MUHAMMED DİYAUDDİN HAZRETLERİ’NİN MENKIBELERİ

  MENKIBELER/HATIRALAR

    Muhammed Diyauddin Hz. (1855-1923)

ÇOCUKLARLA SOHBET  

   Nakşibendi yolunun büyüklerinden Muhammed Diyaüddin hazretleri zaman zaman çocukları başına toplar, onlarla sohbet ederdi. Yine böyle bir sohbetin ardından hanımı kendisine sordu:

   -Kurban, insan senin işine taaccüp ediyor, onlar daha küçük, sohbetten ne anlar?

   Muhammed Diyaüddin hazretleri şöyle cevap vermiş:

   -Onların bir şey anlamadıklarını ben de biliyorum, fakat benim gayem, onların bir şey anlaması değildir. Sohbet meclisleri Allah’ın rahmetini çeker. Ben o rahmetin peşindeyim. Bu çocuklar bir vesile… Zaten sohbetteki gaye, sohbet sırasında Allah Teala ve sâdât anıldığı zaman nazil olan ilahi rahmetten, ilahi bereketten, sâdâtın himmet ve nazarlarından istifade etmektir. Menfaat sohbetin kendisinde değildir.

  (Kayn.:Ehl-i Tasavvuf)

 

YARIDA KALAN ABDEST

   Muhammed Diyauddin (k.s.) hazretleri bir gün abdest almaya başlamış. Daha abdestini tamamlayamadan yanına yaşlı bir adam gelmiş ve tövbe ederek intisap etmek istediğini bildirmiş.

   Muhammed Diyauddin hazretleri, bu talep üzerine hemen abdest almayı bırakıp o yaşlı adamın tevbe ve intisab etme arzusunu yerine getirmiş. Tevbe ve intisabdan sonra da tamamlayamadığı abdestini tekrar baştan almış.

    Bu hadiseye şahit olanlar, o yaşlı adama tevbe ettirme işini, abdestini yarıda keserek yaptırmasının sebebini sormuşlar. Bunun üzerine şöyle cevap vermiş;

-Eğer o kişi , bu esnada vefat etmiş olsaydı ben, Allah katında mesul olurdum!…

  (Kayn.:Yar ile Bayram)

 

TAŞA TESİR EDEN SOHBET

    Şeyh Muhammed Maşuk (k.s.) hazretleri, Diyarbakır’da ihvanlarıyla sohbet ederken, ona, Diyarbakır’ın bir köyünde Hazret (k.s.)’i (Muhammed Diyauddin) gören çok yaşlı bir zat olduğundan bahsederler. O da, gidip ziyaret edelim der ve beraberce o yaşlı zatın köyüne giderler.

    O köyde o yaşlı zatı bulup ziyaret ederler. Ziyaret sırasında Şeyh Muhammed Maşuk (k.s.) hazretleri o yaşlı zattan, Muhammed Diyauddin hazretlerinden gördüğü, hatırladığı bir şey varsa anlatmasını rica eder.

    O yaşlı zat da, bunun üzerine şu hadiseyi anlatır;

    Hazret Muhammed Diyauddin hazretleri, bir gün irşad faaliyetinde bulunmak üzere köylerine gelir. Köyün meydanında köyün halkı toplanır ve orada bir sohbet etmeye başlar. Peygamberimizin yüceliğinden, ölümden, kıyametin şiddetinden, mahşerdeki hesap vermenin çetin olduğundan, cehennem azabının şiddetinden bahseder.

    Fakat yapılan sohbetin, oradaki dinleyenlere tesirinin pek fazla olmadığını görünce, en sonunda, köy meydanında bulunan büyük bir kayaya, eliyle işaret ederek demiş ki;

    -İnsanoğlu böyledir… Eğer biz, vallahi bu sözleri size, insanlara değil de, bu taşa bile söylesek, vallahi bu taş sözlere tahammül etmezdi!…

    O taşa işaret edip bu sözü söyler söylemez, o kocaman kaya parçası, herkesin gözü önünde paramparça olup toprak haline gelmiş, un ufak olmuş.

    O yaşlı zat, eliyle köy meydanında toprak bir tepeciği göstererek, o toprak tepeciğin, aslında büyük bir kaya parçası olduğunu, Hazret (k.s.)’in eliyle işaret etmesiyle toprak haline geldiğini ifade etmiş.

(Kayn.:youtube.com/F.Hatipoğlu)

 

DOKTOR MUSTAFA

Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin sofisi olan Siirtli Hacı İdris anlatır:

    Gavs Hazretleri bir gün rahatsızlığı sebebiyle, Siirt Devlet Hastanesi’ne kaldırılır. Fakat Hastane’nin çok disiplinli ve kesin kurallara bağlı, Mustafa adında bir Başhekimi vardır. Sofilerin Hastane kurallarına aykırı bazı hallerini görünce, onlara sertçe müdahale edip münakaşa eder.

    Onun gerek sofilere, gerekse Gavs Hazretleri’nin şahsına karşı yaptığı bu sert ve soğuk müdahalelere rağmen, Gavs hazretleri onun yüzüne karşı;

-“Dr. Mustafa bizdendir, bizimdir.” diye buyurur. Ve ona hilm ve şefkat ile muamele edip, kimsenin ona itiraz etmemesi hususunda sofilere talimat verir.

    Doktor Mustafa, Gavs Hazretlerinin bu sözlerini duyunca; “Ben sizden değilim, sizin de değilim”, diyerek onun bu sözlerine bir mana veremeyip itiraz eder.

    Gavs hazretleri birkaç gün sonra biraz iyileşir. Fakat Doktor Mustafa, sofilere ve Gavs Hazretlerine karşı sert, soğuk ve saygısız hareketlerine devam eder. Bir gün, Sofiler onun hareketlerine tahammül edemeyip müdahale edince, Gavs Hazretleri, sofilere müdahale ederek;

    -“Dr. Mustafa bizdendir, bizimdir.” diye buyurur.

    Dr. Mustafa bu sözlere tekrar itirazını bildirip kabul etmeyince, Gavs Hazretleri ona; “Annen nasıldır?”, diye sorar.

    Doktor Mustafa, bu soruya da bir anlam veremez ve; “Annem çok yaşlıdır, size ne?”, diye yine ters bir cevap verir. Bu sefer Gavs Hazretleri ona;

    -“Peki annene bu sözümü söyle.’Emaneti bize iade etme zamanı gelmiştir’, diye söyle! Sana sözün ve işin aslını anlatsın. Bunu ancak o anlar ve o anlatabilir.” diye buyurarak, annesine ait bir sırlı hadise olduğunu haber verir.

    Doktor Mustafa hışım ile odadan çıkıp gider. Ertesi sabah sanki o sert doktor gitmiş, yerine başka biri gelmiştir. Doğruca gelip, Gavs Hazretleri ile baş başa bir görüşme yaparlar. İçeriden hıçkırık ve ağlamaya sesleri gelmeye başlar.

    Meğerse akşam annesine Gavs Hazretlerinin sözünü nakledince, annesi;

    -“Evet demek ki zamanı geldi. Bu sır benim ile gidecek diye vicdan azabı çekiyordum. Ama sâdatlar emanetine sahip çıktılar şükür.”, deyip işin sırrını açıklamış.

   Annesi yıllar önce, çocuğunun olmaması sebebiyle bir çok hoca ve doktor nereye müracaat ettiyse de, bir çare bulamayıp en sonunda, “Hazret” diye bilinen Muhammed Diyauddin Hazretlerinin yanına geliyor.

   Hazret (k.s.) Camiye giderken cübbesini yakalayıp derdini anlatıyor. Hazret (k.s.) dua ederiz, şeklinde bir cevap verince, annesi bununla yetinmiyor. Eğer söz vermezse cübbesini bırakmayacağını söylüyor. Muhammed Diyauddin Hazretleri bunun üzerine eline açıp;

-“Ya Rabbi senin kudretin haktır. Bu aileye ver, bizden olsun. Benim neslimden ver ya Rabbi!”, diye dua ediyor.

    Bu duanın peşinden de;

 -“Dönüp git, bu akşam kocan ile gerdeğe gir kızım! İnşallah Allah size bir erkek evlat verecek. O Bizdendir, bizimdir. Adını da, “MUSTAFA” koymuşum.” diye buyuruyor.

   Hazret (k.s.)’nun duasından sonra Mustafa dünyaya geliyor.

    Mustafa Bey böylelikle Hazret (k.s.)’nun duası bereketi üzerine dünyaya geldiğini anlıyor ve ardından da, Gavs Hazretlerine intisap edip talebesi oluyor.

 

NOT : Dr. Mustafa, ileriki yıllarda, İstanbul’a gitti ve 1955-1960 senelerinde ‘Balta Limanı Kemik ve Ortopedi Hastanesi’nin kuruluşunu yapmıştır.

(Kayn.:siirtlihaciidrisanlatiyor.com)

 

HACO’NUN GÖLGESİ

    Hazret lakabıyla bilinen Muhammed Diyauddin Hazretlerinin “Haco” adını verdiği bir katırı varmış. Muhammed Diyauddin Hazretleri bir gün bu katırına binmiş bir yere gidiyormuş.

    Fakat yolda onun düşmanlarından olan biri, onu öldürmek kasdıyla yolda pusu kurmuş bekliyormuş. Muhammed Diyauddin hazretleri o adamın pusu kurduğu yerden geçmesine rağmen, adamın elindeki silah ateş almadığından bir türlü o suikastçi adam kötü emeline ulaşamamış. Adam o kadar yakındaymış ki, Muhammed Diyauddin hazretleri oradan geçerken, katırı Haco’nun gölgesi o adamın üzerine düşmüş.

    Muhammed Diyauddin Hazretleri yine bir gün divanında otururken eliyle peş peşe birkaç hareket yapmış. Onun eliyle yaptığı bu hareketleri gören etrafındaki sofiler, merakla bunun sebebini sual etmişler.

    Muhammed Diyauddin Hazretleri de, daha önce kendisine öldürmek üzere pusu kuran o adamın sekerat anı geldiğini, o anda şeytan onun imanını çalmak üzere harekete geçtiğini, o hareketleriyle şeytanı kovarak o adamın imanla ölmesine yardım ettiğini, çok şükür imanla vefat ettiğini haber vermiş.

    Bunun üzerine sofiler çok şaşırarak, kendisine suikast için pusu kuran o kötü niyetli adama neden bu iyiliği yaptığını anlayamadıklarını ifade edince, Muhammed Diyauddin Hazretleri;

    -“Olsun, bizim Haco’nun gölgesi onun üstüne düştü.”, diye cevap vermiş.

(Kayn.:youtube.com/gbzrqYnsafI)

 

HACO’NUN ÇİFTELERİ

    Hazret lakabıyla bilinen Muhammed Diyauddin bir gün sofilerle beraber iken bir ara tebessüm etmiş. Onun tebessüm ettiğini gören sofiler, merakla neden tebüssüm ettiğini sual etmişler.

    Muhammed Diyauddin Hazretleri de şöyle cevap vermiş;

    -“Bizim seyis sekerata düştü. Şeytan geldi ki imanını çalsın. Bizim “Haco”(*) bir çifte vurdu, onu kapıdan dışarı attı. O ne kadar girmek istediyse, Haco her seferinde onu çifteledi. Seyis de şöyle dedi; ‘Liha Haco Liha! (Vur Haco vur!). Ve imanla öldü elhamdülillah”

 

HACO: Muhammed Diyauddin Hazretlerinin katırının adı.

(Kayn.:youtube.com/gbzrqYnsafI)

 

MUSTAFA KEMAL’İN RÜYASI

    Molla Fatih Hatipoğlu anlatıyor;

    Muhammed Selim Hezani Hazretleri, “Hazret” lakabıyla bilinen Muhammed Diyauddin Hazretleri’nin halifesi idi. Şeyh Muhammed Selim Efendi, Diyarbakır’ın Silvan İlçesinin Hezan köyünden idi ve bazen mürşidi olan Muhammed Diyauddin Hazretleri’ni ziyarete giderdi.

    Muhammed Selim Hezani Efendi, yine bir defasında, Bitlis Nurşin’e mürşidi Muhammed Diyauddin Hazretleri’ni ziyarete gitmişti. Muhammed Diyauddin Hazretleri ziyaret sırasında, Muhammed Selim Hezani’nin tütün tabakasının boş olduğunu anlayınca, onun tütün tabakasını alıp evine gidiyor ve evinde o tabakaya tütün konulmasını buyuruyor.

    Hazret’in hanımı bunun üzerine latife yapar bir uslupla; “Yine o Diyarbakırlı hoca mı geldi? Onun tabakası mı?” diyor. Hanımının bu latife yapar gibi konuşması üzerine Hazret ona, Muhammed Selim hususunda daha dikkatli olmasını tavsiye edip ikaz ettikten sonra;

    -Allah’a kasem ederim ki, bir gün gelecek hiç kimsenin size faydasının dokunmadığı bir günde, Muhammed Selim’in size faydası dokunacak!, diye buyuruyor.

    Aradan yıllar geçer… Mustafa Kemal, Diyarbakır Silvan’da Miralay yani Albay rütbesiyle Osmanlı Ordusunun bir subayı olarak vazifelidir. Kendisi bir gün bir rüya görüyor. Rüyasında, güneşin sağ belinden girip sol belinden çıktığını görüyor. Bu rüyasını doğru tabir edecek bir zat arayışında iken ona, Silvan’da bulunan Şeyh Muhammed Selim Efendi’yi tavsiye ediyorlar.

   Kendisi, Şeyh Muhammed Selim Efendi’nin huzuruna gelip rüyasını anlatınca, Şeyh Muhammed Selim Efendi ona tabir olarak;

    -Sen büyük bir adam olacaksın, diyor.

    Mustafa Kemal heyecanlanarak:

    -Paşa mı olacağım?, diyor.

    Şeyh Muhammed Selim Efendi:

    -Daha da büyük olacaksın, diyor.

    Mustafa Kemal:

    -Vezir mi olacağım?, diyor.

    Şeyh Muhammed Selim Efendi:

    -Daha da büyük olacaksın, diyor.

    Mustafa Kemal:

    -Sadrazam mı olacağım?, diyor.

    Şeyh Muhammed Selim Efendi:

    -Daha büyük olacaksın, diyor.

    Mustafa Kemal:

    -Ben padişah mı olacağım hocam?, diyor.

    Şeyh Muhammed Selim Efendi:

    -Sen ona benzer bir şey olacaksın. Ama dikkat et Paşa, o gün geldiğinde, kendine dikkat et!, diyor.

    Mustafa Kemal, tabiri öğrendikten sonra oradan ayrılıyor.

    Aradan yine yıllar geçtikten sonra, Doğuda Şeyh Said İsyanı patlak veriyor. Bu hadiselerden dolayı bu hadiselerle alakalı ve alakasız bir çok Şeyh ve Din Alimi hakkında yakalama kararı çıkıyor. Şeyh Muhammed Selim Efendi’yi de tutukluyorlar ve daha sonra, Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekip, onu tutukladıklarını ve ne yapacakları hususunda emrini soruyorlar.

    Mustafa Kemal de, yıllar önceki rüya hadisesini hatırlayıp, onu ve aile efradını serbest bırakmalarını, ayrıca kendisine saygı ile muamele edilmesini emreden bir telgraf gönderiyor.

    Bu süreçte kurunun yanında yaş da yanıyor ve İsyan ile hiçbir ilgisi olmayan insanlar için de sürgün kararları çıkıyor. Nurşin’de Hazret Şeyh Muhammed Diyauddin’in tüm ailesi, oğlu Şeyh Masum de dahil olmak üzere sürgün edilmek üzere, Bitlis, Nurşin’den çıkartılıp Diyarbakır tren istasyonuna getiriliyor. Bu aile istasyonda çoluk çocuk jandarma kordonu altında, büyük bir sıkıntı içinde beklerken, o gün Silvan’dan Diyarbakır’a gelmiş olan Şeyh Muhammed Selim Efendi, aileyi orada görünce tanıyor ve doğruca Kolordu Komutanlığı’na gidiyor.

    Mustafa Kemal’in daha önce çektiği telgraf sebebiyle Komutanlar Şeyh Muhammed Selim Efendi’ye çok saygı gösterip hürmet ediyorlar. Muhammed Selim Efendi de, istasyonda beklemekte olan Şeyh Muhammed Diyauddin’in aile efradını, kendileri hakkında bir karar çıkana kadar evinde misafir etmek istediğini söylüyor.

    Kolordu Komutanı da, bu isteği memnuniyetle kabul edip, ailenin serbest bırakılması hususunda emir veriyor.

    Muhammed Selim Efendi bu aileyi böylece, yıllar önce Muhammed Diyauddin Hazretleri’nin ‘Bir gün gelecek, hiç kimsenin size faydasının dokunmadığı bir günde, Muhammed Selim’in size faydası dokunacak’, şeklinde kerametiyle haber verdiği gibi, büyük bir sıkıntıdan kurtarıyor.

(Kaynak:youtube.com/2tiwo1aDQIs)

 

ŞEYH MAŞUK’UN BEDİUZZAMAN’I ZİYARETİ

   Molla Fatih Hatipoğlu, babası Haydar Hatipoğlu’ndan naklen anlatıyor;

   Yıl takriben 1955 yılıdır. Şeyh Maşuk Norşinî Hazretleri, Isparta’da bulunan Bediuzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin hasta olduğunu haber alır ve onu ziyaret etmek için yola çıkar. İzmir’de tevafuken Molla Haydar Hatipoğlu ile karşılaşır beraber Isparta’ya giderler.

    Isparta’da Üstad (k.s.)’ın evine varıp kapıyı çalınca, genç bir talebe çıkar ve Üstad’ın hasta olduğundan dolayı ziyaretçi kabul edemediğini söyler.

    Şeyh Maşuk ve Haydar Hatipoğlu Efendi, bunun üzerine hiç ısrar etmeden “Peki!” deyip geri dönerek yürümeye başlarlar. Biraz sonra, Üstad Hazretleri talebeyi çağırıp, ‘Benim bugün iki misafirim gelecekti, kimse gelmedi mi?’ diye sorar. Talebe de, biraz önce iki kişi geldiğini, fakat ziyarete kabul etmeyince geri döndüklerini haber verir. Üstad Hazretleri bunun üzerine, hemen gidip o iki misafiri çağırıp getirmesini emreder.

    Şeyh Maşuk ve Haydar Efendi biraz yürüdükten sonra, kapıyı açan genç talebe koşarak yanlarına gelir ve onlara nereden geldiklerini sual eder.

    Onlar da, Nurşin’den geldiklerini söyleyince, Üstad’ın, sabahleyin kahvaltı sırasında, kendisinin hasta olduğunu, ziyaretçi kabul edemeyeceğini, fakat Nurşin’den gelenlerin müstesna olduğunu söylediğini aktarır. Daha sonra beraberce dönüp tekrar Üstad Hazretleri’nin evine çıkarlar.

    Üstad Hazretleri’nin odasına girdiklerinde, oturmakta olduğunu, duvarda Nakşibendî Sâdâtı Silsilesinin isimlerinin yazılı olduğunu, bu isimlerin en sonunda Şeyh Muhammed Diyauddîn’in isminin yazılı olduğunu, onun isminin yanından da, Üstad’ın başının hizasına doğru bir ok işareti çekilmiş olduğunu görürler.

    Üstad Hazretleri Şeyh Maşuk Efendi’ye karşı büyük bir ihtimam ve yakınlık gösterir ve talebesine Vasiyetnamesini getirmesini söyler. Kendisinin Şeyh Muhammed Diyauddîn’in yaptığı gibi, Risale-i Nur hizmetleri sırasında kimseden bir maddi bir yardım kabul etmediğini söyleyip, talebesinin getirdiği Vasiyetnamesini bizzat kendisi baştan sona okur.

    Vasiyetnamesinin sonunda şu ifade vardır;

    -Benim Cenab-ı Allah’tan muradım şudur ki; Ben öldüğüm zaman yerim bilinmesin. Mezarım belli olmasın. Çünkü cahillerin gelip benim mezarımın başında, cahilce hareketlerde bulunarak, bana eziyet edeceklerinden korkuyorum.

    Vasiyetnamesini okuduktan sonra da, Şeyh Maşuk Efendinin yüzüne bakıp;

    -Maşuk Efendi! Ben ve bütün Risalelerim, senin deden Şeyh Abdurrahman-ı Tahî’nin bu memlekete ufak bir hediyesiyiz. Ufacık bir kerametiyiz O’nun…, diye buyurarak, Abdurrahman-ı Tahî Hazretleri’nden sitayiş ile bahseder.

    Bu ziyaretten yaklaşık beş yıl sonra, Üstad Hazretleri 1960 yılında Urfa’da vefat eder. Cenazesi Urfa’daki Balıklı Göl’ün kenarındaki bir mezara defnedilir.

    Haydar Hatipoğlu, Üstad Hazretleri’nin vasiyetnamesinin sonunda, “Ben öldüğüm zaman yerim bilinmesin. Mezarım belli olmasın!” şeklindeki sözlerini hatırlar ve bu durumla bir çelişki oluşturduğunu düşünüp Şeyh Maşuk Hazretleri’ne sorar.

    Şeyh Maşuk Hazretleri de, Allah dostlarının asla boş bir söz söylemeyeceğini, biraz tahammül edip sabretmesini söyler. Nitekim az bir zaman sonra da, onun cenazesi Urfa’dan alınıp Isparta’da meçhul bir yere tekrar defnedilir. Dediği gibi, mezarının yeri hala meçhul olduğundan ziyaret edilememektedir. 

(Kayn.:youtube.com/xnD1FHx2nSc,2UewlY9nNEQ)

 

HAZRET’İN AĞIZLIĞI

    Molla Fatih Hatipoğlu anlatıyor;

    Doğuda adamın birisi bir Allah dostuna talebe olup intisap etmek arzusundaymış. Bu niyetle bir gün, hakkında büyük zat diye methiyeler duyduğu, “Hazret” lakabıyla da bilinen Muhammed Diyauddin Hazretleri’nin dergahına gelmiş.

    Muhammed Diyauddin Hazretleri’nin de bazen tütün içtiği olurmuş. Tütün veya sigarasını içmek için uzunca bir ağızlığı bile varmış. İntisap niyetiyle huzuruna gelen o adam, Hazret (k.s.)’in elinde ağızlıkla tütün içtiğini görmüş. Görür görmez de, onun yaptığı işi, bir evliyaya yakışmayacak bir davranış olduğunu düşünmüş ve intisap niyetinden vazgeçerek oradan ayrılıp gitmiş.

    O adam o gün evine gidip gece yatınca bir rüya görmüş. Rüyasında bir kuyuya düşmüş olduğunu, o kuyudan çıkmak için ne kadar çabaladıysa da bir netice alamayıp çıkamadığını görüyor. O kuyudan çıkmak için artık tüm ümitlerinin tükendiği bir anda, yukarıdan Muhammed Diyauddin hazretleri’nin kullandığı o sigara ağızlığı uzandığını, ağızlığı görünce can havliyle ona tutunup kuyudan çıkıp kurtulduğunu görüyor.

    Bu rüyadan sonra Hazret (k.s.) hakkındaki düşüncesinin çok yanlış olduğunu anlayıp pişman oluyor ve ertesi gün doğruca Nurşin’e, Hazret’in huzuruna tekrar ziyarete gidiyor. Hazret (k.s.)’e intisap etmek istediğini söyleyince Hazret ona;

    -Sen tövbeyi kalûndan (ağızlıktan) al!, diyerek latifeli bir cevap veriyor.

 

NOT: Doğu ve Güneydoğu Nakşî ekollerinde “Tövbe almak” ifadesi intisap etmek manasında kullanılmaktadır.

(Kayn.:youtube.com/UZMisvJBzzg)

 

SÜNNETE BAĞLILIK

    Molla Fatih Hatipoğlu anlatıyor;

    “Hazret” lakabıyla bilinen Muhammed Diyauddin Hazretleri, bir gün Nurşin’de sohbet ediyordu. Bir ara sohbetini bırakıp dışarı çıktı ve bir müddet sonra geri döndü. Geri döndüğünde yüzünde sevinçli bir ifade ile dönmüştü.

    Bunun üzerine sohbetinde bulunan bir Molla, biraz önce dışarı çıkmasının ve sevinçli bir yüzle içeri girmesinin hikmetini sual etti.

    Hazret (k.s.) da, daha önce kitaplarda okuyup da, hayatında hiç yaşayamadığı bir sünnet olduğunu, biraz önce o sünneti yaşayabildiği için ona sevindiğini söyledi. Biraz önce, sohbetten çıkıp gittiğinde, uyumakta olan iki tane torununun yanına gittiğini ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) torunları olan Hasan ve Hüseyin yanına gidip üzerlerini örttüğü gibi, kendisinin de, iki torununun üzerlerini üşümesin diye örtüp geldiğini anlattı. 

(Kayn.:youtube.com/TXfvF7DieLw)

 

EVLENMEDEN ÖLMÜŞ SALİHA BİR HANIM

    Molla Fatih Hatipoğlu anlatıyor;

    “Hazret” lakabıyla bilinen Muhammed Diyauddin Hazretleri, bir gün Siirt’te bulunan Veysel Karanî Hazretleri’nin kabrini ziyarete gitmişti. Ziyaret sırasında kardeşi Muhammed Said de vardı.

    Muhammed Diyauddin Hazretleri, Veysel Karanî Hazretleri’nin kabrini ziyaret edip çıktıktan sonra mezarlık içinde yürürken, isimsiz ve sade eski bir mezarın yanında bir müddet gözünü kapatıp murakabeye daldı.

    Gözünü açtıktan sonra, kardeşi Muhammed Said bu isimsiz mezar üzerinde neden bu şekilde durduğunu sual edince, Hazret (k.s.) o mezarda hiç evlenmemiş saliha bir hanımın yattığını, evlenme hususunda kısmeti için ahireti beklediğini söyledi.

    Kardeşi Muhammed Said de, onun saliha bir hanım olduğunu duyunca, ona evlenmek için şimdiden talip olduğunu söyledi. Hazret de, onun mihrinin pek pahalı olup, bu mihrin “Şehitlik” olduğunu söyledi. Muhammed Said de, bu mihri ödemeyi aynen kabul ettiğini söyledi.

    Nitekim aradan zaman geçti ve Osmanlı Devleti’nin zayıflığından faydalanmak isteyen Ruslar, gelip Kars ve Erzurum’dan başlayarak işgale başlamış, karşılarında bir askeri kuvvet de olmayınca, Ermenilerin de desteğiyle sivil halka katliam ve dayanılmaz eziyetler yapmaya başlamışlardı.

    Bu zor zamanlarda Muhammed Diyauddin Hazretleri, bağlı talebe ve müritleri ile beraber Bitlis Nurşin’den gidip onlarla cihat etmiş ve Ermenilerle yapılan bir çatışmada kardeşi Muhammed Said vurularak şehit olmuştu. Bu şehadeti ile de, aynı zamanda Veysel Karanî Hazretleri’nin kabrinin yakınındaki, o saliha hanımın mihrini ödemiş oluyordu. 

(Kayn.:youtube.com/TXfvF7DieLw)

 

 

 

YORUM YAP