MENKIBELER

  MENKIBELER/HATIRALAR

 

TEYEMMÜM NASIL YAPILIR
   Seyyid Abdülhakîm Arvasi hazretlerinin talebelerinden diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır:
   Abdülhakîm Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim.
   Vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

KÜTÜPHANE MÜDÜRLÜĞÜ İMTİHANI
   Seyyid Abdülhakîm Arvasi Efendi hakkında Hâlid Turhan Bey anlatır:
Bir gün ziyâretlerine gitmiştim.
Kütüphânelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; “Buyurun, okuyun!” buyurdular. Arapça idi. Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; “Türkçeye çevirin!” buyurdular. Takıldığım çok ibâreler oldu. Yardım ettiler, hattâ kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım.
Vefâtlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphâne müdürlüğü için, Ankara’da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler.
   Bir de ne göreyim, Abdülhakîm Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphâne müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerâmetini görünce hüngür hüngür ağladım.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

O KİTABA NE YAZDIN?
   Âlimlerden biri, Şah-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî’nin talebelerinden bir grupla Irak’a gitti. O anlatır: “Yolda Semnân şehrine varınca, burada ismi Seyyid Mahmûd olan, mübârek bir kimsenin bulunduğunu ve hocamızı çok sevenlerden olduğunu duyduk. Topluca onun ziyâretine gidip, hocamıza bağlılığının sebebini sorduk. Dedi ki:
   “Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm. Çok güzel bir yerdeydi. Yanında heybetli bir zât vardı. Ben, Resûlullah’a tevâzu ve edeb ile yaklaşıp; “Sohbetinizle şereflenemedim, bereketli zamânınızda ve huzûrunuzda bulunamadım, bu büyük ve eşsiz saâdeti kaçırdım, şimdi ne yapayım?” diye arz ettim.
   Bana; “Bereketime ve beni görmek fazîletine kavuşmak istersen, Behâeddîn’e uy!” buyurdu. Sonra yanında duran mübârek zâtı işâret etti. Bundan önce Behâeddîn Buhârî’yi görmemiş idim. Uyanınca, ismini ve şeklini, şemâilini bir kitabın üstüne yazdım. Uzun zaman sonra, bir manifaturacı dükkânında oturuyordum.
   Nûrlu ve heybetli bir zât gördüm. Geldi ve dükkânda oturdu. Yüzünü görünce, o simâyı hatırladım. Birden bende büyük bir hâl ve değişme oldu. Kendimi toparlayınca, evime gelip şereflendirmesini ricâ ettim. Kabûl buyurdu. Kalktık, o önde ben arkalarında yürüdük. Bizim eve gelinceye kadar, hiç dönüp bana bakmadı. Ondan gördüğüm ilk kerâmet buydu.
   Çünkü o, bizim evin nerede olduğunu, daha önceden bilmiyordu. Doğruca bizim eve gitti. Sonra kütüphânemin bulunduğu odaya girdi. Çok kitabım vardı. Elini uzatıp bir kitap çıkardı. Bana uzattı ve; “Bu kitâbın üzerine ne yazdın?” buyurdu. Bir de ne göreyim. Yedi sene önce gördüğüm ve târihini yazdığım rüyâ orada yazılı idi.
   Bu kerâmetlerinden, daha ilk anda bende büyük bir hâl hâsıl oldu. Kendime gelince, bana lütuf ile mukâbele edip, beni talebeliğe kabûl buyurdu ve kapısında hizmet edenlerin saâdeti ile şereflendirdi.”
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

YETMİŞ YIL SONRAKİ İMTİHAN
   Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr hazretlerinin bir oğlu vardı. Küçük iken mektebe gitmekten çok çekinir, korkardı. Bir gün Ebû Saîd; “Talebelerin geldiğini haber veren kimsenin her arzusunu yerine getireceğim.” buyurdu. Bu sözü duyan oğlu hemen dama çıkıp misâfirleri gözetledi. Bir zaman sonra, beklenen misafirlerin gelmekte olduğunu görüp, hemen babasına haber verdi.
   Babası; “Ne dilersen dile!” buyurdu. “Beni mektebe gönderme!” dedi. Ebû Saîd; “Peki gitme.” buyurdu.
   Çocuk; “Hiç gitmiyeyim mi?” dedi.
   Ebû Saîd başını eğip, bir müddet düşündükten sonra; “Hiç gitme. Ama Fetih sûresini mutlaka ezberle.” buyurdu. Çocuk sevinerek kabûl etti. Kısa zamanda Fetih sûresini ezberledi.
   Ebû Saîd’in vefâtından sonra, Ebû Tâhir adındaki bu oğlu çok fakir ve borçlu oldu. İsfahan hâkimi Hâce Nizâm-ül-mülk’ün yanına gitti. Hâkim kendisini tanıdığı için, çok izzet ve ikrâmda bulunup hürmet etti. İhtiyaçlarını temin etti.
Ebû Tâhir’i sevmeyen bir kimse bu durumu görünce; “Öyle birine yardım yapıyorsun ki, dînî ilimlerden haberi yok, Kur’ân-ı kerîm okumasını dahi bilmiyor.” dedi.
   Hâce Nizâm-ül-mülk buna üzülüp; “Onu çağıralım. Senin istediğin bir sûreyi okusun, eğer okuyamazsa, o zaman senin söylediklerini kabûl ederim. Biz kendisini din işleriyle, dîne hizmetle meşgûl olarak tanıyoruz.” dedi.
   Büyük zâtların bulunduğu bir meclise Ebû Tâhir’i çağırdılar. Nizâm-ül-mülk o kimseye dönerek; “Hangi sûreyi okumasını istiyorsun?” diye sordu. O da; “Fetih sûresini okusun.”dedi.
   Ebû Tâhir ağlıyarak Fetih sûresini okudu. O iddiâcı kimse mahcûb, Nizâm-ül-mülk çok memnun oldu. Nizâm-ül-mülk, Kur’ân-ı kerîmi okurken ağlayıp çok gözyaşı dökmesinin sebebini sordu. O da babasının kendisine Fetih sûresini ezberlemesini söylediği hâdiseyi anlatınca, Nizam-ül-mülk; “Öyle büyük bir zât ki, evlâdının yetmiş sene sonra karşılaşacağı sıkıntının çâresini tâ o zamandan bildiriyor. O zâtın derecesini anlamaktan biz âciziz.” dedi. Bundan sonra o büyüklere olan muhabbeti daha da arttı.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

OTUZ YIL SONRAKİ TALEBELİK 
   Maksûd Dede anlattı: “Tokat’ta sanat ehli bir kimse idim. Kendi işimle uğraşır, kimsenin işine karışmazdım.
   Bir Cumâ günü Tokatlılar acele ile Büyük Câmiye doğru koşuyorlardı. Birine; “Böyle hızlı hızlı gitmenizin sebebi nedir?” diye sordum.
   “Bugün büyük bir velînin Büyük Câmi’de vâz vereceğini duyduk. Onun için acele ediyoruz.” dedi. Hemen hazırlığımı yapıp câmiye koştum. O mübârek zâtın nasîhatleri kalbime öyle tesir etti ki, o andan îtibâren talebesi olmağa karar verdim. Vâzından sonra yanına yaklaştım, elini öptüm ve; “Efendim! Zât-ı âlinizin talebesi olmakla şereflenmek istiyorum. Lütfen kabûl buyurmanızı istirhâm ediyorum” dedim.
   Bana; “Seni yetiştirecek bir velî, daha bu ilmi öğretmeye başlamadı.” buyurdu. Yanından ayrıldıktan sonra etraftakilere; “Bu zâtın ismi nedir?” diye sordum. “Molla Habîb’dir.” dediler.
   Aradan on beş yıl geçti. İstanbul’a gittim. İstanbul’da çeşitli yerlerde on beş sene daha çalıştım. Bir Cumâ günü Ayasofya Câmiine gitmiştim. Biri vâz ediyordu. Sözlerinden çok etkilendim. Kalbimden geçen pekçok suâllerimi cevaplandırdı. Onu dinlemekle bütün endişelerimden kurtuldum. Kalbimi bir nûrun doldurduğunu hissettim.
   Etrâfımdakilere; “Bu vâzı kim yapıyor?” diye sorunca; “Sünbül Sinân hazretleri” dediler. Vâz bitince hocanın huzûr-i şerîfine varıp elini öptüm.
   Daha bir şey söylemeden; “Tokat’ta, Molla Habîb’in eline yapıştığın zaman, onun sana söylediklerini hatırlıyor musun?” diye sordu. O anda hayretten dona kaldım. Bundan tam otuz sene öncesini soruyordu. “Efendim! Bunu size kim söyledi?” diye sordum.
   O da; “Allahü teâlânın yolunda olanlara bunları bilmek güç değildir. Fakat asıl maksad Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktır.” buyurdu.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

HAZIR MERHEM
   Abdurrahmân Sâmi Efendi, bir gün evinde yumurta gibi bâzı şeyleri önüne almış, onlarla meşgûl idi. Hanımı kendi kendine; “Efendi vaktini bu gibi şeylerle meşgûl ediyor!” diye düşündü.
   Ertesi gün bir grup talebe ziyâret için geldiler. Hanımı onlara çay demliyordu. Bir ara ayağı takılınca, kaynar su hanımının ayağına döküldü. Hanımı can acısı ile “Allah” diye bağırdı. Sesi duyan Abdurrahmân Efendi, hemen hanımının yanına giderek, bir gün önce hazırladığı merhemi hanımının ayağının yanan yerine sürdü ve; “Hanım, dün benim bu merhem ile meşgûl olduğumu görünce; “Efendi vaktini bu gibi lüzumsuz şeylerle geçiriyor!” diye düşünmüştün. Gördün ya bu merhemi biz ne için hazırlamışız.” dedi.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

 

KASAPTAKİ KOYUN ETİ
   Abdülkâhir Sühreverdî hazretleri bir talebesi ile Bağdad’ın Sultan çarşısından geçiyordu. Oradaki bir kasap dükkanında soyulup asılmış bir koyuna bakmaya başladı.
   Daha sonra; “Bu koyun bana leş olduğunu söylüyor.” dedi. Bu sözleri işiten kasap düşüp bayıldı. Ayılınca suçunu söyleyerek bir daha böyle yapmayacağına söz verip, tövbe etti.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

VASITAYA İHTİYAÇ YOKMUŞ
   Adülvehhab-ı Şarani hazretlerinin Amir Bağdadi isimli talebesi önceleri “Hiç kimse bir ihtiyacın hasıl olmasında vasıtaya muhtaç değildir.Bu sebeple Allahü Tealadan bir şey isterken başkalarını vesile etmek, onun hürmetine ver demek olmaz.” der, velilerin kerametlerine inanmazdı.
   Bir gün rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Yanında Adülvehhab-ı Şarani hazretleri de vardı. Peygamber efendimizin mübarek elini öpmek istedi. Fakat ona hiç iltifat etmiyor, huzuruna gittikçe yönünü ondan çeviriyordu. Bir ara Abdülvehhab-ı Şarani hazretlerine “Ne olur Peygamber Efendimize bir arz et de, beni kabul buyursun. Mübarek elini öpmekle şerefleneyim.” diyerek yalvarmaya başladı.
   O kadar yalvardı ki Abdülvehhab-ı Şarani hazretleri onun gözlerinden akan yaşlara dayanamadı. Resulullah efendimizin huzuruna varıp, onu işaretle bir şeyler söyledi. Bunun üzerine onu Huzur-ı şeriflerine kabul ettiler. Uyandığında, önceki düşüncelerinin ne kadar yanlış olduğunu anladı. Tevbe etti ve sabahleyin İmam Şarani hazretlerinin talebesi olmakla şereflendi.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

(NOT:“ANASAYFA”‘mızdaki arama formundan menkıbe konusuna göre detaylı arama yapabilirsiniz. )

YORUM YAP