
Muzaffer OZAK Efendi (1916-1985)
BOY ABDESTİ VE SABAH EZANI
Muzaffer OZAK hazretleri anlatıyor:
“Gençliğe yeni adım attığım sıralarda idi.Yavuz Selim Camii’nin medresesinde okuyor ve kalıyordum. Sesim ve durumum müsait olduğu için sabah ezanlarını da ben okurdum. Bir gün ilk defa ihtilam oldum. Ben o vakit ihtilamın ne olduğunu da bilmiyordum. Yine rüyamda ezan okumak için minareye yöneldim. Birden hayretle gördüm ki, minarenin kapısında Yavuz Sultan Selim durmuş ve bana hitaben:
-Evlat önce bir gusül abdesti al, sonra gel ezanı oku! Bu halde iken ezan okumak caiz değildir!
dedi.
Ben de dediklerini yaptım ve boy abdesti aldıktan sonra ezanı okudum.”
(Kayn.:İsl.Büyüklerinden Latifeler)
SİGARA İÇENDEN EVLİYA OLUR MU?
Muzaffer Ozak (k.s.) Hazretleri Süleymaniye Camiî’nde imamlık vazifesi yaparken, bir namaz sonrası kahvede bazı cemaatten kişilerle sohbet yaptıkları esnada, Muzaffer Efendi’nin sigara içmesine karşı olan bazıları sigara içmenin kötülüklerinden bahsettiler. Muzaffer Efendi onlara latife yollu cevaplar verirken, orada, sigaranın kesin haram olduğuna inanan ve içenleri sevmeyen bir cemaate mensup seksen yaşlarında birinin, kendisine açıkça destek verdiğini ve tütünün aleyhinde olmadığını görünce çok şaşırır.
Bu şaşkınlıkla ona , kendisinin bağlı olduğu şeyh ve cemaatin sigaraya karşı kesin tavrına rağmen bu davranışının sebebini sorar. O seksenlik derviş meselenin iç yüzünü anlatmak istemeyince Muzaffer Efendi ona:
– “Bana öyle geliyor ki, sen bir mü’mini sigara içtiği için ayıplamışsın” demiş.
Bunun üzerine o derviş şaşkınlıkla sormuş :
– “Nasıl anladın?”
Muzaffer Efendi de:
– “Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde böyle buyurmuşlardır da, ondan istidlâl ettim” diye cevap verince o derviş meseleyi anlatmaya başlar;
Meğerse seksen küsur yaşına gelmiş ve o yaşına kadar ağzına hiç sigara koymayan hatta sigara içenlere aşırı derecede kızan biriymiş. Bir gün, Antalya Akseki’ye memleket ziyaretine gitmiş. Dost ahbap ziyaretlerini yaptıktan sonra onu, orada bulunan veli bir zatı ziyarete götürmüşler. O zat da sigara içen biriymiş. O veli zatın güzel hallerini gördükten sonra onun sigara içmesini kabullenememiş.
Ziyaretten çıktıktan sonra kendisini ziyarete getirenlere de kızmış ve “Böyle mekruhlarla, haramlarla uğraşanlardan evliyâ olmaz” demiş. Arkasından bir hayli o zatın gıybetini yapıp çekiştirmiş.
İstanbul’a dönüş vakti gelip çatmış. Memleket ziyareti dönüşünde bindiği trende, bir adamın kendisine uzattığı sigarayı, içinden gelen garip ve çok kuvvetli bir hisle alıp içivermiş. O sigara ile müthiş bir sigara tiryakisi kesilir ve trenin durduğu ilk istasyonda birkaç paket sigara alıp içmeye devam eder. Sekiz aydan beri de içmeye devam ettiğini söyler.
(Kayn.:Envârü’l Kulûb)
SALİH BİR GENCİN VEFAT ANI
Muzaffer Ozak Efendi (k.s.) hazretleri anlatır;
Oturduğu ev Süleymaniye semtinde olup Vezneciler Camii’nde imam iken bir gün yatsı namazını kıldırmak için evden çıkar. Acele ile camiye giderken geçtiği sokaklardan birinde bir evin penceresinden bir ses:
– “Hoca efendi ! Hastamız son nefeste, Allah aşkına içeriye buyurun ve biraz Kur’ân okuyun” diye ricada bulunur.
Muzaffer Efendi durumun ciddiyetine binaen, camiye birini göndererek gelemeyeceğini bildirip çağrıldığı eve girer. Girdiği odada, karyolada yirmi yaşlarında melek yüzlü bir genç yatmaktadır. Hasta genç gözlerini yummuş , sık sık nefes alıp vermekte ve arada bir de gülümsemektedir. Gence baktığında onun kendi vazife yaptığı camide namaz kıldığını hatırlar. Usulca yanına oturup Yasin suresini okumaya başlar. O sırada kur’an okunduğunu duyan evdeki bazı hanımlar, onu dinlemek üzere içeri girerler.
Yüzü solgun ve alnında ter tanecikleri olan hasta genç bu sırada genç gözlerini açıp gülümser ve Muzaffer Efendi’ye yaklaşmasını işaret eder. Muzaffer Efendi yaklaşınca, sadece onun duyabileceği yavaş bir sesle;
– “Hoca efendi!” dedi. “Az önce, odanın içi nûr yüzlü hûrî ve meleklerle doluydu. Bu hanımlar içeri gelince onlar kaçıştılar. Ricâ ederim söyleyiniz bu hanımlar dışarı çıksınlar” diye söyler. Muzaffer Efendi bunun üzerine kadınları odadan dışarı çıkarır. Kadınlar dışarı çıkınca hasta genç tekrar gülümser ve;
– “İşte onlar gitti, öteki misafirlerim yine geldiler” diye haber verir.
Muzaffer Efendi ona:
– “Korkuyor musun? Sakın korkma, iyi olacaksın” diye söyler ve tesellide bulunmak ister.
Hasta genç de ona:
– “Sizin bu söylediklerinizi, şu anda odamda bulunan misafirlerim de bana söylüyorlar. Korkma, üzülme, mahzûn olma diyorlar. Onlarla birlikte gitmem gerekiyormuş, zümrüt gibi yeşil ağaçlar içerisinde akan nehirleri ve sarayları bana gösteriyorlar ve bunların hepsinin bana ait bulunduğunu, kendilerinin de daima benimle beraber bulunacaklarını haber veriyorlar” diye bildirir ve kuran okumaya devam etmesini rica eder.
Muzaffer Efendi de gördüğü bu ibret verici manzara karşısında, güçlükle kuran okumaya devam eder. Yasin Suresinin “inne ashab el-cenneti…” ayetine geldiği sırada o hasta genç, derinden gelen bir sesle “LA İLAHE İLLALLAH” der ve “ALLAH” diyerek ruhunu teslim eder. Yüzünde de hala tebessüm vardır. Muzaffer Efendi gözyaşları içinde evdekileri içeri çağırıp hasta gencin vefatını haber verir.
(Kayn.:Envârü’l Kulûb)
ARAFATTA VEFAT EDEN HACI
Muzaffer Ozak Efendi (k.s.) hazretleri 1949 yılında , 33 yaşında iken gittiği ilk hac ziyaretinde yaşadığı bir hadise;
Hacıların Arafat’a çıktıkları gece, Muzaffer Efendi ile beraber bulunanlar içinde Haydar Bey adında bir fabrikatör zat da vardır. Haydar Bey o gece orada vefât etmiş. O merhum hacının başında, “ne yapacağız, bunu burada nasıl yıkayacağız, nasıl gömeceğiz” diye düşünürlerken, rüzgar gökten uçurarak bir kağıt getirir ve onun göğsüne konduruvermiş. Avukat Mahmut Veziroğlu ile Musâhib İsmâil Hakkı Bey de orada bulunmaktaymış.
Hepsinin içine o kağıdı okumak için kuvvetli bir istek gelir , kağıdı alıp baktıklarında üzerinde, nurdan yazıyla “Rahmetullahi aleyh ve rahmeten vâsia”(*) yazılı olduğunu hayretle görürler.
Muzaffer Efendi durumu bilahare ayrıca ,İstanbul Vaniköy’de yağ fabrikası olan Haydar Bey’in oğluna bildirir.
(*)’Allah’ın engin rahmeti onun üzerine olsun’
(Kayn.:defter-i-ussak.blogspot.com)
AŞIKLAR ÖLMEZ!
Muzaffer Ozak Efendi (k.s.) hazretleri anlatıyor;
Viyana sefiri Galip Paşa’nın konağında, siyah renkli Zeynep isminde, Kâdirî Tarikatına mensup bir hanım vardı. Zamanında köle olarak getirilen bu hanım, Galip Paşa tarafından satın alınmış ve kızı Güzin Hanım doğunca da onun dadısı olmuştu. Yıllarca Şehzadebaşı’ndaki konakta hizmet eden Zeynep hanım daha sonra azad edilmiş ve konaktan ayrılmıştı.
Güzin Hanım, dadısı Zeynep hanımı çok sevdiğinden, dışarıda yaşlanıp çalışamaz duruma gelince, onu tekrar konaklarına almış. Güzin hanım konağına aldığı eski dadısı olan Zeynep Hanım’a annesi gibi saygı ve sevgiyle bakar, bir dediğini iki etmez. Zeynep hanım Muzaffer Ozak hazretlerini sevip saydığından bir gün Güzin Hanım’a, eğer ölürse cenaze namazını Efendi hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmiş.
Bir gün gelir Muzaffer Efendi’ye bu Zeynep Bacı’nın öldüğü haberi ulaştırılır. Muzaffer Efendi haberi alır almaz bu vasiyeti hatırlar ve hemen aceleyle cenazesinin olduğu camiye gider. Orada cenaze namazı kıldırmaya başladığında , Zeynep Bacı’nin tabutundan siyahî insanların lehçesiyle söylenen “Allah…Allah…” seslerinin geldiğini duyar.
Namaz bitip götürmek üzere tabutu kaldırmaya hazırlandıklarında, aceleyle bir gurup insan gelir ve Zeynep Hanım’ın cenazesini sorarlar. Tabutu gösterince gelen gruptan bir zat der ki:
-Bu cenâze tekrar doktor muayenesinden geçirilecek. Zîrâ kendisini gasleden, belediyenin cenâze teşkîlâtındaki hoca hanımlar gasil esnâsında, Zeynep Hanım’ın “Allah…Allah…” diye zikrettiğini duymuşlar. Haber verdiler, ölmeden diri diri gömülmesin diye kendisini tekrar muayene etmemiz lâzım…
Tabutu açarlar ve doktor tarafından tekrar muayene edilir, ölümün vaki olduğu tespiti yapılır ve bir raporla yeniden “defin ruhsatı” verilir. Cenaze omuzlar üzerine alınıp götürülürken tekrar tabutun içinden yeniden “Allah…Allah…” sesleri gelmeye başlar. Bunun üzerine, tekrar doktor çağırılıp kontrol ettirilir. Doktor tarafından yapılan kontrolde ölümün vaki olduğu hususu üçüncü kez tespit edilmiş olur. Hatta “Allah…Allah…” seslerini bu defa doktor da işitir ve yüzü kireç gibi bembeyaz olur.
En sonunda tabutu omuzlarlar ve mezara kadar götürüp defnederler. Zeynep hanım’ın tabutundan mezar varana kadar “Allah…Allah…” sesleri gelmeye devam eder hatta mezara konurken bile kesilmez…
Bu ibret verici hadisede; Zeynep Hanım, kendisi için “ÖLDÜ” diyenlere : “Hayır! Ben ölmedim, oldum!” der gibiydi. Yüzü kara idi ama, kalbi nûrdan ak idi, zâhirde köle idi ama hakîkatte sultân olduğunu hepimize ispât ve i’lân etmişti.
Görünüşde bir zenci
Hakîkatde bir inci
Olunca Hakk’a râci’
Sırrını fâş eyledi
Âşıka Zeynep Bacı
(Kayn.:Envârü’l Kulûb)
SELAMSIZ MOLLAYA VERİLEN DERS
Muzaffer Ozak Efendi (k.s.) hazretleri’nin sahaflar çarşısındaki dükkanına bir gün, ona buna kafir diyerek suçlayan, tekfir eden bir gruba mensup, genç bir molla gelmiş.
Molla içeri girerken selâm filan vermeden, doğrudan raflardaki kitaplara yönelmiş. Muzaffer Efendi Hazretleri, o genç mollaya sormuş, “Evlâdım, bir yere girerken selâm vermek âdâb-ı islâmiyyedendir, sen niçin selâm vermedin?” demiş.
Molla, “Selâm müslümana verilir” demesin mi! Efendi Hazretleri mollanın bu edepsizliğine karşılık, hemen “Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh” diyerek kelime-i şehâdet getirmiş ve “Haydi bakalım, şimdi ver selâmı!…” buyurmuşlar.
O Molla, hiç beklemediği bu cevap üzerine neye uğradığını şaşırmış, hiç bir şey diyememiş, selâm da vermeden dükkandan çekip gitmiş.
(Kayn.:defter-i-ussak.blogspot.com)
MADALYONUN SIRRI
Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri ahir ömürlerinde, boynuna bir altın madalyon kolye takmayı adet edinmişlerdi. Bu kolyenin üzerinde kelime-i tevhid ile mürşidinin ismi yazılı idi.
Ne var ki bu durumu gören bazı cahil ve hasetçi insanlar, “Vay efendim, altın kolye takmak câiz midir, koskoca bir şeyh nasıl böyle bir şey yapar?” şeklinde, tenkit edip dedikodusunu yapmaya başladılar. Bu tenkit ve dedikodular Muzaffer Efendi’nin kulağına da gitmesine rağmen o hiç istifini bozmadı ve o kolyeyi takmaya devam etti.
Tâ ki, Muzaffer Efendi’nin sohbet meclisine gelen ve hatta ona talebe olmayı düşünen biri, onun yüzüne karşı bu meseleyi edepsizce tenkit edinceye kadar. Muzaffer Efendi bu edepsizliği duyunca, celallenerek bu altın kolye meselesinin sırrını mecburen şöyle izah etmek zorunda kalmış;
-Adam daha dervîş olmadan benim boynumdaki altına karışıyor, haramdı bilmem neydi filan diye. Fesubhânallah! Altın takmak câiz değilmiş. O demek değil o. Tencere, tava, çatal, kaşık, bıçak filan altından olursa câiz olmaz. Peki aldım bunu cebime koydum, câiz mi değil mi? Câiz. Boynuma astım, câiz değil. Hiç olur mu öyle şey? Ha cebimde durmuş, ha boynumda, ne farkı var?
Halbuki onun manâsı başka. Kimse bilmez onun manâsını. Onu kimseye söylemedim, bir tek benim sırdaşım bilir. Haydi söyleyeyim size de. Bu benim cenâze param. Kefen param, cenâze param dâimâ gözümün önünde dursun diye koyuyorum buraya, ölümü unutmayayım diye. Mezarlık asacak değilim ya boynuma, bunu koydum. Hem düşmanın gözüne batıyor, hem dostun nazar-ı dikkatini celbediyor.
(Kayn.: muzafferozak.com)
PAPAZLA MÜNAZARA
Ergun Göze, Muzaffer Ozak Hz.’den naklen anlatıyor;
Muzaffer Ozak Hazretleri, henüz genç yaşında ilk memuriyeti, İstanbul’da Fener tarafında bir camide müezzin olarak işe başlamıştı.
Vazife yaptığı mescidin yanında bir berber dükkanı vardı. Bir gün bu berbere gittiğinde orada Fener Hristiyan cemaati Papazlarından biriyle karşılaştı. Papazla orada İslam ve Hristiyanlık üzerine konuştular.
Muzaffer Efendi konuşma sırasında Kur’an’dan Ahzab Suresi 40.Ayetini delil olarak zikretti. Yani;
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ
(Muhammed, içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Fakat o Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.)
ayetini zikretmişti. Papaz ise itiraz ederek, bu ayette “Hâteme’n-Nebiyyîn (Nebilerin Sonuncusu)” ifadesinin olduğunu, “Hâteme’r-rusul (Resullerin sonuncusu)” denmediğini, buna göre yeni bir “Resul” gelmesinin yolunun açık olduğunu iddia eder.
Görünüşe göre Papaz mantıklı bir iddiada bulunduğundan, Muzaffer Efendi bir an şaşırıp ne diyeceğini bilemez. Sonra, gönülden “Yâ Rabbi beni bu papaz karşısında mahcûb etme!” diye iltica ve dua edince ona verilecek cevap aklına geliverir. Hemen o anda aklına ilham edilen şu cevabı verir;
-Her resûl nebîdir, ammâ her nebî resûl değildir. Binâenaleyh “Hâteme’r-rusul” deseydi bir nebî gelmesi düşünülebilirdi, ammâ “Hâteme’n-nebiyyîn” dendiğine göre ne nebî ne resûl gelemez!”
Bu cevap üzerine papaz memnun kalır ve “Senin ziyâretine geleceğim” der. Daha sonraki zamanda bir gün gerçekten ziyarete gelir. Çay içip sohbet ettikleri sırada, Müslüman olduğunu, fakat bunu cemaatinden ve etrafından gizlediğini, yakında öleceği hususunda içinde bir duygu olduğunu, bu sebeple ölümünden sonra kabrine gelip dua etmesini vasiyet eder.
Hakikaten kısa bir müddet sonra o papaz vefat eder, Hristiyanlar onun ölüsünü bir hafta Fener Patrikhane’sinde bekleterek ayinler yaptıktan sonra bir Hristiyan gibi defnederler. Muzaffer Efendi de, onun vasiyeti üzerine zaman zaman onun kabrine varıp dua eder.
(Kayn.:defter-i-ussak.blogspot.com)
ZURNACI VATANDAŞIN SORUSU
Ergun Göze, Muzaffer Ozak Hazretleri ile olan bir hatırasını anlatıyor;
Bir gün Muzaffer Efendi’nin dükkanına, elinde zurnası ile bir roman vatandaş içeri girer. Daha sonra Muzaffer Efendi’ye şöyle bir soru sorar;
-Efendim ben ekmeğimi bunu çalarak kazanıyorum, günah diyorlar. Olmaz diyorlar ne dersiniz?
Muzaffer Efendi ona;
-Çal evlâdım çal, yalnız namazlarını kaçırma…, diye cevap verir.
Cevabı alan adam dükkandan çıktıktan sonra Muzaffer Efendi şöyle buyurur;
-Bu meret kıyamete kadar çalınacak. Birisi de bunu çalacak, bırak desen bırakamaz hemence. Neden tedirgin edersiniz, önce terbiye edin, edebilirseniz.
(Kayn.:defter-i-ussak.blogspot.com)
MÜRŞİDLER ÖLMEZ
Mazhar Nezih Tolan, yaşanmış bir hatırayı anlatıyor;
Muzaffer Ozak Efendi’nin vefatından sonra, bir gün bir adam Muzaffer Efendi’nin sahaf dükkanına gelir, orada kitaplara baktıktan sonra, bir şey almaz, fakat orada Muzaffer Efendi’nin resmi gözüne takılır. Onun resmine bakarak içinden Muzaffer Efendi’ye şöyle seslenir;
-Ne oldu, otuz sene, kırk sene uğraştın, insanları şöyle yapacaktın, böyle yapacaktın? Hazreti Muhammed (a.s.)’ın muhabbetini anlattın. Ne oldu, sen de öldün gittin işte… Bitti o kadar…
O gece, bir rüya görür. Rüyasında kendisini Muzaffer Ozak Efendi karşısında bulur. Muzaffer Efendi biraz celalli şekilde onu yanına çağırır ve şöyle sorar;
-Sen, ‘Hazreti Muhammed’den bahsediyordun millete. Öldün gittin, ne oldu?’ demedin mi?
O zat da, ‘Evet dedim’ der ve korkudan titremeye başlar. Daha sonra, Muzaffer Efendi ona eline kalem kağıt almasını ve dediklerini yazıp gidip dükkanına asmasını emreder. Tek tek, kelime kelime üzerine basarak söyleyip yazmasını emrettiği Arapça söz de şudur;
اَلْمُرْشِدُونَ لَا يَمُوتُونَ بَلْ يَنْقِلُونَ مِنْ الدَّارِ اِلَي الدَّارِ
(Manası: Mürşidler ölmezler, bir evden başka bir eve nakledilirler.)
(Kayn.:youtube.com/woTPq6HSNsQ/sesli sohb.)
KIZGIN YAĞ YARASI
Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri anlatır:
Muzaffer Efendi’nin gençlik zamanlarında bir Kurban Bayramı’nda hanımı memleketine gitmiştir. Kendisi de bayram dolayısıyla çok et yediğinden, değişik bir yemek olsun diye, yumurta kırıp omlet yapmayı düşünür. Omlet için tam sekiz tane yumurtayı hazırlar. Omlet için tavaya tereyağı koyar ve yağın iyice kızmasını bekler. Yağ iyice kızıp cızırdamaya başladığı zaman yumurtaları kırmaya davranır.
Fakat, ilk yumurtayı eline alıp tam yağın üzerine kıracakken, sanki görünmez bir el tarafından yapılır gibi, tava havaya kalkar ve içindeki kızgın yağlar onun kolu üzerine boşalıverir. O anda müthiş canı yanan Muzaffer Efendi, can havliyle;
-“Meded Yâ Seyyid Ahmed er-Rıfâiiiiii”, diye bağırıp Seyyid Ahmed Rufaî Hazretlerinden manevi yardım talebinde bulunur. Bu istimdadı yaparken de bir eliyle yanan yerlerini eliyle mesheder.
O gece yanan yerlerinde acı biraz devam eder ve sabahleyin bir bakar ki, eliyle meshettiği yerler, Seyyid Ahmed Rufaî hazretlerinin himmet ve imdadı ile tamamen iyileşmiş olarak bulur.
Fakat kolunu meshederken elinin değmediği küçük bir yer kalmıştır. Bu küçük yaranın bile iyileşmesi üç ayı bulur.
NOT: Muzaffer Efendi, omlet tavasının görünmez bir el tarafından yapılır gibi olan bu hareketinin sebebinin, üç harfli varlıklar olabileceğini, fakat ne olduğunu anlayamadığını ifade ediyor. Ateş üzerinde Seyyid Ahmed Rufaî Hazretleri’nin tasarrufu olduğu için ondan istimdat ettiğini anlatıyor.
(Kayn.:muzafferozak.com)
PEYGAMBERİMİZİN DAVETİ
Mustafa Özcan Şakar Efendi, Muzaffer Ozak Efendi’den naklen anlatıyor:
Muzaffer Efendi bir gün rüyasında Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i görür. Peygamber Efendimiz ona;
-Ya Muzaffer beni ziyarete gelmiyorsun, gelsene!, diye emir buyuruyor.
Muzaffer Efendi’nin ise, bırakın hac parasını, İstanbul’daki sahaflar çarşısında, kiracısı bulunduğu dükkanın bile kirasını ödeyecek parası yoktur. Bu kutlu emire karşı edebinden “Param yok” diyemiyor, ağzından sadece, “İnşallah, müsaade ederseniz gelirim!” cevabı çıkıyor.
Rüyanın ertesi günü dükkanına el yazması bir kitap getiriyorlar ve onu Muzaffer Efendi’ye satmak istediklerini söylüyorlar. Muzaffer Efendi, kitabı uzman gözüyle inceledikten sonra, kitabın çok kıymetli olduğunu ve onu alacak kadar parası olmadığı için, kitabı alamayacağını söylüyor.
Kitabı getirenler, kendileri elli lira fiyat biçip o fiyata almasını, yoksa başka sahafa gidip ona satacaklarını söylüyorlar. Muzaffer Efendi, bunun üzerine komşu sahaf dükkanlarını tek tek dolaşıp onlardan o elli lirayı borç şeklinde toparlayarak kitabı satın alıyor.
O gün ikindiden sonra bu sefer dükkana, Arap kıyafetli, durumundan zengin olduğu anlaşılan bir adam çıkageliyor. Masanın üzerinde durmakta olan o el yazması kitabı göstererek kendisinin arayıp da, bulamadığı bir kitap olduğunu söylüyor ve onu satın almak istediğini bildiriyor. Muzaffer Efendi’den fiyat sormadan, kitaba kendisi tam 27.000 TL. fiyat biçiyor, biçtiği fiyata da hiç itiraz kabul etmeyip kitabı o fiyata satın alıp gidiyor.
Böylece Muzaffer Efendi’nin bu sadık rüyası gerçekleşiyor ve dükkan kirası ödeyecek parası bulunmamasına rağmen o sene Hacca gitmek nasip oluyor.
Hatta, Muzaffer Efendi’nin vefatından sonra öğreniliyor ki, Muzaffer Efendi, o sene Medine’de Ravda-i Mutahhara ziyaretinde, orada gördüğü bir dilencinin evinin olmadığını söylemesi üzerine, ona Medine dışındaki evlerden birini satın alıp hediye ettiği ortaya çıkıyor.
(Kayn.:youtube.com/3nDa0wVyWmI(sesli sohb.))
BİR SARHOŞUN TEVBESİ
Muzaffer Ozak Efendi Vezneciler Camii’nde imam olarak görevli olduğu zamanlarda, adet olarak caminin karşısındaki bir kahvehanede oturur, çay içer, dini sohbetler yapardı.
Bu kahvehaneye devam eden, bir de ayyaş derecesinde içki müptelası bir adam vardı. Bu adam, akşama kadar çalışır, kazandığı parayı da içkiye verir, evde bekleyen ailesini çok ihmal edip mağdur ederdi.
Yine bir akşam bu ayyaş adam kaldırımda içki içiyor ve Muzaffer Efendi de kahvede oturuyordu. Ayyaş adam, bir ara içki içtiği bardağı, bazı ağır sözler ve küfürler söyleye söyleye caddeye fırlatıverdi. Fırlatınca bardak paramparça olmuştu. Sonra bir başka bardak buldu ve onu da aynı şekilde fırlatıp parçaladı.
Muzaffer Efendi, onun yaptığını görünce, o sarhoşa bir şey demeden kalktı, arabaların lastiklerine ve insanların ayaklarına bir zarar vermemesi için o kırıkları toplayıverdi.
Sarhoş bu sefer içtiği içki şişesini fırlatıp aynı şekilde parçaladı. Muzaffer Efendi üçünçü defa bunları toplayınca, sarhoş adam o kırıkları neden topladığını sordu.
Muzaffer Efendi de ona;
-Biliyorsun ki, burası oldukça kalabalık bir caddedir. Otomobiller geçerken lastiklerine saplanır ve patlatır veya yalın ayak gezen bir fakirin ayağına batarak onu yaralar. Bir yetim veya yoksul kişinin zarar görmesini sen de istemezsin değil mi? Kaldı ki, benim bu yaptığım, Resul-ü Zîşan Efendimizin emirleridir. Zira, yollardan halka eza ve cefa verecek şeyleri kaldırın, buyurmuşlardır. Onun için, bu mühim emri yerine getirdim ve bir mü’min olarak imanımın gereğini yerine getirdim., diye cevap verdi.
Sarhoş adamcağız, bir süre daha daldı. Düşündü, düşündü ve sordu:
-Senin sevap kazanman için, benim günaha mı girmem lazım? dedi.
Muzaffer Efendi de;
-Orasını sen düşün, ben, sana bu hususta bir şey söylemek istemem., diye cevap verdi.
O andan itibaren, sarhoş adamın yüzünde pişmanlık eserleri görünür ve ağlamaya başlar. Camiye gitmek istediğini fakat şu andaki ağzının içki kokusuyla ve perişan haliyle cemaatten utanacağını söyler. Muzaffer Efendi de, Allah ve Peygamberinden utanmayıp da, insanlardan utanmanın yanlış olduğunu, Allah’ın her an onu görüp yaptıklarından haberdar olduğuna dair sohbetler eder.
Bu sohbetlerden sonra adam o gece, büyük bir nedametle ağlaya ağlaya kendi evinin yoluna gider.
Ertesi sabah, Muzaffer Efendi sabah namazını kıldırmaya camiye geldiğinde, o sarhoş adamı namazı beklerken bulur. Namazdan sonra tekrar Muzaffer Efendi’nin elini tutarak tekrar tövbe eder. Bu tövbesine ömür boyu sadık kalır ve sonunda güzel bir müslüman olarak vefat eder.
(Kayn.:Envârü’l Kulûb)
ACAYİP BİR SANDAL SEFASI
Şeyh Mustafa Özcan Şakar Efendi, kendinden önceki Cerrahî büyükleri hakkındaki bir hatırasını şöyle anlatıyor:
Safer Efendi bir gün sohbet ederken, dışarıdan sohbeti dinlemek için gelen halktan birisi;
-Ben sizi, zat-ı âlinizi tanıyorum evvelinden, dedi.
Safer Efendi bunun üzerine ona, nereden tanıdığını sual etti.
O adam da, uzun zaman önce bir gün, Florya sahilinde denizde bir kayık gördüğünü, o kayığın içinde birkaç kişi oturmakta olduğunu, içlerinden birinin Safer Efendi olduğunu, sonra birinin kayıktan inip denizin üzerinde oturarak karpuz yediğini gördüğünü ve bu işe çok hayret ettiğini anlatır. Hatta, o adam nasıl denizin üzerine oturur diye merak edip, suyun altına daldığını ve gidip oturduğu yerin altında bir şey var mı diye de baktığını, fakat suyun altından baktığında, orada oturacak hiçbir şey görmediğini söyler. Arkasından da, o denize oturan adamın nasıl oturduğunu sual eder.
Safer Efendi de, gülerek meselenin iç yüzünü anlatır. Meğerse, o gün, Fahreddin Efendi, Safer Efendi, Muzaffer Ozak Efendi ve Kemal Efendi beraber bir kayığa binip gezmeye çıkmışlar. Muzaffer Ozak Efendi bir ara kayıkta ayağa kalkmış. Kalkmasıyla beraber kayığın dengesi bozulup biraz yalpalamış. Fahreddin Efendi de Muzaffer Efendi’ye;
-“Ulan bizi düşürecen, in aşağı denize!…”, diye buyurmuş.
Muzaffer Efendi, mürşidinden gelen bu emir üzerine, ‘ya bu nasıl olur’ demeden ‘Eyvallah Efendim’ demiş ve hemen denize inip suyun üzerine oturuvermiş. O suya oturduktan sonra, Fahreddin Efendi kayığın içinde yedikleri karpuzdan bir dilim kesip ona vermiş ve o da afiyetle yemiş.
NOT: Fahreddin Efendi Cerrahî Tarikatı mürşidlerinden olup Muzaffer Ozak Efendi’nin mürşididir. Safer Efendi de, Muzaffer Ozak Efendi’den sonra onun yerine mürşid olmuştur
(Kayn.:youtube.com/YTWAgdzp6oE)
