Muzaffer Ozak Hazretleri (k.s.), sahaflar çarşısındaki dükkanına gelen bir şii alim ile yaptığı münazara hatırasını anlatıyor;

Muzaffer OZAK (k.s.)
Vaktiyle buraya bir âyetullah (*) gelmişti, burada onunla ru’yetullah (Allah’ı görmek) hakkında münâzara yapmıştık. Onlar, itikât bakımından mu’tezilî oldukları için ru’yetullahı inkâr ederler. Bizim dükkânda oturup konuşurken, bir ara ru’yetullah mes’elesi açıldı. Biz de onunla mücâdele etmeye başladık ama nâzikâne mücâdele yapıyoruz.
Ben “Ru’yetullah câizdir.” dedim. o bana;
” لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ / Gözler O’nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.” âyet-i kerîmesini okuyarak cevap verdi.
Ben, “وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ / Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parlayacaktır. Rabb’lerine bakacaklardır.” âyet-i kerîmelerini okudum.
O da bana “وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي / Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu./ Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana“. dedi. Rabbi ona buyurdu ki; “Beni katiyyen göremezsin…” âyet-i kerîmesiyle cevap verdi.
Sonra ben ona, “Siz Rabbinizi cennetten bedr-i tâmm (dolunay) gibi görürsünüz” meâlindeki hadîs-i şerîfi okudum.
O da bana, “Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden sahabe sıdk üzere değildir” diyerek itirâz etti.
Sonra ben dedim ki,
“Öyleyse bak ben sana senin i’tikâdın üzere bir şey söyleyeyim. Hazret-i İmâm-ı Câ’fer-i Sâdık, senin sevdiğin ve i’tikâd ettiğin zevâtdandır.
Bir zât, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık aleyhisselâm Hazretlerine geldi, “Yâ imâm! Bana Allah’ı göster” dedi.
Ca’fer-i Sâdık Hazretleri de ona, “Senin istediğini Mûsâ aleyhisselâm da istedi ama göremedi” dedi.
O zât, “Yâ İmam, o vakt-i Mûsâ idi, şimdi vakt-i Muhammediyyettir. Senin ceddin Hayder-i Kerrâr, ‘lâ a’büde rabben lem ereh / ben görmediğim rabbe ibâdet etmem’ buyurdu. Öyleyse lutfen bana Allah’ı göster” diyerek ısrâr edince, Hazret-i Ca’fer-i Sâdık, “Alın bu adamı, Dicle’ye götürün, suya batırın ama öldürmeyin, ölümle hayât arasında bir hâle gelinceye kadar suda tutun” dedi.
Adamı götürüp Hazret-i İmâm’ın dediği gibi ölüm hâline gelinceye kadar suya batırdılar. Adam kafasını sudan çıkarınca “vallahi gördüm, billahi gördüm, tallahi gördüm diye bağırarak kaçtı gitti.”
Ben bunun anlatınca o, “Ben bu hâdiseyi biliyorum. Böyle bir şey olsa bile, hattâ Ca’fer-i Sâdık’tan rivâyet edilse bile, ben yine de ru’yetullahın mümkün olduğuna inanmıyorum, kabûl etmiyorum” demesin mi!
Hoppalaaa! Halbuki ben ona kendi mezhebinden, üstelik de kendi mezhebinin imâmından delîl getirdim. Buna rağmen kabûl etmedi.
Öyleyse sana bir soru soracağım dedim;
“Benim testimde de su var, senin testinde de su var. Testisinde su olan kimse çeşmeden, pınardan su alamaz, önce testideki suyu boşaltmak lâzım gelir. Bazı testideki su, berrak olur, mâ-i zülâl olur, bazısında ise bulanık su olur.
Şimdi ben sana bir soru soracağım, eğer buna cevap verebilirsen ben senin mezhebine gireceğim, eğer cevap veremezsen sen benim mezhebime girer misin? Soracağım soru âyetle veya hadîsle değil ama âyet meâlidir.”
Âyetullah, “Peki sor” deyince şu soruyu sordum :
“Cenâb-ı Hakk, bir kuluna kendisini göstermek dilerse gösteremez mi?”
Âyetullah soruyu duyunca bir durdu şöyle… ‘Gösterebilir’ dese, bana hak vermiş olacak. ‘Gösteremez’ dese, Allah her şeye kadirdir. Bunu inkar etmiş olur ki küfürdür.
Bir kalktı ayağa oradan… “Buna verilecek cevap yoktur.” dedi ve gitti.
(*) Ayetullah: İran’da Şiî mezhebinin İmamîyye fırkasına göre on yıllık uzun bir eğitimden sonra müctehid seviyesinde makamı olduğu kabul edilen din adamlarına verilen isim.
(Kaynaklar:1-www.youtube.com/watch?v=6KxUKJoj-D0,
2-defter-i-ussak.blogspot.com)