Muzaffer Ozak Efendi (k.s.) hazretleri anlatıyor;
Yirmi üç yıl kadar önce Süleymâniye semtinde oturuyor ve Vezneciler Câmi-i şerîfinde de imâmlık yapıyordum. Birgün, akşam namazını kıldırıp eve geldim. Yemekten sonra, yatsı namazına gitmek için evden çıkınca ezân-ı Muhammedî okunmağa başlamıştı. Evimle, vazîfe gördüğüm câmi-i şerîfin arası hayli uzaktı. Namaza ve cemaate yetişebilmek için koşarcasına adımlarımı sıklaştırdım. Geçtiğim sokaklarda oturanların çoğu fakîri tanırlardı. İşte, o gece yatsı namazına yetişmek ve beni bekleyen cemaatime namaz kıldırmak üzere koşar adım sokak aralarından geçerken, ayak seslerimden mi, yoksa telâşımı gördüklerinden mi bilemem, bir pencere açıldı ve bir ses :
– “Hoca efendi ! Hastamız son nefeste, Allah aşkına içeriye buyurun ve biraz Kur’ân okuyun” diye ricada bulundu.
Allah aşkına yapılan böyle bir daveti reddedemezdim. Birisini göndererek câmide beni bekleyen cemaatime gelemeyeceğimi bildirdim ve içeriye girdim. İki katlı, ahşap bir evdi. Üst katta bulunan hastanın yanına çıkardılar. Eski bir yapı olduğundan, odalar hayli geniş ve tavan yüksekti. Ev halkı, orta halli, mütevazi ve dindar kimselerdi. Duvarlarda bazı seçme ayetlerle süslenmiş levhalar bulunuyordu. Üstad hattatların elinden çıkmış bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin tezhibleriyle umûmî görünüşü odaya ilâhî bir güzellik vermişti. Kıble yönüne rastlayan duvarda, nefis bir atlas kese içinde Kur’ân-ı Kerîm asılı duruyordu. Köşede bir karyola ve içinde yirmi yaşlarında bir genç adam yatıyordu. Gözlerini yummuş, sık sık nefes alıp veriyor, arada bir gülümsüyordu. Yanına yaklaşınca, hasta genci derhal tanıdım. Onu, bir çok defalar imâmlık ettiğim câmi-i şerîfte ibâdet ederken görmüştüm. Bilmem, böyle melek yüzlü gençlerin, nûr gibi beyaz sakallı ihtiyarların huzûr-ı Hak’da saf bağlamalarını ve dergâh-ı bârigâh-ı ehadiyyete el açıp duâ etmelerini hiç gördünüz mü? Hâlisane tavsiye ederim, bir defa olsun seyrediniz. O seyrinizde neler seyredeceksiniz!..
Evet, bu genç adamı vazîfe gördüğüm câmi-i şerîfte ibâdet ederken görmüş ve tanımıştım. Usulca yanına oturdum ve Yâsîn sûre-i celilesini okumağa başladım. Dışarıdan bir kaç hanım, okunan Kur’ân’ı dinlemek üzere içeri girdiler ve sessizce birer köşeye iliştiler. Bu sırada, yataktaki genç gözlerini açtı, bana dikkatle baktı, hafifçe gülümsedi ve gittikçe feri sönen gözlerinde derin bir haz belirdi. Yüzü solgundu ve alnında ter tanecikleri vardı. Başıyla işaret ederek yanına sokulmamı istedi, yaklaştım. O bana ancak benim duyabileceğim bir sesle :
– “Hoca efendi!” dedi. “Az önce, odanın içi nûr yüzlü hûrî ve meleklerle doluydu. Bu hanımlar içeri gelince onlar kaçıştılar. Ricâ ederim söyleyiniz bu hanımlar dışarı çıksınlar”
Hanımlara, dışarı çıkmalarını işâret ettim. Hasta, yine gülümsedi ve bana :
– “İşte onlar gitti, öteki misafirlerim yine geldiler” dedi.
Teselli edebilmek ümîdiyle kendisine :
– “Korkuyor musun?” dedim. “Sakın korkma, iyi olacaksın”
– “Sizin bu söylediklerinizi, şu anda odamda bulunan misafirlerim de bana söylüyorlar. Korkma, üzülme, mahzûn olma diyorlar. Onlarla birlikte gitmem gerekiyormuş, zümrüt gibi yeşil ağaçlar içerisinde akan nehirleri ve sarayları bana gösteriyorlar ve bunların hepsinin bana ait bulunduğunu, kendilerinin de daima benimle beraber bulunacaklarını haber veriyorlar, dedi ve bir süre dalgın ve hayran etrafını süzdükten sonra yine bana döndü :
– “Kur’ân-ı Kerîm okumağa devam etsenize! “
Değil okuyabilmek, çenemi kıpırdatacak hâlim kalmamıştı. Gözyaşlarımı kendisine göstermemeye çalışıyor ve içimden tekrar Kur’ân okuyabilecek kadar kudret ihsan buyurması için Rabbime yalvarıyordum. Mevlâ, sıdk ile isteyen kulunu mahzûn eder mi? Biraz sonra, kendimi toparladım, vazîfemi hatırladım ve tekrar bıraktığım yerden okumaya başladım. (İNNE ASHAB-EL-CENNETİ…) âyet-i kerîmesine geldiğim sırada, derinden bir LÂİLÂHEİLLALLAH nidâsı kulağıma geldi ve o genç adam ALLAH diyerek rûhunu Hakk’a teslîm eyledi, başı sağ tarafa dönmüştü ve hala gülümsüyordu. Ağlamamak için dudaklarımı dişlerimle sıkarak cebr-i nefs etmeme rağmen gözlerimden sel gibi yaşlar boşandı, kapının dışında bekleşen yakınlarına artık içeri girebileceklerini söyledim ve gözyaşlarım aka aka evime döndüm.
Kendisini bir zaman sonra rüyamda gördüm. İki eski dost gibi birbirimize sarıldık ve kucaklaştık. Ona sordum :
– Beni seviyor musun?
– Seni, fazîlet ve ihsânından ötürü severim, cevabını verdi. Uyandım ve azîz rûhuna Fâtihâ’lar ithâf ettim.
(Kaynak:Muzaffer Ozak, Envârü’l Kulûb Cilt 1, sayfa 220-225)