
Molla Hafız İbrahim KUTSAL
Bediüzzaman Said Nursî (k.s.) hazretlerine ve daha sonra Seyyid Abdülhakim Hüseynî (k.s.) hazretlerine talebelik yapmış olan, Burdur Bucak’lı Molla Hafız İbrahim KUTSAL, hizmetlerle dolu bir ömürden sonra, Ramazan Bayramı’nın 2.günü gecesi 25 Mayıs 2020 günü hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Kendisinin, Bediüzzaman hazretlerini ziyareti , talebeliği ve daha sonra Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerine talebe olması meselesini anlattığı sohbetin ses kaydından naklen, Dr.Mustafa Bahadıroğlu anlatıyor:
Molla Hafız İbrahim Efendi, henüz askere gitmemiş genç yaşta iken , Üstad Bediüzzaman hazretlerinin İsparta Barla’ya geldiğini duyunca onu ziyaret etmek istiyor. Ziyarete gidiyor ve bu ziyaret sırasında Üstad hazretlerine “tarikat dersi” almak istediğini söylüyor. Üstad hazretleri de ona “tarikat dersi” vermeye izinli olduğunu fakat kendisinin mesleğinin, tüm mesai ve himmetinin iman hakikatlerinin beyanı ve neşri üzerine olduğunu , tarikat dersi için kendisini başka bir zata gönderebileceğini söylüyor. Ama gönderene kadar da bir müddet Risale-i Nur’ların yazımı ve dağıtımı hizmetlerinde bulunması hususunu emir buyuruyor.
Molla Hafız da bu emir üzerine askere gidene kadar Risale-i Nur’un hizmetlerine devam ediyor, askerde de Diyarbakır’da Üstad’ın talebesi olan Mehmet KAYALAR ile birlikte hizmetlerde bulunuyor. Askerliği bitip geri dönüşünde, Üstad’ın huzuruna çıkıp tarikat dersi için bir mürşid-i kamile gönderme meselesini hatırlatarak tekrar talepte bulunuyor.
Üstad hazretleri de bunun üzerine Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin bulunduğu yeri tarif edip ona gitmesini emir buyuruyor. Ayrıca, Seyyid Abdülhakim hazretlerine hitaben, gönderdiği talebenin kabul edilmesi hususunda, “Bismihi Subhanehu,… ” diye başlayan bir pusula yazıp ona veriyor.
Molla Hafız İbrahim Efendi , pusulayı alıp Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin yanına gidiyor. Fakat yolda, “Üstad Hazretlerinin gönderdiği zat hakikaten yüksek derece sahibi bir mürşid-i kamil midir?” diye sürekli kafasına düşünceler geliyor.
Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin dergahına varıyor fakat kalbi tam mutmain olmadığı için hemen intisap etmiyor. Bu şekilde aradan dokuz gün geçiyor. Dokuz gün boyunca Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin şeriata , sünnete bağlılığı ve yaşayışını sürekli takip ediyor. Nakşibendi adabına göre intisap etmemiş birinin “Hatme-i hacegan” ve “teveccüh” gibi tarikata ait amellere katılmasına izin verilmemesine rağmen onun katılmasına izin veriliyor.
Dokuzuncu günün sonunda Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretleri ona “Molla İbrahim! artık sadatı imtihan etmen bitmedi mi?” diye buyuruyor. Bunun üzerine Molla Hafız İbrahim Efendi özür dileyerek Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerine intisabını gerçekleştiriyor.
İntisap ettikten sonra bu sefer Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretleri ona; “Şimdi de sen bizim emanetimizi ver!..” diye buyuruyor. Molla Hafız İbrahim Efendi de, Üstad hazretlerinin vermiş olduğu, fakat o anda hatırında olmayan pusulayı hemen koynundan çıkarıp Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerine takdim ediyor. Abdülhakim Hüseyni hazretleri derhal ayağa kalkıp edeple pusulayı alıyor ve okuyor. Okuduktan sonra da mahzun bir şekilde, Molla Hafız İbrahim Efendiye:
Üstad Bediüzzaman hazretlerine selamlarını götürmesini, kendisine çok dua ettiklerini, onun da kendisine dua etmesini talep ettiklerini, islama hizmet yolunda kendilerinin tasavvuf mesleğinde olup “Onlarınki öyle bizimki de böyle” diye Üstad’ın da kendine has bir mesleğinin olduğunu ifade eden sözler söylüyor.
Molla Hafız İbrahim Efendi dönüşte tekrar Üstad Hazretlerinin huzuruna çıkıyor. Üstad ona:
Seyyid Abdülhakim Hüseyni’nin yanına gidip gitmediğini ve tarikat dersi alıp almadığını soruyor. Molla İbrahim de; Tarikat dersi aldığını ifade edip, Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin selamını ve sözlerini ona naklediyor.

Arbo Köyü (Yarımca)-Baykan/SİİRT
Üstad Hazretleri bunun üzerine ayağa kalkıyor, gözleri yaşlı bir şekilde; Kendisini “Arbo” ismindeki köyde tanıdığını, Seyyid Abdülhakim hazretlerinin daha 5-6 yaşlarında iken Arbo’daki medresede tahsil yapmaya başlamış olduğunu, onun gözlerinde manevi bir farklılık olduğunu hissedince oturup onunla sohbet ettiğini, hatta ,onunla oralarda meşhur olan “beştaş” diye bilinen oyunu oynadığını, latife olsun diye taşlardan birini sakladığını, bunun üzerine “Seyda taşı saklama ver!” diye söylediğini, taşı elinin içine sıkıştırıp “Hadi , Abdülhakim alabiliyorsan al!” dediğini, bunun üzerine onun “Ya Şah-ı Nakşibend!, Ya Resulullah meded!” diyerek Şah-ı Nakşibend ve Resulullah (s.a.v.) ‘den istimdat ettiğini, bu istimdattan sonra elinin gayri ihtiyari açıldığını, ve taşın yere düştüğünü, anlatır. Anlattığı bu latif hatıra üzerine, onun ileride büyük bir zat olacağını anladığını ifade eder.
(Resimler:1-nnchaber.com,2-R.Korkmaz)