SEYYİD ABDÜLHAKİM HÜSEYNÎ HZ.’NDEN HATIRALAR VE MENKIBELER-2

Gavs-ı Kasrevî Seyyid Abdulhakim Hüseynî Hz. (1902-1972)

 

YERE YIKAN BAKIŞ

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Gavs (k.s) (*) Kasrik’te (*) irşada başlamış, Gavs-ı Kasrevî olarak da, nam salmaya başlamıştı. Doğal olarak bizim şehrimiz Siirt’ten de, gidip gelenler, onu sevenler, sofileri olmaya başlamıştı.

    O günlerde aile olarak bizim de maddi durumumuz oldukça iyi… Sürüler halinde toptan hayvan ticareti ile uğraşıyorduk. İran,Irak,Suriye’ye tren vagonlarında hayvan sevkiyatı yapıyorduk. Standartların üzerinde yaşayan, çevremizde parası ve sözü ile saygı duyulan, sayılan, sevilen, itibar gören bir aileydik. Çok çalışıyor, ağır yük kaldırıyor, lakin iyi kazanıyorduk. Yaşamımızdan memnunduk.  Tabi bu durumdan kardeşlerin küçüğü olarak en çok da, ben istifade ediyordum. Bir giydiğimi bir daha giymiyordum. Her giydiğim özel olmalıydı. Ayakkabılarımı yılan derisi olarak Hindistan’dan getirtiyordum. Sabah evden çıkınca berbere gidiyor, akşam eve dönerken tekrar berbere tıraş oluyordum. Berber beni bekler, benden önce kimseyi tıraş etmezdi. Çünkü sadece benim ödediğim ücret, akşama kadar diğer müşterilerden kazandığı ile aynıydı, hatta çoğu zaman benim verdiğim para ötekilerden fazlaydı. Ben bir ücrete tabi değildim.  Gönlümden geçeni cebimden atardım yani. Ben bir yana, diğer tüm müşteriler bir yanaydı maddi olarak… Gece hayatım, masa hayatım,  o gün dünyada dünyalık ne varsa…

  O günlerde gittiğim berberin yanındaki dükkan, sofilerden birisinin dükkanıydı. Orada toplanıyor neşe ve muhabbetle bir şeyler konuşuyor, paylaşıyorlardı. Ben tıraş olurken seslerini duyuyordum. Fakat nedense onların o neşeli halleri gözümü karartıyordu benim.   Kan beynime fırlıyor, sinirden deli oluyordum. Bir anlam veremesem de, asabım çok bozuluyordu. Hatta onlara sataşıyor yan dükkandan duvara vuruyor, susun yoksa falan filan diye söyleniyordum. Lakin hiç karşılık vermiyor, tamam deyip susuyorlar, bir müddet sonra yine başlıyorlardı. Kavga çıksın, karşılık versinler diye uğraşıyordum ama nafile.

    Hatta özel yapım bir kamam vardı. Akşam onu yatarken kezzaba koyuyordum. İnsanda çizik bile yapsa, yara kolay kapanmaz ve çok acı verir. Çelik zehiri derler. Bu kadar haince ve gaddarca onlara bileniyor, fakat onlar bana bu fırsatı vermiyorlardı.

    Günler böyle geçerken, bir gün çarşıda Molla Şefik ile karşılaştık. İlmi ile şehrin itibarını kazanmış saygıdeğer bir şahsiyetti. Üstelik, bu Gavs-ı Kasrevi’nin sevenlerinin şehirdeki başı, reisiydi. Gavs’a bağlı olanlar, devamlı bu Molla Şefik etrafında toplanıyorlardı. Karşılaşınca bana;

    -İdris bak, biz her zaman Gavs’ı ziyarete gidiyoruz. Sen ne zaman geleceksin” dedi.  Bende atlatmak ve ters düşmemek için nezaketen;

    -Seyda, geliriz bir gün, seni mi kıracağız?, dedim. Durdu, kolumdan tuttu;

    -Gözlerime bak ve söz ver adam gibi o zaman! Söz mü ?, (dedi). Kendime yediremedim;

    -Söz!.., dedim.

    Neyse böylece ondan kurtulmuş oldum. Günler böylece geçerken, bir gün başka bir ilçeye gitmek maksadı ile, minibüslerin kalktığı şehir merkezinde meydana geldim Molla Şefik beraberindeki sofilerle bir minibüsün önünde sohbet ediyor, birilerini bekliyor gibi duruyorlardı. Beni görünce;

    -İdris bu gün o gündür, (dedi). Ben şaşkınlıkla; “Hangi gün Seyda?” deyince; “Söz günüdür.”, deyip bana yapıştı. Ben de; “Yok Seyda, benim çok işim var. Bugün olmaz, zaten başka bir ilçeye gidiyorum.”, dediysem de; “Olmaz söz verdin ve kaçtır bekliyoruz söz sözdür. Günü de, bugündür.”, dedi. Baktım artık kaçarım yok, nezaket ile de devam olmayacak, “Seyda beni affet ama bugün olmaz”, derken beni susturdu.

    -“Bak İdris bu sofiler ile bu minibüse bindin bindin, yoksa seni bu meydandan çıkartacak minibüs yoktur.”, dedi.

    -“Öyle şey olur mu Seyda, meydan minibüs dolu!..”

    -“De haydi bakalım”, dedi.

    Ben hemen ondan ayrılarak, gideceğim minibüse ön koltuğa oturdum. Şoföre de, “Haydi gidelim, kaç eksik varsa parasını vereceğim. Beni çıkar buradan!” dedim. Sevinçle “peki!” dedi Şoför ve hareket ettik. Yan gözle Molla Şefik’e baktım. Ellerini arkaya bağlamış ve tüm heybeti ve dikkati ile bana bakıyordu. On metre gitmemiştik ki, Güümmm!.. lastik patladı.İndik “Hemen çabuk değiştir” dedim şoföre.

     Bağırdı Molla Şefik…. Ama meydandaki herkes duydu;

    -“İdriiis İdris Allah’a kasem (and) olsun seni bu meydandan çıkaracak tek araç budur. Başka hiçbir araç seni buradan çıkaramaz. Daha fazla milletin malına yazık etme!” diye.

    Çok sinir oldum bir yandan da içimden gerçekten olabilir mi? diye düşündüm. Ama, “Ne yani bu araçlar insan sözü mü dinleyecekler?” dedim. Yok artık ve haydi haydi dedim şoföre… Lastik değişti biz tekrar bindik. Baktım Molla Şefik aynı vaziyette gözünü kırpmadan bana bakıyordu. Hareket ettik 20 metre gitmemiştik; Güümmm iki Lastik birden patladı. Şoför; “Başka lastik kalmadı İdris” dedi.

    Molla Şefik sözlerini tekrar etti. Bütün şehir meydanı bize bakar oldu. Baktım artık hiçbir minibüs beni almayacak, rezil olduğumla kalacağım. En iyisi bu meydandan bu rezil durumdan kurtulmak için, onun minibüsüne bineyim. “Şuradan bir an önce kurtulayım, yolda bir yolunu bulur inerim”, dedim içimden.

    Beraberce bindik gözlerine ve haline baktım. Evet inandım. O meydandan bu adam demeyince bana kimse yardım edemezdi. Yine de akıl ile sordum; “Seyda gerçekten öyle yapabilir miydin?” dedim. “Gördün işte” dedi. “Evet Gavs yapar” dedi.

    İçimden ;”Allah Allah! Gavs burada değil o nasıl yapıyor?” dediysem de, “Amaaann bana ne zaten birazdan ineceğim. Ne kadar hoşlanmadığım sofi varsa hepsi bir arada ve ben de onlarlayım bu sıkıcı durumdan bir an önce kurtulmam lazım”, (dedim).

    Şehrin çıkışında ekmek pide almak için fırının önünde durdu minibüs. Fırıncıyı tanıyordum “Gavur Ali” lakaplı birisiydi. Bende hemen indim. Wc ihtiyacı derken kimseye çaktırmadan, fırıncıya “Bak Ali beni bu minibüsten indir, dile benden ne dilersen!”, dedim.

    “O kolay İdris, bir takım elbise isterim” dedi. “Sana iki takım elbise, hemen akşama hem de” dedim çok  sevindi.

    Molla Şefik para vermek için kasaya geldiğinde, beni yeni görüyormuş gibi Fırıncı Ali; “Oooo İdris seni gökte ararken burada buldum. Ne iyi oldu!”, dedi . Sonra sert bir sesle; “O bizimle”, dedi Molla Şefik.

    -“Aman Seyda kurban olayım, İdris’i şimdi bana ver. Ben sana onu nereye dersen yetiştireyim, ne diyorsan yapayım” dedi.

    -“Olmaz Ali biz Gavsa gidiyoruz.”

    -“Seyda ben onu kendi ellerimle sana getireceğim.”

    -“Ondan uzak dur” dedi, Molla Şefik.

    Gavur Ali ağzını açtı ki bir şey diyecek, Molla Şefik tezgahtan 2 kiloluk bir tartı demirini aldı;

    -“Allah ve peygamber hakkı için Ali bir kelime daha söyle bak gavur senmisin ben miyim bu demiri suratının ortasına gömüyor muyum? Gömmüyor muyum?”, (dedi)

    Herkesin kanaati geldi ki, yapacak. Bilhassa Fırıncı Gavur Ali’nin… (Molla Şefik);

    -“İdris bugün senin günün ve sen bugün Gavs’ı göreceksin bunu kimse değiştiremez sen de böyle bil kıpraşma” dedi.

     Anladım ki bugün Kasrik’ten başka yer bana yar olmayacak. Kızgınlıkla ben de kafamı vurdum uyudum. “Haydi Kasrike geldik in!”, dediler. Bir müddet yürüdük, camiye vardık. Küçük bir cami, hava da hafiften soğuk, girdim içeri. Sobanın başında birkaç kişi var, biri de sarıklı bir zat.  Hımm Gavs demek ki budur deyip, gittim elini öptüm. Az sonra birisi geldi, o elini öptüğüm de, gelenin elini öptü. Sinirlendim bu değilmiş yahu.

    Biraz ısındıktan sonra abdest alayım dedim. Kapıya yöneldim, kapı kolunu tuttum . Önce açılmıyor zannettim. Meğer dışarıdan da birisi tutmuş. İkimiz aynı anda, o içeriye ben dışarıya doğru çektik ve bir çift göz ile karşı karşıya (kaldım). İıııhhhhh diye, boğuk bir ses benden çıktı, O kadar…

    Sonrasını orada yaşayanlar anlatıyor. Gavs ile göz göze gelince ben kendimi kaybedip öylece düşmüşüm. Tam da kapı ile ayakkabılığın önüne…Öyle bir yer ki, üstümden atlamadan camiye giriş ve çıkış mümkün değil. Gavs önce kendisi atlamış, sonra cemaate dönüp sizde benim gibi yapın ve bunu kimse ellemesin demiş ve bütün millet üstümden atlayarak camiye girmişler. Çıkarken de aynısını yapmış, yine herkes üstümden atlayarak camiden çıkmışlar. Kendime geldiğimde yatar halde ayakkabılığın önündeydim. Ne olduğunu anlamaya çalışarak kalktım. Ama bir çift karanlık derin gözler ve göğsümdeki acının dışında hiçbir şey hatırlamıyorum. Elimi yüzümü yıkadım, abdest aldım. İçim yanıyor yerimde duramıyorum. Acilen o gözlerin beni gördüğü bir yerde, ya da, benim onu o gözleri görebileceğim bir yerde olmam gerek. Yoksa yok …

    Benim için zaman mekan yok olmuş sadece O vardı. O olmalıydı, ben de onunla olmalıydım, o kadar. Bu düşüncenin kıymeti vardı. Bunun dışında tam bir hiçlik söz konusuydu benim için. Hemen Onu sordum “O nerede?” (diye).” Şimdi istirahat ediyor evinde, bekle namaza camiye gelecek”, dediler. Oonlara baktım ve şaşırdım bunlar ne kadar rahat insanlar böyle. Gavs buralardayken nasıl onsuz, onu görmeden durabiliyorlar diye. Sonra, “Bana onun evini gösterin, benim onu görmem lazım!” deyince olmaz dediler . “Bakın anlamıyorsunuz, acil onu görmem lazım. Yok siz göstermezseniz, bu köyde kaç kapı varsa vuracağım, gerekirse açılmayanı kıracağım, ama onu göreceğim”, (dedim) Baktılar patırtı büyük, “Tamam göstereceğiz, ama söz ver rahatsız etmek yok” (dediler). “Tamam!”, dedim.

    “Bu kapıda mı oturuyor ? Buradan mı çıkacak? Başka çıkışı var mı? Her zaman böyle mi oluyor?” diye bir sürü sorarak emin oldum. Evet O kapıdan çıkacak. Başladım beklemeye, içim içime sığmıyordu.  Sonra birden O çıktı bana baktı. Bakamadım … ,Yürüdü düştüm peşine ama ne düşmek. Tam anlamıyla ayağını kaldırdığı yere ayağımı koyuyor, adım adım değil adımına takip ediyorum.

    Camiye girdi, mihraba geçti, hemen arkasına durdum. Namaz kıldı, sonra kamet, farz namaz hazırlığı başladı. Kulağıma yana geçmem söylendi, hiiiç oralı olmadım. Daha ciddi söylendi, ‘ıhhh’…  En son hafif hafif omuz ile derken, herkesin görebileceği şekilde bir ayağımı kaldırıp sağlam bir şekilde koydum, peşinden ötekini de… Onlar da anladılar ki, beni buradan kimse kıpırdatamaz. Namaz bitti, O döndü.Sakallarına kadar bakıyor, yukarısına başım kalkmıyor. Ama görüyor olmak tamam. Tamam, yani tesbihat, dua derken insanlar hareketlendi. Aaa birisi onun yanına oturdu, öteki öbür yanına derken, halka olmaya başladı insanlar. Hemen kalktım, sağ yanına oturana gözümle işaret ettim; Ooraya ben oturacağım, oradan çekil!’, diye. Birisi onun yanına oturacak ise, ben olmalıyım. Çünkü onsuzluk, ondan uzaklık diye bir algı yok benim için. Kıpırdamadı, üstüne oturdum. Ondan bir ses çıktı, kaçtı mecburen.

    Sonra Onun önüne birisi geldi. Taşlar vardı bir kutuda.  Kulağıma dışarı çıkmam gerektiğini sonra tekrar içeri alacaklarını, söyledi. Ona gözümle “Olmaz!” dedim. Sonra baktım bir şey demiyor. Yavaşça eğildim ona baktım. ‘Siz derseniz ancak çıkarım’ (demek istedim) Baktı, “Onu elleme!” dedi, taş dağıtacak olana…

    Estağfirullah dedi ve her şey durdu gözler de. Allah Allah herkes gözünü kapattı. Hemen içime (şöyle) bir şüphe düştü ‘Ben de kapatayım da, bunlar kaçacak ya da kaçıracaklar mı?’ Yok, baktım O da kapattı, Hemen ne yapmam gerek, irtibatı kopartmamam gerek hissi ile dizimi onun dizine yapıştırdım. Eh artık kalkarsa ben hissederim, ben de kalkarım. Dizi dizimde devam ettik. Ben arada gözümü açıp kontrol ediyorum, bakıyorum tamam .Herkesin ki kapalı ben de kapatıyorum. Estağfirullah ile her şey yeniden canlandı gözler de.  Gözü gözüme değdi. Üstümde çok emeği oldu kapısında kaldım, izine ayak koydum, arkasında saf durdum, dizi dizimde durdum ve anladım ki artık, el ele olma , boyun bükme, zamanı…

*Gavs: Gavs-ı Kasrevî olarak da bilinen, Seyyid Abdülhakim Hüseynî hazretlerini kastediyor.

**Kasrik: Bitlis’in Merkez İlçesine bağlı bir köyün adı. Bugünkü adı Narlıdere’dir.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

SÖZ DİNLEMEYEN MOLLA

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Gavs bir gün bizi huzuruna çağırdı. Seyyid Abdulbaki, Molla şefik, ben diz çöküp önüne oturduk. Seyyid Abdulbaki’ye dönerek; “Abdulbaki sen kimsin bunlar kimdir?” dedi.

    O da, “Ben evladınız ve sofinizim bunlar da, sizin sofilerinizdir”, dedi.

    Molla Şefik’e dönerek aynı soruyu sordu. O da, “Abdulbaki sizin evladınız, bizler de, sizin sofileriniziz” dedi. Bana gelince; “Kurban, bu Seyyid evladınızdır. Bu Molla Şefik’tir. Ben de, İdris’im”, dedim.

    -“Sizi Allah ve kul katında ahiret kardeşi ilan ettim. Bundan sonra, Allah indinde birbirinize ve bana karşı hiçbir üstünlüğünüz yoktur kardeşlikten öte” dedi. Bir an durdu ve;

    -“Bu yolda ve kapıda olduğunuz sürece!”, dedi.

    Bize baktı ne diyorsunuz gibi, üçümüzde “Beli kurban” dedik. İçimden bir eyvah koptu ki, eyvahhhu ahh… Nasıl kopmasın ki, bir yanda göz nuru evladı Seyyid âlim sofi bir zat, bir yanda gözbebeği âlim bir sofi Molla Şefik ve cahil bir ben İdris… Aldı beni bir düşünce, bu nasıl olacak? Bu adamlar arasında benden zayıf kimse yok. Korkudan içim titredi.

    Molla Şefik, Siirt’te genç yaşta ilmi, hitabeti ve âlimliği ile nam salmış, cami imam hatibi, vaizlik yapan, herkesin saygı ve sevgisini kazanmış, Gavs’ın özel iltifat ettiği, o camiye geldiğinde ona özel olarak Gavs’ın “Rune!” (Otur!) dediği bir zat.  Ve benim tövbeme vesile olmuş, beni bu kapıya getiren, bana sebep olmuş bir dost bir ağabey ve alimdi. Tüm sofi arkadaşlar, bugün yarın Gavs ona icazet (halifelik) verir diye baktığımız ve sofiliğine hayran olduğumuz birisiydi.

    Gel zaman git zaman içinde, Molla Şefik’in namı Siirt’i aştı bölgede tanındı. Ünü İstanbul’a kadar gitti. Bir müddet sonra İstanbul’dan onu talep etmeye davet etmeye başladılar. Her defasında sordu ama, Gavs her defasında müsaade etmedi ona… Bu talep ve davetler büyük baskı oluşturdu ve Molla Şefik’in gönlü döndü. Artık o da gitmeyi istemeye başladı. Bunu fark eden babası; “Oğlum Gavs’ın bildiğine teslim ol, onu incitme! O senin hayrın dışında bir şey istemez. Bunu da bizlere öğreten sensin. Yapma lütfen, Gavs’ı çiğneme!” dediyse de, dinletemedi. O kadar ki, sonunda; “Gidersen babalık hakkımı helal etmem”,  dedi.

    Molla Şefik bütün bu olanlardan sonra Gavs’a geldi ve anlattı, gitme isteğini tekrarladı. Gavs; “Bak Molla Şefik! Bizim müsaademiz yoktur. Lakin gidersen dünyan mamur olacak, çok olacak. Ama ahiretinize karışmayız”, dedi. Ve Molla Şefik’in İstanbul macerası başladı. Fatih, Kadınlar Pazarındaki Hüsam Bey Tezgâhçılar Camii’nde göreve başladı. Hakikaten kısa zamanda tanındı. Bilindi. Halktan, eşraftan ve siyasilerden çok itibar gördü. Gavs’ın dediği gibi maddi olarak da, çok menfaat elde etti.

    Bu durum benim içimi çok acıttı. Ne zaman İstanbul’a gitsem doğruca yanına gider ona bakardım. Sohbet edip ağlaşırdık. Gavs vefat ettikten sonra da, ona ziyaretlerim devam etti.Onu, Muhammed Raşit (k.s.) (hz.ne gelmesi için) davet ederdim. Ve her zaman Seyyid Abdulbaki’den de, yardım ve dua talep ederdim. Onlar her zaman ona dua ettiler. “Bu kapı ona her daim açıktır. İdris ne gerekiyorsa yapılır, yeter ki gelsin”,  dediler.

   Muhammed Raşit (k.s) zamanında bir defa niyet etti, ama yarı yoldan döndü. Nasip olmadı varmak. Çok üzüldüm. Mübareğin vefatından sonra, makama Seyyid Abdulbaki geçince, benim ümidim daha da artmıştı. Çünkü Molla Şefik de, daha yaşlanmış dünyadan alacağını almış artık mazereti de kalmamıştı, bana göre… Daha da sık gidip gelmeye başladım yanına.

    Molla şefik dünyada çok şey yaşadı, kazandı ve gördü lakin, Gavs ile yaşadıklarını hiç unutmadı, unutamadı. Hatta zaman zaman darlanır, ağlayarak, hıçkırarak; “İdris, Gavs tekrar bana bir kere ‘Molla Şefik rune! (otur) desin, ömrüm gitsin, bitsin. Başka hiç bir şey istemiyorum”, dediğinde ben de, “Gavs vefat etti ama mirası, yolu ve yetiştirdikleri hayattadır. Gavs’ın tahtındadırlar onlar da, aynıdır. Neden anlamak istemiyorsun?”, derdim.

    Molla Şefik ömründen yaş aldıkça, bu onun gönül dünyasında daha da acı verir oldu. Israrlarımdan çoğu zaman sıkıldıysa da, Gavs ile sofilikte yaşadıklarından aldığı lezzeti hiçbir şeyde bulamadı. Sonunda teklifime olumlu cevap verdi ve beraberce Menzil’e geldik, divana oturduk. Fakat bir türlü ikna edemedim. Gavs-ı Sanî’nin (Seyyid Abdulbaki Hz.) yanına gitmeye. “İlle ben buraya kadar geldim o gelsin”, diye tutturdu.

    Molla Ahmet’i görünce sevindim, ondan yardım istedim. Molla Ahmet, Gavs’ın tekkesine çok küçük yaşta gelmiş, Muhammed Raşit (k.s.)’ dan halifelik almış, Van da şeyhlik yapmakta idi. Aramız da çok iyiydi. Beni çok severdi. Seyyid Abdulbaki ile beraber Molla Şefik’den ders görmüş, bu kapıyı bilen ilmi ve sadakati ile takdir olunmuş alim bir zat… Durumu zaten eskiden beri bildiği için hemen geldi.

    “Ooo Seyda hoş geldiniz safalar getirdiniz!”, diye ona iltifat etti. Birlikte özlem giderdikten sonra, “Seyda haydi camiye gidelim! Şeyh Abdulbaki de, sizi görünce çok sevinir, ne de olsa sizler eski dostsunuz”, (dedi). Daha birçok kibar kelam ettiyse de, razı edemedi. Dediğinden şaşmadı.

    Molla Ahmet artık dayanamadı son bir gayret ile;

“Ey, benim hocam üstadım Molla Şefik! Biz bu kapıda sofi bile değil iken, Ey Gavs’ın mollası müderrisi olan Molla Şefik!, Ders verdiklerin bu kapıda şeyh oldular. Sen neredesin ey Molla Şefik? Allah için söz söylerken, Allah için söylenenleri duymayan ey Molla Şefik, Sen zalimlerden olmuşsun. Nefsine arka çıkan hainlerden olmuşsun. Tövbenin kapısında tövbeye karşı durmuşsun. Sen kimsin ey Molla Şefik?!.. Bu kapıya boyun eğmeyenin, günahına kusuruna tövbe etmeyenin, bende ilmi de kalmamış itibarı da kalmamıştır. Bundan sonra senin ile benim aramda hiçbir şey kalmamıştır” dedi ve kalktı gitti. 

    Son bir gayret ile Gavs-ı Sani’nin yanına vardım. İki gözüm iki çeşme.  Daha ben bir şey demeden,

    -“Senelerdir onun için uğraşıp durursun. Sebebimdir, ahiret kardeşimdir deyip geceni, gecemizi gündüze çevirdin. Hem senin hem de bizim yapmadığımız başka bir şey kaldı mı?”, dedi. İki elini iki yana açtı üzüntü ile; 

    -“Gavs’ın sözüdür yere düşmez, yerde kalmaz İdris. (O Gavs’ı dinlemedi bizi dinler mi? manasında) 

    Bende artık ne ses ne de nefes kaldı. Beliii Belii! (tamam tamam dedim)

Not : Hacı İdris vefat edinceye kadar Molla Şefik’i ziyaret etmeye devam etti…

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

YENİ DOĞAN ÇOCUĞUN ADI

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Annem, “İdris sakın bir yerlere gitme, artık doğum yaklaştı”, diye sıkı sıkı tembih etti. Artık ben de sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet bir akşam haber verdiler. Hemen ebeyi aldım geldim. Ebe hemen hastanın odasına girdi. Ben de, diğer odada neticeyi beklerken boş durmuyor kendimce bir şeyler yapıyordum.

    Biraz sonra annem telaş içinde odaya girdi. “Oğlum çocuk gelmiyor, çabuk doktor getir” dedi. Siirt’teki tek kadın doğum doktoruna gidip, yalvar yakar aldım eve getirdim. Biraz sonra doktor ümitsiz bir şekilde odadan çıktı. “Benim burada yapabileceğim bir şey yok, hastayı acilen Diyarbakır’a götürün” dedi ve bizi bırakıp gitti.

    “Ben şimdi nasıl götürürüm buradan Diyarbakır’a hastayı, o kadar saat nasıl dayanır bu hasta?”, diye düşünürken, o kadar çok bunaldım ki, abdest alıp namaz kılayım dedim. O sırada hastayı hazırlamalarını söyledim. İki rekât hacet namazı kıldığım sırada, bir hayal gibi Hazret k.s.(Muhammed Diyauddin) gözüme gözüktü. Selam verdiğimde, annem başımda bekliyordu. Çok üzgün bir şekilde “Oğlum sen sağ ol, hanımını kaybettik!” dedi. Odaya girdim. Ebe bizim hanımın yüzünü örtmüş, üzgün bir şekilde duruyordu. Ben “Sadatlar sağ olsun” dedim. Fakat dünya başıma yıkıldı sandım, ağladımda ağladım. Altı çocuk öksüz kalmıştı. Onların boynunu nasıl düzeltebilirdim. İki rekât namaz daha kılmak için niyet ettim. Namazı sonlandırıp selam verirken, bu sefer Gavs-ı Hizanî hazretleri (Seyyid Sıbğatullah Arvasî) belirdi. Bana “Sakın korkma!” dedi. Ben o sırada ayağa kalkmışım.

    Aradan kısa bir süre geçti, içerden gelen telaşlı seslerle beraber, annem koşarak tekrar yanıma geldi; “Oğlum müjde, ayağı kımıldadı, tekrar canlandı”, dedi. Hâlbuki hastanın yüzünü bile örtmüşlerdi. Bir müddet sonra, annem içerden tekrar seslendi; “Oğlum gözün aydın bir oğlun daha oldu”. Ben tekrar şükür namazlarımı kılıp sabahı bekledim. Sabah namazıyla beraber Gadire’ye doğru yola çıktım. Niyetim Gadire köyündeki Gavs’ımızdan (Abdulhakim El hüseyni k.s), doğan çocuğa isim almaktı.

    Sabah erkenden köye vardım. Köydeki tek bakkal Halo Sıtkı’nın bakkalıydı. O da yeni açıyordu. Halo Sıtkı “Hayrola İdris, sen bu saatte gelmezdin”, dedi. “Hayır inşaallah bir çocuk doğdu da, Gavs’dan isim almaya geldim. Gavs’ımız nerede? Benim için ondan bir isim sorar mısın?”, dedim. “Bak Gavs divanda. Yanında biri var sohbet ediyorlar, git kendin sor!”, dedi. Divanın kapısına gelince Gavs hazretleri “Gel İdris hayırdır, bu saatte niye gelmişsin?” buyurdu. “Kurban bir köleniz oldu da, onu arz edeyim diye geldim.”

    Buyurdu ki; “İdris sen Şah-ı Nakşibend’in damadı Şeyh Alaaddin’i bilir misin..? “Beli kurban bilirim”, (dedim). “Onun adını verdik senin çocuğa.” dedi. Sonra tebessümle; “Şah ona bazen ‘Alo’ diye takılırdı”, buyurdu. “Beli kurban”, dedim. Elini öptüm dışarı çıktım. Halo Sıtkı’ya tekrar uğrayıp konuştuklarımızı anlattıktan sonra, hemen yola kadar çıkıp araba beklemeye başladım. Çünkü mesaiye yetişmek istiyordum. Orada arabayı beklerken, unutmamak için sık sık tekrar ettiğim ismi unuttuğumu fark ettim.

    Benim köye gelme sebebim isim almaktı. İsmi unutarak nasıl geri dönecektim? Kendi kendime kızarak tekrar köye geri döndüm. İsmi Halo Sıtkı’ya sordum. O da hatırlamadı, unutmuş. Hemen divana koştum baktım ki gavsımız yok, sordum eve çıktı dediler. Eve çıkmaya cesaret edemedim. Halo’ya döndüm ona rica ettim; “Sen akrabasısın, yakınsın evine gidip tekrar sor benim için”, dedim. Bana çekindiğini, onu rahatsız edemeyeceğini söyledi. Namaz vakti camiye dönmesini beklemekten başka çarem kalmamıştı.

Ben o kadar yolu isim almak için gelmiştim. İsmi öğrenmeden geri dönmekte istemiyordum,Sıkıntıyla ne yapacağımı düşünürken,  gürültüyle gelen traktörün direksiyonunda, Gavs’ımızın oğlu Seyyid Abdulbaki El Hüseyni (k.s.)(Gavs’ı sani) hazretlerini gördüm.Zzannedersem köyün dışındaki tarladan geliyordu ve yanında kimse yoktu. “Hayrola İdris sen sabahları gelmezdin” buyurdu. Ben durumu anlattım. Mübarek çok güldü, “Ben sana söyleyeyim, fakat bir şartım var”, dedi. “Emret kurban” dedim. Oradaki şekerleri gösterdi. “Bana bu şekerlerden alırsan ismi söylerim”, diye latife yaptı. “Beli kurban . Sen söyle, başka ne istersen alayım”, dedim.

    (O zamanlar kendisiyle çok rahat konuşuyordum. İkimiz de gençtik. Beraber Fırat’ta çok yüzdük. Karşı kıyıya kadar yüzme yarışı yapardık.) “O da, madem öyle diyorsun söyleyeyim”, dedi gülerek. “Onun ismi Alaaddin”, (dedi). O söyleyince hatırladım. Dedim; “Kurban Allah sizden razı olsun. Beni büyük bir sıkıntıdan kurtardın.” Halo bir külahın içine biraz şeker koydu, bize uzattı parasını yine kendisi verdi.

    Çok ısrar ettim fakat bana verdirmedi. Ben sevinçle tekrar yola çıktım. Köyden çıkmak üzereyken, birden aklıma düştü. Ben soruyu sorarken Seyyid Abdulbaki hz. o sırada köyde yoktu. Peki, “Alaaddin” ismini nereden bildi? Hemen geri döndüm. Doğru medreseye çıktım, O sırada talebeler kendisinin aldığı, dağıttığı şekerleri yemeye başlamıştı bile.  Abdulbaki hz. beni gülerek karşıladı, “Yine ne oldu İdris? İsmi unuttuysan bu sefer söylemem bak!”, dedi.

    “Yok” dedim. “Kurban isim aklımda ,fakat kafama takılan bir şey var.”, dedim.  Dedi; “Söyle” “Kurban sen bu ismi nasıl bildin? Halbuki sen tarladaydın. Köyde bile değildin”, dedim. “Sana ne İdris, isim doğruysa gerisini boş ver”, dedi. “Çok merak ettim kurban”, diye çok ısrar ettim, rica ettim. O da anlattı;

    -“Bak İdris! Gecenin bir vakti Saki’nin (Abdulbaki Hz. büyük oğlu) annesi telaşla beni uyandırdı; ‘Hele kalk bak İdris’in hanımı ölmek üzere. Siz bir şey yapmıyorsunuz!’, dedi. ‘Ona dua edin, onun için bir şeyler yapın’, dedi. Çok canım sıkıldı. Ben de abdest almak için dışarı çıktım. Sonra da, niyetim Gavs’a müracaat etmekti. Baktım ki, Gavs (Abdulhakim el hüseyni k.s ) çardağın altında oturmuş dua ediyor. Ona durumu arz etmek için yanına yaklaştığımda; ‘Hayrola Abdulbaki, ne istiyorsun?’,  buyurdu. ‘Kurban, hal, ahval, durum böyle böyle…’, dedim. Buyurdu ki; ‘Seyyid Saki’nin annesinin gördüğü doğrudur, fakat merak etmesin. Şah-ı Hazne (Ahmed Haznevî hz.) himmet etti. Onun duasıyla İdris’in hanımı kurtuldu. Bir de erkek evladı oldu. Adını da, ALAADDİN bıraktık’ dedi. İşte ben oradan biliyorum”, dedi.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

DEĞİRMEN’İN MOTORU

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    1960 – 1965 Seneleri arasıydı. Gavs’ın (Abdulhakim El Hüseyni k.s) değirmeni vardı. Bu eski değirmene çok zor şartlarda sahip olmuştuk. Sâdatlar çok çile çekmişlerdi ve bizim için çok kıymetli idi. Doğal olarak değirmenin motoru da, çok sık arıza yapıyordu. Yakın köylerden birinde, bu motorun dilinden anlayan bir Kazım usta vardı. Çok aksi, sinirli bir insandı. Ne zaman tamire gelse, Gavs’a, bize bir sürü söylenirdi. Gavs ona ses etmememizi tembih ederdi. Kazım ustaya en çok kızanlardan birisi de bendim. Değirmenimizin motoru eski olduğu için devamlı arıza yapıyordu.

    Yine bir gün arıza yaptı ve Kazım ustayı çağırdık. Usta motoru kontrol ettikten sonra “Bu motor yatak sarmış, bozulmuş, burada olmaz. Gaziantep’te, sanayide tamir ettirilmesi gerekiyor. Yeniden yatak yaptırılması gerekiyor”, dedi. Motoru söküp parçaladı ve gitti. Gavs hazretleri de bana; “İdris bu motoru Gaziantep’e götür yaptır getir”, dedi.
    “Beli kurban! (tamam, kabul)”, deyip motoru bir çuvala doldurup sırtladım ,Kasrik’ten asfalta kadar yürüyerek yola çıktım. Uzun bir süre bekledim, hiçbir araba gelmedi. Akşam namazı oldu. Su yoktu, teyemmüm ettim ve namazı kıldım. Daha yeni selam vermiştim ki, baktım yukarıdan bir kamyon geliyor, el salladım durması için. Beni gördü fakat, yavaşlamadı bile. Geçti gitti. Ben öylece arkasından bakarken, “Güümmm!” diye arka lastiklerden birisi patladı. Şoför zayıf ince birisiydi. İndi lastiğe baktı, çok sinirlendi . Sökmeye çalıştı, uğraştı ama gücü yetmedi. Lastiği sökemedi, daha da sinirlendi. Bildiği bütün küfürleri ederek lastiği tekmeledi ve bijon anahtarını yere vurdu. Sonra da karşısına geçti oturdu kamyonun. Ben hem onu seyredip, hem de namaz tesbihatımı tamamladım. Hatta, rabıtamı da bitirdim. Sonra da motoru sırtıma vurdum ve yanına gittim. Yere attığı bijon anahtarını alıp lastiği söktüm. Yedek lastiği çıkartıp taktım, patlak lastiği de kamyona koydum. Ben bütün bu işleri yaparken adam sadece seyrediyordu. Ne ben ona bir şey dedim, ne de
o bana bir şey dedi .İşim bitince kenara çekildim. Adam bana hiçbir şey demeden aletleri yerine koydu kamyona bindi ve gitti.

    Havada iyiden iyiye kararmıştı. Kamyon biraz gitti gitti durdu. Sonra geri geri gelip; “Amca sen ne tarafa gidiyorsun?”, dedi. “Diyarbakır tarafına gideceğim”, dedim. Kafasıyla bin işareti yaptı. Motor parçaları olan çuvalımı kamyona koydum yola çıktık. Ne o bana bir
şey söylüyor, ne de ben ona bir şey söylüyordum. Hiç konuşmadık, dargın gibi.

    Silvan’a gelince yemek molası verdi. Benim cebimde sadece 6 lira vardı lokantaya girdik. Ben bir tabak yemek söyledim. Çünkü bu para beni götürür ama getirmezdi, çok azdı. Şoför bir şey demeden benim paramı da ödedi. Tekrar bindik hareket ettik.

    “Sen Diyarbakır’ın neresine gideceksin?”,  dedi. “Ben aslında Gaziantep’e gideceğim” dedim. O da, “Ben de Antep’e gidiyorum tamam”,  dedi. Çok yorulmuştum, yemek de yiyince içim geçmiş uyumuşum. Gaziantep’e girmek üzere iken kendisi beni uyandırdı.  “Antep’in neresine gideceksin amca?” (dedi).  “Sanayiye”, dedim. “Amca sanayi bu saatte açık
değildir, sabahın körüdür.” (dedi) Başka bir adres yoktu gidebileceğim .Sadece Gavs’ımızın bir müridi vardı tanıdığım. Mustafa halıcı, Mustafa başka bir bilgi de yoktur. O aklıma geldi ve “Bir arkadaşım var, onun yanına gideceğim, Mustafa…”, dedim. “Başka?”, dedi. “Halıcıdır o kadar”, dedim.  Düşündü, düşündü; “Onu bana tarif eder misin amca!”(dedi) “Halı işi yapar, ama soyadını adresini bilmiyorum”, dedim. “Tamam” dedi. Başka konuşmadık. Antep’in içine girdik. Bir sokakta durdu. “Halıcı Mustafa’nın evi burasıdır”, dedi. Ben şaşkın şaşkın bakarken o indi kapıyı çaldı; “Bir misafirin var Hacı Mustafa!”, dedi.
Halıcı Mustafa kapıda belirdi. Beni görünce büyük bir sevinç ve muhabbetle bana sarıldı. Ben kamyoncuya; “Sen burayı nereden biliyorsun?” deyince, “O benim komşumdur”, dedi.

    Halıcı Mustafa; “İdris sen hoş geldin sefa geldin. Hayırdır seni hangi rüzgâr attı Gaziantep’e?” Ben de durumu anlattım. O hemen bana yemek hazırlattı. “Sen hele bir yemek ye gerisine bakarız”, dedi. Yemeği yedikten sonra bana bir oda gösterdi. “Sen burada dinlen ama bu odadan çıkma!” dedi ve gitti. Ben güzelce yattım uyudum daha sonra kalktım. Bir müddet sonra halıcı Mustafa geldi. “İdris sanayiye gittim, motor yataklarını yaptırdım. Hazırdır kurban”, dedi. Ücretini sordum. Bana kaşlarını çattı sadece baktı ve “Ben çay koyayım sohbet ederiz. Şimdi gece oldu araba bulamayız” dedi ve mutfağa gitti. Gece uzun uzun sohbet ettikten sonra yattık. Sabah kalkıp namazı kıldık. Mustafa bir süre daha ortada gözükmedi, geri geldiğinde; “İdris eğer gitmek istiyorsan, yeğenim kamyoncu… O tarafa gidiyor, seni de bıraksın. Yorgunsan da kal biraz daha.”, (dedi)  “Olmaz kurban, yola çıkmam lazım. Değirmen bekliyor”, dedim.
    Halıcı Mustafa, yeğenine sıkı sıkı tembih etti; “O bizim özel misafirimizdir. Ona iyi bakasın haaa. İlk önce İdris’i gideceği yere bırak. Sonra oradan devam edersin”, dedi. Bana çok iyi baktı. Bütün yol boyu sohbet yaptık. Yemekler çaylar ısmarladı. Devamlı “Canın bir şey istiyor mu İdris amca?”, diyerek hatırımı tuttu. Beni köye kadar bıraktı. Doğruca değirmene gittim motoru yerine takip çalıştırdım.
    O esnada Gavs hazretleri geldi. ”İdris gidip geldin mi?”,(dedi) “Beli kurban geldim motor da tamamdır elhamdülillah”, dedim. Sonra mübarek bana döndü; “İdris biz sana sormadık senin paran var mı yok mu diye. Sende bir şey demedin. Hele sen ne yaptın söyle bakalım” “Gavs’a kurban olayım buradan çıkarken 6 liram vardı. Gittim geldim, motoru yaptırdım, yedim içtim, yattım buraya geri geldim. Kurbanım şimdi ben de yine 6 lira var. Sâdatlar bana hiç para harcatmadılar.”
    Mübarek baktı; “Şah-ı Hazne’nin (Ahmed Haznevî hz.) himmeti çoktur”, (diye buyurdu) Gavs (k.s) her kıymeti, edeben. Şeyhi Ahmed El Haznevi’ye atfederdi. Gavs’ımız; “Allah hayrını, hizmetini kabul etsin!”, dedi tebessüm ederek.

Not: Hacı İdris, Kazım Usta’dan motor sökme takma işini öğrenmiş ve o işi artık o yapmaya başlamış.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

GADİRİ KÖYÜ’NÜN ESKİ SAHİPLERİ

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Gavs Hazretleri (k.s.)(Abdülhakim El Hüseyni) Gadiri köyünden (Kozluk ilçesi’ne bağlı) arazi almıştı . O bölgedeki en verimli ve güzel arazilere sahip köylerden biri idi. Önce oraya bir cami yaptırdı. Evler ve diğer mekânlar da hazır olunca Gavs Abdulhakim El Hüseyni (k.s.) yazın oraya göçtü.
    Bir süre sonra köyün eski sakinleri, sofileri taciz etmeye, Gavs’a kötü davranmaya başladılar. Gavs’ı rahatsız etmek için akla hayale gelmedik yollara başvuruyorlardı. Bazen Gavs’a ait bostana hayvanlarını salıyorlar. Bazen namaz vakti çeşitli şekillerde gürültü yapıyorlar, cemaati taciz ediyorlardı. Gavs bu olan bitene hiç müdahale etmiyordu. Sofiler müdahale etmek istediğinde ise, izin vermiyordu. Bu yüzden sofiler de sessiz kalıyorlardı. Fakat hepimizin sabrı çoktan taşmıştı. Bu tacizler çok uzun süre devam etti. Hatta, bir seferinde, öğlen namazı kılınırken caminin yanında davul bile çaldılar.

     Gadirliler’in Gavs’a hakaret etmelerine içerleyen Hacı Mehmet ağanın kardeşi Sofi Fehmi, adamları ile tepeden tırnağa silahlı olarak herkesten habersiz, gizlice köyün girişinde mevzi almışlar. Köylüleri kast etmişler. Ben ne olduğunu anlamak için yanlarına gittiğimde. Bana;
“Sen git Gavs’a söyle, ben sofilikten vazgeçtim. Onun için de, onun sözünü dinlemeyeceğim. Bana sakın karışmasın”, dedi. Aynı gün Gavsımız; “İdris git Fehmi’yi bana çağır. O köyün dışındadır, yalnız yaklaşınca kendini tanıt” dedi.
    Anlam veremeden gittiğim yere yaklaşınca, ayaklarımın dibine cıvvv diye bir mermi düştü. “Benim İdris”, diye bağırdım. Daha ben hiçbir şey söylemeden, “Tanıdım zaten seni İdris… Yaklaşma, git Gavs’a söyle, gelmiyorum!” dedi.
    Ben ısrarla; “Gavs’ın emridir Gavs’ımızın emridir” deyince, “Bak İdris; buralarda, bu dağlarda bizim sesimiz çıkar, bizim sözümüz dinlenirdi. Biz ne Allah bilirdik, ne iman, ne hak ne adalet. Gavs sayesinde insan olduk, boyun büktük. Bu kadar insan, biz her şeyimizi ona borçluyuz. Ayrıca bizim böyle olmamızdan dolayı, bu köylüler de Gavs’a kurban olsunlar, ona borçlular. Bizi kim böyle boynu bükük yapmış. Hee, ama onlar böyle bilmiyorlar. Madem böyledir, biz sesimizi çıkarmıyoruz diye bunlar Gavs’ı sahipsiz sanıyorlar. Haydi o zaman”, dedi ve “Sen git Gavs’a söyle ben sofilikten vazgeçtim. Onun için de, onun sözünü dinlemiyorum, bana karışmasın!”, dedi.
    Ben olmaz yanlış yapıyorsun dediysem de, bana sert sert bakarak; “İdris biliyorsun ki, zaten ben eşkıyaydım. Son bir kere daha eşkıyalık yapayım, sonra döner gene tövbe ederim”, dedi ve beni oradan kovdu.
    Geri döndüm. “Gavs’ıma kurban, Sofi Fehmi burnundan soluyor. Gelmiyor” dedim. “Bir daha git ve “Gavs acele seni emrediyor de!” dedi. Beni tekrar geri gönderdi. Tekrar yanlarına gittim. “Gavs sana emrediyor. Acele gelsin diyor” dedim. Hırsından elindeki mavzeri yere çarptı. Güzelim mavzer iki parça oldu. Fehmi Kalktı benimle geldi. Gavs ona sert bir şekilde “Ne yapmak istiyorsun?”, dedi.

    “Kurban onlar sâdatlara hakaret ediyorlar”, diye cevap verdi. “Sana ne oluyor ki, Allah’ın sabrettiği bir olaya sabretmiyorsun. Onlar bize değil Allah’a terbiyesizlik yapıyorlar. Sen haşa Allah’tan daha büyük değilsin. Bu işe karışma!” dedi.
    Fehmi üzgün bir şekilde oradan ayrılıp Kasrik’e döndü. Gavs hazretleri köylülere defaatle ısrar ile nasihat etti. Yaptıklarının yanlış olduğunu anlattı. Ama nafile. Bir türlü yola gelmediler.
    Sonunda Gavs hazretleri köyü satmaya karar verdi. Gelen müşterilere köylülerin onları rahatsız edebileceğini anlatıyordu. Bunu dinleyenlerin hiç biri de araziyi almıyor, vazgeçip geri gidiyorlardı.
    Biz; “Kurban bunları gelenlere söylemeseniz olmaz mı? Bakın gelen geri dönüyor”, dedik.
“Biz malımızın kusurunu söylemezsek muhatabımızı kandırmış oluruz. Bu da, Peygamber (s.a.v)’in emrine aykırı davranmış oluruz. Sâdatlar böyle bir şey yapmaz”, dedi.
    En son biri geldi araziye talip oldu. Gavs ona da aynı şeyleri anlattı. Adam; “Ben onu hallederim”, dedi. Bir miktar para karşılığında araziyi aldı. Bir süre sonra, köyde yeni gelenlerle eski sakinler arasında silahlı kavgada, iki taraftan da insanlar öldü. Erkekler gurbete çıktı. Diğerleri göçtü. Köyde yalnız birkaç ihtiyar kaldı ve o güzel köy çöle döndü.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

AŞİRET KAVGASI

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Kozluk’ta belediye başkanlığı seçimleri yüzünden iki aşiret çatışmış ve altı kişi ölmüştü. Aşiretlerden birinin reisi Gavs’tan (Abdulhakim El Hüseyni k.s) yardım istemişti. Gadiri köyünden Kozluğa gidip, yardım isteyen ağanın evine yerleştik. Gavs; “İdris git belediye başkanını camiye çağır. Biz de sizi orda bekliyoruz. Dikkat et, eve yaklaşınca yüksek sesle kendini tanıt ki, senide vurmasınlar. Ben gittim, eve yaklaşınca yüksek sesle kendimi tanıttım. Beni içeri aldılar. Onlara Gavs’ın kendilerini cami de beklediğini söyledim. Durum o kadar gergindi ki, ölen altı kişinin cesetleri sokakta kalmış, kimse cesetlerini kaldıramamıştı. Belediye başkanı olan şahıs bana; “Git söyle gelmiyorum” dedi.

    Camiye gittim. “Kurban gelmiyorlar” dedim. Gavs hiddetlendi “Git söyle hemen gelsinler” dedi. Tekrar gittim;“Gavs hemen gelmenizi istiyorlar” dedim. İsteksiz bir şekilde kalktılar. Camiye gittik. Gavs’ımız bir grubu sağ yanına, bir gurubu da sol yanına oturttu. Onlara uzun uzun nasihat etti, barışmalarını istedi. “Hayır, barışamayız” dediler. Gavs’ın yüzünün rengi değişti, doğrusu çok korktum. Biraz sakinleşince onlara; “Biz buraya kendimiz olarak gelmedik. Şunu bilin ki bir yanımda Hazret( k.s.) (Muhammed Diyauddin), diğer yanımda Şah-ı Hazne (Ahmed el-Haznevi) vardır. Şayet kabul etmezseniz, sizi onlara havale eder ve çeker giderim. Bu da, sizin için hiç de iyi olmaz. Bir daha düşünün ve barışın dedi. Hava birden değişti, Sanki bir rüzgâr esti. “Peki, barışalım ama içerdeki adamlar ne olacak?”, dediler.
    Gavs’ımız “Cenazeleri hep beraber kaldıracaksınız. Cenaze ayrımı yapılmayacak. Büyük bir yemek verilecek. Yemekten önce oradaki herkes barışacak. Yemekte karışık oturacaksınız. Biz de savcı beyi ve kaymakam beyi ziyaret edeceğiz. Umarım onlar da, bu barışı hükümet nezdinde onaylar gerekenleri yaparlar” dedi.

     Kalkıp hükümet binasına gidildi. Görüşmeler olumlu geçti. Onlar da gerekli yardımı yaptılar. Cenazeler sokaklardan kaldırıldı. Gerekli işlemler yapıldı. Hep beraber defnedildi. Yemekler yendi. Herkes birbirini kucakladı. Sâdatlar hayır dua ile ayrıldılar.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

GÖZE BATAN KIZGIN DEMİR

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Büyük oğlum ve bir küçüğü kardeşi oynarlarken, büyük oğlum yanan sobadaki kızgın demiri, kardeşinin gözüne değdirmiş. Bir feryat figan ile duruma vakıf olduk… Çocuğu kaptığım gibi Siirt devlet hastanesine yetiştirdim. Bir tane olan göz doktoru Osman beyi buldum. Ama, çocuğun feryadı bütün hastaneyi inletiyor, canı çok yanıyordu. Ne yapsam susmuyordu.
    Dr.Osman baktı ve acı ile; “İdris bu göz gitmiş bari ötekini kurtaralım. O da bir ihtimal burada olacak iş değil cerrahi operasyon gerekli burada gerekli donanımımız yok”, deyip sevk kâğıdı hazırladı ve “Acilen Diyarbakır’a yetiştir inşallah öteki gözünü kurtarırlar”, dedi.
Hiç zaman kaybetmeden Diyarbakır’a hastaneye vardık. Lakin vakit çok geç olduğundan doktorlar gitmişti. Çocuğun feryatlarından bizim hastanede daha fazla kalamayacağımızı, diğer hastaları da düşünmek zorundayız, sabahtan getirin dediler. Çocuğun canı öyle yanıyorduk ki, ağlamaktan bitap düşünceye kadar ağlıyor kendinden geçip acıdan bayılıyor, şuuru gelir gelmez aynı acıyla bağırmaya ağlamaya devam ediyordu.
    Başladık otel gezmeye, lakin halimizi gören hiçbir otel bizi kabul etmedi. Yan yana iki oda verin, beş fiyat alın dediysem de, bizi kimse kabul etmedi.
    Bu vaziyette nereye gidelim Ya Rabbi!… Aklıma sofi Dr.Ahmet (Ahmet ÇAĞIL) geldi. Evini biliyordum, eski ve iyi arkadaştık oraya yöneldik. Yakınına varınca, “Siz biraz geri kalın, ben gidip görüşeyim, saat çok geçtir”, dedim.  Varıp kapısını çaldım. “Kim O?” “Aç hele Ahmet benim İdris” deyince; Açar açmaz “Şşşşttt!”, diyerek bir adım dışarı çıktı ve “Sessiz ol! İdris, içeride Muhammed RAŞİD hz. (Seyyid Muhammed Raşid hz.) var” dedi. “Biz de yatmaya hazırlanıyorduk. Hayırdır bu saatte?!” dedi. Ben de yarı ağlamaklı halimizi arz ettim. Daha sözüm bitmemişti ki, içeriden mübarek seslendi. “O kimdir Ahmet? İdris’in sesi geliyor, gelen kimdir?”
    Dr. Ahmet, “İdris’tir kurban” dedi. “Söyle gelsin!” deyince ağlayarak vardım ve bir çırpıda ağlayarak anlattım, olanı biteni. “Hele çocuğu al gel, sakin ol telaş etme!… Siz Siirtliler çok telaş yapıyorsunuz”, dedi.
    “Kurban çocuk çok ağlıyor sizi de rahatsız eder”, dediysem de, “Hele sen al gel” deyince koşarak aldım geldim. Mübarek çocuğu kucağına aldı ve ona dualar okudu, çocuk da biraz sustu. O arada yavaşça gözündeki bandı açtı ve Dr. Ahmet’e seslenerek “Sende “Terramisin” var mı?” (bir göz merhemi) “Var kurban…” (dedi) “Getir biraz sürelim şifa olur inşallah” dedi ve güzelce sürdü. Sonra bana dönerek, “Korkma bir şey yoktur, sâdatlara teslim ol!” “Kurbanım” dedim. Aynı anda çocuğun başı düştü ve uyudu. Bana vererek “Haydi şimdi yatın dinlenin!” dedi.
    Hazırlanan odamıza geçip yattık. Korkum uyanıp feryat figan ağlamasıydı, fakat baktım büyük bir huzur ile uyuyordu. Benim de kalbim sükûn buldu.  Gecenin bir vakti çocuk baba tuvalete gitmem gerek deyince, hemen götürdüm ve Subhanallah hiç ses etmiyordu oğlum… İşini görünce merakıma yenilip gözündeki bandajı açarak, açık ve gören gözünü elimle kapatıp “Oğlum bu kaç?” dedim. “İki” deyince, “Allah-u Ekber!” dedim. “Canın acıyor mu?”, dedim. “Yok baba”, dedi.

    Sabaha kadar artık gözüme uyku girmedi. Erkenden Dr. Ahmet’e haber edip hastaneye gittik. Sevk kâğıdını okuyan doktorlar hemen telaşlandılar ve ameliyathaneyi hazır edip çocuğu operasyona aldılar. Az bir müddet sonra, doktor büyük bir hışım ile geldi. “Ya kardeşim sen dalga mı geçiyorsun. Az daha ameliyat edecektik çocuğu!… Al götür çocuğunu. Sevk kâğıdını yazan doktora da (kızarak), çok şeyler söyledi.
    Ben büyük bir sevinç ile hastaneden yola çıktım. Arabada da tekrar bandajı açıp; “Bu kaç? Bu nedir?,” deyince, hepsine doğru cevap verdi oğlum. Sevinç ile Siirt’e geldim ve eve varmadan hastaneye Dr.Osman’a göstereyim dedim. Dr. Osman, çocuğun bandajını açıp muayene edince bana döndü ve şaşkınlıkla, “İdris bu tıp işi, doktor işi değil. Acilen bana bunu anlat!..” dedi. Olanları anlatınca Dr. Osman, “Haydi o zaman gidelim o zatı ziyaret edelim!”, dedi. “Şimdi çok geçtir. Sen de sabah namazına hazır ol, ben de çocuğu eve koyayım” dedim.
    Sabah ezan ile yola koyulduk ve Menzil’de Gavs (Abdulhakim El Hüseyni k.s) hazretlerini ziyaret ettik. Dr. Osman çok güzel bir sofi oldu ve her fırsatta ziyarette bulundu.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

GAVS HAZRETLERİNİN İLAÇLARI

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Karlı bir günün sabahı Kasrik’e gittim, köye vardım. Elime birkaç ilaç kutusu verdiler. Dediler Hacı İdris, Gavs Hazretleri’nin tansiyon hapları bitti. Git Siirt’ten al gel. Mübareği ziyaret etmeden tekrar geri döndüm. Siirt’te tanıdık bir eczaneye gittim. İlaçları aldım, tekrar Kasrik’e doğru yola koyuldum.

    Fakat bu arada mevsim kış ve aralıklarla kar yağıyordu. Vakit geçtikçe kar şiddetini iyice arttırdı. Ziyaret’ten (*) Baykan’a kadar kendimi zor attım. Bu arada Baykan’dan öteye, Bitlis’e, kardan tipiden gitmemin imkânı yoktu .Yola devam etmek mümkün değildi. Baykan’da tanıdığım fırıncı bir arkadaşım vardı (Ammo Kıtta adında). Benden yaşça büyüktü. Onun yanına gittim. “Hayırdır İdris, bu karda kışta ne işin var?”, (dedi) Ben ona durumu izah ettim. “İdris bu havada gidemezsin. Bu akşam kal misafirim ol ,akşam fırını kapatır bize gideriz. Sabaha Allah kerim”, dedi.
    Ben tamam deyip, akşam namazını kılmak için camiye gittim. Namazdan sonra rabıtaya kaldım, imam beni beklemiş. Ben rabıtadan çıktığımda imam dedi ki: “Hacı sen yabancı mısın?” “Evet!”,  dedim. “İstersen bu akşam burada kal. Soba var,şurada odun var. Bir kaç battaniye ve eski halılar var. Onları üstüne atar yatarsın. Yatsı namazından sonra sen cemaatten geride kal. Ben sana anahtarı veririm, burada yatarsın. Sabah cemaat gelmeden sen bir yerde saklan, cemaat geldikten sonra, sen de aralarına karışırsın.,Kimse farkına varmaz inşallah.” (dedi)

    Ben tamam diyerek fırıncının yanına gittim. Fırıncıya bana iki çay bardağıyla çaydanlık ve çay ver. Ben kendime kalacak bir yer buldum. Orada kalacağım. Sen de ısrar etme, ben böyle daha rahat ederim dedim. Sağ olsun, peki deyip ısrar etmedi. Bende yatsı namazı için camiye gittim. Namazdan sonra imamın dediği gibi cemaatten geride kaldım. İmam bana kocaman bir anahtar verdi. Dedi; “Kapıyı arkadan kilitle, aman kimse görmesin, benim başımı ağrıtma. İmam gittikten sonra kapıyı kapattım ve anahtarı iki kez çevirdim. Eski çift kapıların arkasına kalas koyarlardı. Kapının arkasına kalası da taktım. Sobaya iki odun attım. Çayımı demledim. Baktım iki tane çay bardağı var. Kendi kendime dedim ki; “Yahu ben bir kişiyim, fırıncıdan niye iki bardak aldım?”,  Neyse , vardır bunda bir hayır diyerek çayımı içtim. Baktım vakit erken, kalkıp biraz kaza namazı kılayım dedim.

    Namaz kılarken birden kapı açıldı. İçeriye biri girdi ve tam arkamda durdu. Hiçbir şey söylemiyor, hiçbir şey yapmıyor, öylece arkamda duruyordu. İçimi bir korku kapladı. Namazıma devam ederken, aynı zamanda kendi kendime: “Bu kimdir ki, kilidi iki sefer çevirdi, arkadan kalası aldı, kapıyı açtı, şimdi de, arkamda duruyor?” (dedim) Korkumdan namazı uzattım, ama arkamdaki de hiç ses çıkarmıyor, öylece duruyordu.
    Namazdan çıkış selamını öyle verdim ki, başım arkaya kadar döndü ve gördüm. Genç birisiydi. Yani insan “Ohhh!” diyerek, öbür tarafa da selam verip namazdan çıktım. Ve o genç adamı kolundan tuttuğum gibi, hiçbir şey söylemesine müsaade etmeden kapının dışına çıkarttım ve kapıyı eskisi gibi iki kere kilitleyip, çift kapıyı tutan kalası da arkasına koydum. Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve (Hacı İdris’i tanıyanlar çok cesur gözü kara yiğit bir insan olduğunu söylerlerdi…öyleydi)

    Genç adama dedim ki: “Sen kimsin? İçeriye nasıl girdin? Bu kapıyı nasıl açtın?” Adam da bana: “Hacı İdris amca kapıyı aç, beni bu havada dışarıda nasıl bırakırsın? Ben kapı falan açmadım. Elimle itekledim kapı açıldı.”  “Tamam oğlum, sorularıma cevap ver, seni içeriye alacağım. Sen beni nerden tanıyorsun? Demin kapıyı nasıl açtıysan, şimdide aç içeri gir!” dedim.

    Adam: “Hacı ağabey, ben bir şey yapmadım, vallahi elimle itekledim sadece, kapı açıldı. Dışarısı çok soğuk, üşüyorum lütfen aç . Aç sana söyleyeceklerim var” deyince .. “Hah bak bende onu merak ediyorum evlat”, dedim. Bu normal değil işin içinde başka bir iş var onu anladım ve kapıyı açtım. İçeriye aldım kapıyı tekrar kilitledim, kalası yerine taktım. Ayağında pantolonu, üstünde incecik beyaz gömleği, kafası traşlı genç birisi duruyor karşımda. 

   Dedim: “Oğlum bu ne hal? Bu havada bu halde sen ne arıyorsun? Derdin ne?
Onu ısıttım, açlığını giderdim, çay koydum. “Anlat bakalım oğlum bu nedir?”, (dedim). İkinci bardağın sahibi de gelmişti :-))…

    “Hacı amca ben Asım Başçavuş’un askeriyim. Bize hep Gavs Hazretleri’ni anlatırdı. Onun muhabbeti beni öyle sardı ki, bende kendi kendime söz verdim. Askerliğim biter bitmez ilk işim, Gavs’ı görmeye ziyaretine gideceğim. Ziyaret’e kadar geldim, fakat hava muhalefeti çok oldu. İnsanlar yola çıkmamı istemedi, ben de rabıtaya oturdum ve istimdat (manevi yardım) istedim. Sonra içim geçmiş, uyku uyanıklık arasında bir ses bana; “Oğlum Baykan’a git, oradaki camide Hacı İdris var. O sana yardımcı olur. Bende kalktım buraya kadar geldim.
Kapıyı elimle itekledim, içeriye girdim. Ben kilit falan açmadım.” (dedi)

    Sobaya odun attım. Çaylarımızı içtik, Tamam oğlum şimdi konu anlaşıldı. Yalnız yol çok ağır oldu. Sabaha kapanır, açılınca gideriz”, dediysem de, “Olmaz Hacı abi, ben daha geri dönmem. Beni buraya kadar getiren, seni bulduran bizi kavuşturabilir”, diye ısrarını ve kararlılığını görünce, “Hayrolsun, sabah olsun, bakalım”, dedim ve cami imamıyla yaptığımız pazarlığı ona da anlattım. “Şimdi yatalım, sabah cemaat gelmeden kalkalım” (dedim) “Tamam!”, dedi.

    Camide sobanın yanında yattık. İmam daha gelmeden kalkıp abdestimizi aldık. Kapının arkasından kalası aldım ve bir köşeye saklandık. Önce müezzin, ardından cemaatle beraber imamda geldi. Kimseye görünmeden cemaatin arasına karıştık ve sabah namazını kıldık.
Namazdan sonra; “Hacı amca hadi Gavs’a gidelim!”, dedi. Ben de; “Hele dur oğlum,önce senin üstüne giyecek bir şey bulalım” deyip doğruca fırıncıya gittik. Fırıncıya, “Bu gencin giymesi için bana bir ceket bul. Kasrik’e gideceğiz”, dedim. Sağ olsun getirdi ama, yine de kıyafetleri yeterli değil. Bu havada yola çıkmayın hele sabredin kar yağışı biraz dursun bak araçlar da işlemez dediyseler de, “Yok biz hazırlığımızı yapıp gideceğiz”, dedim.

    Fırından yeni çıkmış bana dört tane açık ekmek ver dedim. (Açık ekmek lavaştan biraz kalın) Ekmeklerin birini göğsüme, birini sırtıma bağladım. Aynısını ona da yaptım ve yola çıktık. Fakat kardan tipiden gözümüzü açamıyoruz. Ne kadar gittik bilmiyorum. Bu arada yolumuzu kaybettik diye de korkuyorum. Şikarım köprüsünün oralarda olmamız lazımdı.  Baktım bu genç: “Hacı amca çok yoruldum, uykum geliyor biraz şurada dinlenelim”, dedi. Eyvah! Baktım çocuk donuyor. “Sakın! Oğlum durursak donar ölürüz.” (dedim) Aklıma oralarda bulunan eski değirmen geldi. Lakin göz gözü görmüyor. Öyle bir hava var ki, etraftaki hiçbir şeyi seçemiyoruz. “Oğlum etrafa iyi bak. Buralarda bir değirmen vardı ama nerde?” (dedim)

    Bir yandan bakmaya, etrafta bir şey görmeye çalışıyoruz, bir yan dan da, ben içimden; “Bu çocuğu bana gönderdiniz. Muradınız nedir bilmiyorum.  Kurban yetiş, dardayız yolda kaldık.  Bizi buralarda koymayın el aman, el aman, Yaa Gavs-ı zaman!”, diye feryat ile istimdat istiyorum

    Bu feryatlar ile istimdat (yardım) isterken, birden altımızdaki kar kütlesi yıkıldı, bir çukura düştük. Baktım ki suphanallah, tam değirmenin kapısının önündeyiz. Kapıyı tekmeyle vura vura açtım. İçerde çalı çırpı, odun, soba boş çuvallar velhasıl yaşam için ne lazımsa topladım.
Sobayı yaktım. Çocuk yavaş yavaş ısınmamız gerektiğini bilmiyor, direk ateşin başına gitmek
istiyor. Onu zor durdurdum, tuttum. Gerçekten çok üşümüş, donmak üzereydik. Yavaş yavaş ısındık kendimize geldik. Namazlarımızı kılıp boş çuvallardan kendimize yatak ve yorgan yaptık. Şimdi yatıp dinlenelim demeye kalmadan, sıcağı da gören vücudumuz artık daha fazla direnmeden uyuduk.

    İçeride ne kadar kaldık ne kadar uyuduk bilmiyorum (tahminim 2 gün). Ekmekleri parçalara ayırdım. Acıktıkça o parçalardan yedik. birlikte kar sularını erittik içtik. Öyle kar yağmıştı ki kapımızı tamamen kapatmıştı. Kapı önümüzü açık tutmak için çok uğraştık.
Karın durmasını beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. Bir sabah genç dedi ki: “Hacı İdris amca, dışarıdan uzaktan motor sesi geliyor. Bekledik, ses yakınlaştığında dışarı çıktık baktık ki, köy hizmetlerinin greyderi yolu açıyor. Seslendim, el ettim greyder operatörü beni gördü tanıdı. (Hacı İdris Siirt köy hizmetlerinden emekli olmuştu.)
   

    Hayret ile; “Hacı İdris ne işin var bu Allahın dağında?. Yanındaki bu genç kimdir? Kısaca hikayemizi anlattım.

    O da şaştı, ben de anladım ki, ilaçlar bahane… Sâdatlar beni daha köye girmeden geri çevirdiler ki, yolda bu gence yardım edeyim. Gavs’ı görmek arzusu ile yola çıkmış bu insanı selamet ile kendilerine ulaştırayım. “Allah için yola çıkan yolda kalmaz dedikleri bu olsa gerek”, dedim. Oradan Siirt’te geri döndük. Genç sofiyi bir hafta misafir ettim. Ondan sonra Kasrik’e Gavs’ımızı ziyarete gittik. O gence ikram ve iltifat ettiler…..Evet ilaçları da götürdük.

(*)Ziyaret:Veysel Karani Hz’in türbesinin bulunduğu yere Ziyaret deniliyor

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

GAVS’IN KÖPEĞİ KASRO

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Gavs (k.s.) Şeyhi Ahmed El-Haznevi (Şah-ı hazne) hazretlerine mutabaat olsun, hem de, hayvanlarla beraber otlağa çıksın diye bir çoban köpeği getirtti. Şah-ı Hazne’nin köpeğinin adı “Hazro” idi. Bunun da adı “Kasro” olsun dedi ve adını bıraktı.

    Zamanla, Kasro çok güzel akıllı bir köpek oldu. Büyüdü, serpildi, birçok sofinin neşe kaynağı oldu. Bizimle oyunlar oynar sofilerin muhabbetine eşlik ederdi. Hele Gavs’ı gördüğünde bambaşka bir canlı olurdu. Hiçbir eğitim almamasına rağmen, Gavs otur dediğinde hemen otururdu. Yoksa Gavs’ı gördüğü anda öyle neşelenir öyle hareketler yapardı ki, hepimiz ona hayran olurduk. Sonrasında Gavs’ı gözleri ve tüm vücudu ile takip eder, her an tetikte ondan bir ses bir nefes beklerdi. Birçok kez kendime: “İdris bu mu hayvan sen mi? Belli değil. Bari bu kapıda Gavs’ın önünde şu Kasro kadar ol yahu!”, diye çok sitem etmişliğim var kasro’nun önünde…

    O hayvanın ahvali hepimize ibret olurdu. Gavs vefat ettiğinde Menzil’e getirildiği andan itibaren (hatta çobanın söylediğine göre Ankara’da vefat saati itibarı ile) Kasro’nun davranışları değişti diyor. Gavs’ın defnine kadar, her aşamada en yakında olmaya çalıştı.
İnsanlara zarar vermeden, korkutmadan öyle bir hüzün ile dolaştı ki, aramızda onu gören herkes ona saygı ve sevgi ile yol verdi. Gavs’ı namaz için camiye aldığımızda biliyormuş gibi kapıdan girmedi ama kapıdan da ayrılmadı.

    Gavs’ı makamına defnettiğimizde ise. Kasro’yu kimse Gavs’ın kabrinden ayıramadı. Neler yaptıysak ayrılmadı. Et verdik, süt verdik ne verdiysek ve asla ağzına bir lokma koymadan…Bizler ısrarcı olunca ise öyle baktı ki, bizlere gözleri yaşlı sanki “Gavs vefat etti siz onu sevmiyor muydunuz? Bana ne diyorsunuz?” der gibi…

    Kasro, bu keder ve acı ile gün gün eridi ve bu ahval ile vefat etti. Hep kıtmir hikâyeleri duymuş ona taaccüp etmiştik. Kasro’yu görünce Kıtmir’i anladık.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

AMBAR İNŞAATI

    Uzm. Dr. Yakup Ziya Genç, Siirtli Hacı İdris’ten naklen anlatıyor;
    “Gavs’ımız (Abdulhakim el-Hüseyni) bir gün beni öğlen namazı çıkışı çağırarak, Kasrik’te caminin altına götürdü ve; “İdris ikindi namazına kadar buraya bir ambar yapmamız, beton atmamız lazım” dedi. “Beli kurban”, dedim. Ama bir yandan da baktım kocaman alan, nasıl yapacağız anlamında. Gülerek; “Merak etme sofiler de sana yardım edecekler”, dedi.    

    Alan büyük, zaman iki namaz vakti aralığı, bir sürü taş taşınması gerek, beton karılacak atılacak… Olur değil yani. İçimden; “Her zamanki gibi vardır bir bildikleri İdris! Sen sana söyleneni yap, teslim ol, gayret et. Sâdatın işi yerde kalmaz.” (dedim) Ya Allah! deyip başladım ki, elinde bir el arabası ve arabada iki üç taş ile bir piri fani ihtiyar bir sofi geldi. “İdris sen misin? Gavs beni sana yardıma gönderdi”, dedi. Ben de; “Senden başka gelen var mı?”, deyince, “Yok”, dedi ihtiyar sofi. Beni aldı bir gülmek. Halimiz gülmenin de ötesine geçti. Ben inşaatçı değilim, yardıma gelen ihtiyar sofi ise, 10 kg bir taşı kaldıracak dermanı yok. Bu vaziyette güle güle işe başladık.

    İhtiyar sofi taş getiriyor, ben beton altını hazır etmeye, taşları yerleştirmeye çalışıyorum. Biz böyle çalışırken, birden çalıştığımız alanın ambiyansı, havası değişti. İçeride farklı bir hava esmeye başladı. Gelen taşlar kayaya, ağır ve büyük taşlara dönmeye, gelmeye başladı. Sonra baktım, bizden başka görünmez başkaları da varmış gibi, taşlar benim dışımda da döşenmeye başladı. Çünkü ben bir taş koyuyorum, yanına pat pat pat diye 5-10 taş konuyor. Görünmez birileri ya da, görünmez bir el bize acayip yardım ediyor.

     Bir müddet şaşkınlıkla olanları izledim. Sonra akışına bıraktım ve taş döşeme ve beton dökme işi müthiş bir hızla devam etti. Taşlar döşendi, harç karıldı, beton döküldü. Ambar Gavs’ın istediği gibi oldu ve ikindi namazına işimiz bitti. Aklen ve mantıken bu kadar zamanda bu iş mümkün değildi. Gavs namaza geçerken bakmaya geldi çok memnun oldu. “İdris elinize sağlık çok güzel olmuş. Bak hem de yetişmiş”, deyip, bizi takdir ederken, içimden gülerek; “Yahu kurban bu ihtiyar ile biz bu işi, bir ayda ancak yapardık”, diye geçirince, Gavs tebessüm ederek; “Sofiler yardım edecek demiştik ya!..”, deyip ikindi namazına camiye yürüdüler. Biz de, o yaşlı sofi ile işi bitirmenin gururu ile arkasından camiye çıktık Elhamdülillah”

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

ŞEYH MUSA’NIN HEDİYESİ

    Siirtli Hacı İdris anlatıyor;

    Gavs bize en azından büyüklere hürmeti öğretti. Ayakta gezene de, kabir de yatana da, bu az mıdır? Vallahi değildir. Bizim orada (Siirt’te) Şeyh Musa mezarlığı var. Şeyh Musa geçmiş zaman da yaşamış büyük bir âlim ve tekke sahibi mutasavvıf bir zat imiş. Birçok kıssa ve menkıbesi bilinir.

    Kendisinin kabri de, türbe şeklinde mezarlığın girişinde bulunuyor. Bende sık sık orada yatan eş dost akrabaları ziyarete gittikçe, Şeyh Musa’nın da türbesine varır, orada rabıta yapar huzur bulurdum. Yine böyle bir ziyaretim esnasında, diğer ziyaretlerimi bitirip mübareğin başına oturdum. Dua ve rabıta yaparken kendimden geçmişim. O günlerde de, hac için gidecekler hazırlık yapıyorlar ben de imrenerek onlara bakıyorum, lakin benim maddi imkânım yoktur.

    Rüyamda ama gerçek gibi Şeyh Musa kabrinden bana seslendi. “İdris sen neden hacca gitmiyorsun, istemez misin?”, deyince “Kurban çok isterim ama benim param
yoktur, nasıl gideyim?” dedim. “Aç avucunu” deyip kolunu uzattı ve benim avucuma büyük altın ebadında bir altın koydu. “Al bunu hazırlıklara başla!” (dedi)

    Bir nara attım ve kendime geldim. Avucum kapalı ve sanki o verdiği avucumdadır. Koşarak çarşıya geldim. Arkadaşlarım beni görünce , “Hayırdır İdris betin benzin atmış, hasta mısın?” dediler. Başımla hayır dedim ama, hadisenin etkisinde, avucum sıkı sıkıya kapalı… Kolonya su derken ovaladılar ama avucumu açamıyorlar.

    Onlar da şaşırdılar o vaziyette eve kadar geldim ve öylece yattım. Uyanınca baktım, avucum açılmış ama ben hala etkisindeyim. Kimseye bir şey diyemedim ama inandım ve gideceğime inancım hiç sarsılmadı. Gittim pasaport çıkarttım. Olmaz işler oldu, olmadık yerden paralar geldi, çift maaş, ikramiye, alacaklı olduklarım falan derken… Gavs’a gittim izin için, müsaade var mı diye, tebessüm ederek; “Sâdatın himmeti büyüktür, bize de dua et orada!”, diyerek müsaade verdi. Herkes hayret etti (ben hariç). O sene hac bana nasip oldu Elhamdülillah.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAP