala’ya münacaatta bulunarak, Ya Rabbi , beni yaratan sensin, bu sınırlı akıl ve zekayı bana veren sensin, ben senin Kur’an’ını okuyup anlamak istiyorum, bunu bana nasip et, kolaylaştır! şeklinde dualarda bulunmuş.

   Bu dua yakarışlardan sonra oturduğu yerde uyuyakalmış. Uyku ile uyanıklık arası bir halde iken odaya beyaz elbiseli nuranî bir zatın girdiğini görmüş. Gelen zata; “Sen ne güzel bir zatsın kimsin?”, diye sual edince o zat da, “Ben Hızır’ım” demiş.

    Onun Hızır (a.s.) olduğunu duyunca , gözyaşları içinde ona “Ben neden ilim öğrenemiyorum? Yıllarca çalışıp gayret ettim, sebat ettim, sabrettim ama öğrenemedim..” diye ilim öğrenememesi sebebiyle çektiği üzüntüsünü ifade etmiş. Hızır (a.s.) da, ona tebessüm edip, “Öğreneceksin!…” diye buyurmuş. Arkasından, kendi ağzının suyundan bir miktar alıp o talebenin ağzına koymuş ve o anda kaybolup gitmiş.

    Talebe o anda uyanmış, bu hadiseden sonra zihninde, zekasında idrak ve anlayışında büyük bir ilerleme ve farklılık olduğunu hissetmiş. Daha önce tekrar edip de bir adım bile ilerleyemediği ders kitabını açtığında o ders kendisine çok basit gelmiş ve bir anda hemen anlayıvermiş.

    Bu hadiseden sonra, kısa zamanda Arapça’yı mükemmel bir şekilde öğrenip, Kur’an-ı Kerim’i ayetlerine mana verecek hale gelmiş.

    İlim aşkı, samimiyet, gayret ve sebat sahibi olan, kabiliyetsiz bir talebenin, Allah-u Teala’nın hususi yardımı ile nasıl alim ve hoca olabildiğine dair ibretlik bir hadisedir.

(Kayn.:Ahmet Tomor Hoca Sohb.)

 

CÖMERTLİĞİ İLE ÖVÜNEN ADAM

    İsmailağa cemaatinden merhum Hızır Ali hoca, latife yapmayı severdi. Bir gün, bir ticarethanede yapılan sohbet meclisinde idi. Orada bulunan zengin bir işadamı, kendisinin çok hayır hasenat yaptığını, çok sadaka vermekte olduğundan bahisle cömertliği ile övünmüştü.

    Hızır Hoca, o zenginin bu övünmesi üzerine, hemen onlardan beş dakika müsaade isteyip dışarı çıktı. Dışarıda, sohbet edilen yerlerde bazan hanımlara hediye etmek için bulundurduğu tesettür kıyafetlerinden, bir çarşafı alıp hemen üzerine büründü.

   Sonra da, elini yüzünü gizleyerek içeri girip o cömerliği ile övünen zengin adamdan sadaka talebinde bulundu. O zengin adam sadaka isteyen bu kadını (!) reddetti ve sadaka olarak hiçbir şey vermedi.

    Hızır Hoca bunun üzerine içine büründüğü çarşafı aniden üzerinden atıverdi ve o zengine, samimi olmadığını ve sahtekar olduğunu söyledi.

(Kayn.:youtube.com/pyNJtJRNOLQ)

 

YÜZPARA’LIK İMTİHAN

   Tesbihçi Baba lakabıyla tanınan, Mirza Abdurrahim ismindeki zatın dükkanına, bazen Hızır (a.s.) uğrar ve sohbet ederlerdi. Tesbihçi Baba Hızır (a.s.)’a,bir gün Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kemalatından ve faziletinden bahsetmiş. Hızır da, “Dur bakalım, ben onu bir imtihan edeyim!” demiş. Ama, imtihanın ne olduğunu bildirmemiş.

    O sene, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, Trakya Gaz Bayiliği almış, o işin başına da Muhsin ismindeki bir talebeyi görevlendirmişti. Resmi olarak o işin sahibi olarak Muhsin ismindeki o talebe görünüyordu. Aralarındaki anlaşmaya göre, yıl sonunda hesap yapılacak ve elde edilen kar yarı yarıya paylaşılacaktı.

    Yıl sonunda, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, o talebesinin yanına hesap görmek üzere gitmiş. O talebeye hesap kitap yapmasını söylemiş. Fakat Muhsin ismindeki o talebe,

    -Siz kimsiniz? Ben sizi tanımıyorum, şeklinde tuhaf bir cevap vermiş. Ortaklıklarını da inkar etmiş.

    Bunun üzerine Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri ona;

    -Muhsin! Bu işin sermayesini ben koymadım mı? Seni kâra ortak yapmadım mı?, demiş.

    Muhsin, tamahı, yüzsüzlüğü ve hayasızlığı son haddine vardırıp;

    -Hayır! Böyle bir şey yok. Burası tamamen bana aittir, diye cevap vermiş.

    Süleyman Efendi hazretleri, bu talebenin yaptığı bu yüzsüzlük, hayasızlık ve edepsizlik karşısında son derece üzgün olarak oradan ayrılmış.

    Trenle İstanbul’a dönmek üzere istasyona giderken, yolda bir dereyi geçmek üzere karşıya atlayarak geçmesi gerekmiş. Derenin karşısında tam atlayacağı yerde de bir adam kazık gibi dikilmiş orada bekliyormuş. Süleyman Efendi, tam atlayacağı yerde bekleyen o adama çarpmamak için, güçlükle onun yanındaki küçücük boşluğa atlayabilmiş.

   Tam atladığı sırada da, Süleyman Efendi’ye sert bir ifade ile “Bana yüspara ver!” diye adeta emreder gibi söylemiş. Süleyman Efendi’nin cebinde de sadece hakikaten “yüzpara” varmış. Bu para da, İstanbul’a dönüş için bilet parası yapacağı para imiş. Bu parayı hiç düşünmeden çıkarıp o garip adama vermiş.

   İstasyona geldiğinde birazdan tren gelmiş. Yolcular arasında tanıdık bir şahsa rastlamış. O şahsa rica ederek bilet aldırmış ve İstanbul’a gidebilmiş.

    Bu hadiseden sonra, bir gün Tesbihçi Baba’yı ziyaret ettiğinde, tesbihçi baba ona tebessüm ederek şöyle demiş;

    -Hızır (a.s.) sizi imtihan etmiş ve davranışınızdan memnun kalmış. Verdiğiniz parayı, size iade etmek üzere bana bıraktı ve size selam söyledi.

    Arkasından da, dere kenarında Hızır (a.s.)’a verdiği “yüzpara”, Tesbihçi Baba eliyle tekrar kendine iade edilmiş.

(Kayn.:Ü.S.H.Tunahan ve Hatıralarım)

 

YARDIMA GELEN ATLI

    Ahmet AKÇAEL isimli zat, Ladikli Ahmet Ağa’dan dinlediği bir hatırayı ondan naklen anlatıyor;

    Ladikli Ahmet Ağa, Osmanlı Dönemi “Kanal Harekatı” olarak tabir edilen savaşta er olarak bulunuyormuş. Bu savaşta bir gün, çok çetin çarpışmalardan sonra, yaralanmış ve çok sayıda şehit varmış. Bu şehitlerin arasında tek başına yaralı bir halde beklerken, Allahu Teala’ya şöyle bir niyazda bulunmuş;

    -Ya Rabbi! , iyi bir kulun olsaydım bunlar gibi şehit olurdum, bu iş biterdi. Madem iyi bir kulun değildim,  neden bu yarayı bana açtın?

    Bu niyazdan sonra, bir bakıyor ki, karşıdan beyaz ata binmiş birisi geliyor. “Eyvah! Bu da, gelip beni öldürecek” diye düşünmüş. Kim olduğunu bilmediğinden, onu düşman süvarisi zannetmiş. O atlı yanına geldiğinde, bir bakmış sert bakışlı birisi olarak görmüş. Attaki adam ona, “Bin terkime!” demiş.

    Fakat, Ahmet Ağa çekinmiş atın arkasına binmemiş. Daha sonra bir bakmış, kendisini atın arkasına binmiş vaziyette bulmuş. Atla beraber ikisi gitmeye başlamışlar. Fakat bu normal bir at yolculuğu değilmiş. Yere baktığında, yer ayaklarının altından o kadar hızlı akıyormuş ki, takip edemiyormuş.

    Bir yere gelip durmuşlar ve attaki adam ona inmesini söylemiş. Karşıda da Türk askeri birliklerinin çadırları varmış. Attaki adam, “Onlar seni gelip alacaklar” demiş ve atını sürmüş ve oradan uzaklaşıp gitmiş.

    Orada attan indiği yerde beklerken, askeri nöbetçilerden biri onu görmüş ve alıp götürmüşler. Komutan ona nerede yaralandığını, hangi cephede savaştığını, oraya nasıl geldiğini,  sormuş. Bir gün önce, savaşmakta olduğu cepheyi ve oraya nasıl geldiğini anlatınca, komutan ve oradakiler hayretler içinde kalmış.

    Çünkü, normal şartlarda onun savaştığı cephe ile, o askeri birliklerin arası  mesafe o kısa at yolculuğu ile gelinebilecek bir mesafe değilmiş. Çok uzak bir yermiş. Onun, bir maneviyat eri tarafından, yani Hızır (a.s.) tarafından getirildiğini anlamışlar.

    Ahmet Ağa, o askeri birlikte tedavi olduktan sonra memleketine dönmüş. O hadiseden sonra da, kendisine Ricalu’l-Gayb denilen, seçkin evliyaların içinde ona da, vazife verilmiş.

(Kayn.:youtube.com/YCp6VqB0cLg)

 

EMANET TESBİH

    Ahmet AKÇAEL isimli zat, Ladikli Ahmet Ağa’dan dinlediği bir hatırayı ondan naklen anlatıyor;

    Bir zaman, Ladikli Ahmet Ağa’nın oğlunun askerlik zamanı gelip çatmış. Ladik’in, o zamanlar bağlı bulunduğu, Kadınhanı askerlik şubesinden askere sevk olup  gidecekmiş.  O zaman da, çok kar yağdığından yollar kapanmış, üstüne üstlük oğlu da hasta olup yataklara düşmüş. Hasta hasta gidebilecek durumu yokmuş.

    Askere sevk günü gelip çatınca, Ahmet Ağa Kadınhanı’ndaki askerlik şubesine durumu anlatmak üzere, çarıklarını giyip gitmiş. Askerlik şubesi başkanı da, Ahmet Ağa hakkında anlatılan hadiselere ve onun evliyadan bir zat olduğuna inanmayan biriymiş.

    Şubeye gidince onu o komutanın yanına götürmüşler. Komutan demiş ki;

    -Sana veli diyorlar, evliya diyorlar.

    Ahmet Ağa da, veli olduğu meselesinin doğru olmadığını, hatta, keçi çobanı olduğunu ve köyde çobanlık yaptığını söyleyerek halini gizlemek istemiş.

    Bunun üzerine, komutan “Ben anlamam, madem evliyasın sana bir soru soracağım, bir hafta da müddet vereceğim, zaten oğlunun askerlik zamanı geldi. Yoksa onun askerliğini yakarım”, manasında sözler söyleyerek onu tehdit etmiş.

    Sorduğu da, komutanın yedi göbek ilerdeki dedesinin adını ve mezarının bulunduğu yeri gibi uçuk bir soru imiş. Ahmet Ağa’da, “Ben nerden bileyim senin yedinci göbek dedeni?”, diye o soruyu bilemeyeceğini bildirmiş.

    Bunun üzerine, şube başkanı komutan, tekrar “ben anlamam, sana veli, evliya diyorlar. Bu sorunun cevabını bana getireceksin” şeklindeki ifadelerle kestirip atmış. Ahmet Ağa, çaresiz köye geri dönmüş.  Bir gün hocası Hızır (a.s.) gelmiş ve ondan bu acayip sorunun cevabını almış.

    Cevabı öğrenince de, tekrar Kadınhanı askerlik şubesinin yolunu tutmuş. Komutanın yanına girmiş ve yedinci göbek dedesinin adını ve medfun olduğu yeri ona bildirmiş. Hatta, o dedesinden emanet olarak gelen bir tesbih olduğunu, komutanın annesinin o tesbihi hala sakladığını bildirmiş.

    Bunun üzerine, komutan, tesbih meselesini teyit etmek üzere annesini çağırtarak şubeye getirmiş. Ahmet Ağa’nın, dedesinin adı ve tesbih meselesini ona sorunca, dedesinin adının doğru olduğunu, ondan emanet olarak gelen sandıkta sakladığı bir tesbih olduğunu, rüyalarla zaman zaman ikaz edilerek, o tesbihin sahibinin gelip onu alacağının söylendiğini bildirmiş. Ondan sonra, annesi demek ki bu tesbihin sahibi bu zatmış diyor ve evden getirip tesbihi Ahmet Ağa’ya teslim ediyor.

    Bu hadise, o askerlik şubesi başkanı komutanının, kalbinde ve ruhunda derin tesirler meydana getiriyor ve hidayetine sebep oluyor. Ondan sonra, takva sahibi bir müslüman olarak hayatını devam ettiriyor.

(Kayn.:youtube.com/YCp6VqB0cLg)

 

DOMUZ ETİ YEMEYEN ESİR

    Ricalu’l-Gayb erenlerinden olan Ladikli Ahmet Ağa, zor durumda kalan müslümanlara bizzat yaptığı manen yardımlardan birini şöyle anlatıyor:

    Anadolu’nun müslüman askerlerinden biri savaşlar sırasında Ruslara esir düşmüş. Bu esir asker Rusya’da bir dul kadının emrine hizmetçi olarak verilmiş. O dul kadın, aynı evi paylaşan bu esir askere zamanla göz koymuş ve kendisiyle birlikte olması için zorlamaya başlamış.

    Fakat müslüman asker takva sahibi dindar biri olduğu için bu teklifleri reddediyormuş. Yine bir gün, bu kadın evinin ikinci katının merdiven başında, yine bu askere askıntı olmuş. Asker de, “ben domuz eti yemem” diyerek kadını iteleyerek reddediyor. Bu iteleme neticesi kadın merdivenlerden aşağı yuvarlanıyor.

    Kadın bunun üzerine, o esir için kendisine saldırdığına dair iftira edip resmi makamlara şikayet ediyor. Esir askeri şikayet üzerine hapse atıyorlar ve her türlü eziyet etmeye başlıyorlar. Bu eziyetlerden biri de, elleri kolları bağlı dururken, yüksek bir yerden esirin üzerine idrarlarını yapmak şeklinde gerçekleşiyor.

    Tam bu safhada Hızır (a.s.) tarafından, Ladikli Ahmet Ağa’ya, Yusuf (a.s.)’ın kıssasına benzer şekilde iffetini muhafaza eden bu esiri, manen gidip kurtarması için vazife veriliyor. Ladikli Ahmet Ağa da, manen bir anda o zindana gidip, o esirin zincirlerini çözdükten sonra alıp, Türkiye sınırları içerisinde bir çeşmenin başına getiriyor. Askerin üzerindeki elbiseleri idrar pislikleri ile necasetli olduğu için ona önce üzerini bu çeşmede yıkamasını tenbih ediyor, kendisi de temiz elbise temin edip o esirin yanına getiriyor.

    Temiz elbiseleri giydikten sonra da, yine ona gözlerini yumdurup manen bir anda memleketi olan İzmir’e götürüp bırakıyor.

(Kayn.:Yaşadıklarım ve Gördüklerim/H.H.Varol)

 

KADİR MISIROĞLU’NUN SIRLI ÇOCUKLUK HATIRASI

    Yazar Kadir Mısıroğlu çocukluğunda yaşadığı sırlı bir hatırasını şöyle anlatıyor;

    Üstad Kadir Mısıroğlu, çocukluğunda gayet cılız ve zayıf bir çocukmuş ve 4-5 yaşına kadar da bu sebeple yürüyememiş. Akranları koşup oynarken, o evde oturup duruyormuş.

    Bir gün evlerinin kapısına dilenci kılığında yaşlı bir zat gelmiş. Annesi kapıyı açtığında o yaşlı zat, Kadir Mısıroğlu’nu oturur halde görünce, annesine ‘Bu çocuk niye oturuyor?’ diye sormuş. Annesi de onun yürüyemediğini söylemiş.

    Bunun üzerine o yaşlı zat;

    -Kızım sen çarşıdan bir kurban aldır, o kurbanı kes. Kanını zayi etme. Yarı belinden aşağıya o kurbanın kanı ile yıka. Sonra bu kurbanın kanını çiğnenmeyen bir yere göm, bu inşallah yürür!, diye sırlı bir usül tarif etmiş.

    Annesi de “Peki!” demiş ve o yaşlı zata bir şey vermek için içeri gitmiş. Geri döndüğünde bir bakmış ki kapıda kimse yok. Oysa evlerinin önünden, anayola kadar olan yaklaşık yüz metre uzunluğundaki mesafe görülebiliyormuş. Yani o adam dönüp yürüyüp gitse, tekrar baktıklarında o yolda geri döndüğünü mutlaka görülecek bir sokakmış.

    Annesi onun Hızır (a.s.) olabileceğini düşünerek, bu işte bir hikmet vardır diye , o meçhul zatın tarifini aynen yerine getirip kurban kesmiş ve kanıyla Kadir Mısıroğlu’nun belden aşağısını, onun kanı ile yıkamış. Kadir Mısıroğlu belden aşağısı kanla yıkanmış halde bir hafta öyle bekledikten sonra, annesi üzerindeki o kuru kanlı yerleri  tekrar su ile temizlemiş. Temizlediği suyu dahi ayak basılmayan bir yere dökmüş.

    Bu sırlı zatın tavsiyesinin yerine getirilmesiyle, Kadir Mısıroğlu artık yürümeye başlamış. Hatta annesinin dediğine göre, bu tarifi, yürüyemeyen başka çocuklar için de onların ailesine tavsiye etmiş onlar dahi şifa bulup yürümüşler.

(Kayn.:youtube.com/sFL9gvl7hiw)

 

 

 

 

 

 

YORUM YAP