EYVAH ORUCUMUZ GİTTİ!
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin meclisinde dünyâ ile ilgili sözler konuşulmazdı. Birisi gıybet etse ona mâni olur, gıybet edene; “O dediğine ben daha layıkım.” derdi.
Bir gün yanında; pâdişahı kötülediler. O gün oruçlu idi. Kötüleyene dönerek; “Eyvâh orucumuz gitti!” buyurdu. “Siz kimseyi kötülemediniz ki!” dendiğinde; “Evet, biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette söyleyen de dinleyen de aynıdır.” buyurdu.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
GÖNÜL GIYBETİ
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri Bir gün Şenûziyye mescidinde oturmuş cenâze namazı için cemâat bekliyordu. Bu sırada bir fakir gördü. Hâlinden ibâdet ehli olduğu anlaşılıyordu. Fakat dilenmek ile meşguldü.
Kendi kendine; “Bu adamcağız böyle dileneceğine çalışıp nefsini bu hâle düşmekten korusa daha iyi olmaz mı? Üstelik sağlığı da yerinde.” diye düşündü.
O gece ibâdet yapmak için kalkamadı ve rüyâsında bir tepsi içinde o fakirin eti sunularak; “Ye bunu!” dediler. “Ben onun gıybetini yapmadım ki.” diyecek oldu. “Senin gibisinin böyle düşünmesi bile hoş değil, derhal git ondan helâllik dile.” dediler.
Sabah olunca o adamın peşine düştü. Bir yerde bakla yaprağı topladığını gördü. Yanına sokulup selâm verdi.
Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine; “Bir daha böyle yapacak mısın?” diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri de; “Hayır.” karşılığını verdi. “Allah beni de seni de bağışlasın.” diye duâ etti.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
GIYBETİN ZARARI
Ebû Câfer Haddâd hazretleri, gıybetin insanı felâkete düşüreceğini gösteren bir hâdiseyi şöyle nakletmiştir: “Yanımızda çok çalışan, çok ibâdet eden bir genç vardı. Bununla berâber bu genç, başkalarını çok gıybet ederdi.
Bir ara kayboldu. Bir müddet sonra onu kötü kimselerin yanından çıkarken gördüm. Niye bu hâle düştüğünü sordum. O da; “Gıybet beni bu hâle düşürdü. Bu kötü insanlardan birine tutuldum. O mânevî hallerin hepsini elimden kaçırdım. Şimdi bunların yanından ayrılamıyorum. Duâ et de, bu halden kurtulayım.” dedi.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
EVLİYAYI GIYBET ETMENİN CEZASI
Fakîrullah hazretlerinin akrabâlarından Abbâs isminde yaşlı biri huzûruna geldi. Ağzı eğilmiş, dudağının bir tarafı kulağına ulaşmıştı. Sol yüzün cildi kat kat kırışıp dudağıyla kulağı arasında buruşup görünmez olmuştu. Sağ yüzünün cildi de aksine gerilip, açılmıştı ve güneşte kalan def gibi gergin ve parlak olmuştu. Konuştuğu da anlaşılmıyordu.
O merhamet menbâı olan mübârek İsmâil Fakîrullah hazretleri, akrabâsının o hâlini görünce ağladı. Sonra da mübârek eliyle ağzını mesh etti. Fâtiha sûresini okudu, el kaldırıp, duâda bulundu. Bundan sonra Allahü teâlânın izniyle ağzı düzeldi, eski hâline geldi.
Fakîrullah hazretlerinin elini öptükten sonra: “Hocam, beni affetmeni istirhâm ediyorum. Bu gece arkandan uygun olmayan sözler sarf ederek gıybetini yapmıştım. Uyuduğumda gâibden bir sille gelip, bir vuruşta ağzımı bu hâle getirdi. Tövbeler olsun.” deyip tekrar tekrar af diledi.
Merhameti bol olan İsmâil Fakîrullah hazretleri de; “Bize karşı olan kusurun bizden yana helâl olsun. Hak teâlâ sana hidâyet versin. Bundan sonra sakın bir kimseyi gıybet etmeyesin. Müminin mümini gıybet etmesi kesin olarak haramdır. Bizi gıybet etme ki, bizim gibi zelîl kulun sâhibi, azîzdir ve intikam alıcıdır. Dikkatli ol.” buyurdu.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
GIYBET KARŞILIĞI OLAN HEDİYE
Bir gün Hasan-ı Basrî hazretlerine birisi gelip; “Filan kimse seni çekiştirdi, gıybet etti.” deyince; “Sen o zâtın evine niçin gitmiştin?” diye sordu. O şahıs; “Misâfir olarak dâvet etmişti.” dedi. Sonra, ne ikrâm ettiğini sorunca; “Çeşitli yemekler ve meşrubat…” cevabını aldı ve buna karşı; “Bu kadar yemeği içinde sakladın da, bir çift sözü saklayamayıp bana mı getirdin?” dedi.
Daha sonra kendisinin aleyhinde konuşan bu kimseye, bir tabak tâze hurma ile birlikte özür dileyerek, şöyle haber gönderdi: “Duyduğuma göre sevaplarını, benim amel defterime geçirmişsin! İsterdim ki, karşılık vereyim! Kusura bakmayın! Bizim hediyemiz sizinki kadar çok olmadı.”
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
GEYİK BOYNUZU
Hasan Sezâî Efendi zamânında, Edirne’de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın hâlisâne olarak tövbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin ediliyor, rahat bırakılmıyordu.
Bu kadın Hasan Sezâî’ye gelerek yardım istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve tâatla meşgûl olmaya başladı.
Bu arada boş durmayan fitneciler, Hasan Sezâî hazretleri hakkında çirkin iftirâlar yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapısına geyik boynuzu astılar. O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezâî Efendi yine sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu.
Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne’de müthiş bir uyuz hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve dedikodu etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu.
Hastalığa yakalananların bütün vücûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı. Affı ve merhameti pek çok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı.
Mübârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz olanlara yaklaşarak; “Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî’dedir.” deyip oradan ayrıldı. Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu.
Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp, yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme
yapıldı.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
GIYBET EDENİN CEZASI
Haddini bilmez bir kimse, Seyyid İbrâhim hazretlerine (Mevlana Seyyid İbrahim Efendi) dil uzatıp gıybetini yapar, hakkında uygun olmayan şeyler söylerdi. Bu kimsenin yaptıkları, söyledikleri, defâlarca Seyyid İbrâhim hazretlerine haber verildiği hâlde, o bir cevap vermeyip hep sükût eder ve sabrederdi.
Yine bir gün o kimsenin, haddi aşarak ve daha da ileri giderek söylediklerini kendisine haber verdiler. Önceki söyledikleri yara olarak kalbinde durduğu ve hiçbir şey söylemeyip hep sabrettiği hâlde, bu defâ çok üzülüp gayrete gelerek;
“Acabâ şu anda lisânı (dili) döner, hareket eder mi ki?” dedi. Mübârek gönlü çok incinip, o kimseye; “Dili kurusun.” diye bedduâ etti. O gece, o kimsenin dili tutuldu ve ölünceye kadar hiç konuşamadı.
O kimsenin bu acıklı halini görenler, Allahü teâlânın velî kullarına dil uzatmanın, karşı gelmenin ve edepsizce sözler söylemenin ne kadar tehlikeli olduğunu ve ne ağır belâ ve musîbetlere uğranacağını anladılar.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
GIYBET DİNLEMEK ZORUNDA KALIRSAN
İbn-i Zuğdân (Muhammed Zuğdan) hazretleri , Peygamber efendimizi sık sık rüyâsında görürdü. Gördüğü rüyâları kendisi şöyle anlatır:
“Bir gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm ve; “Ey Allahü teâlânın Resûlü! Birçok kimse, sizi rüyâda sık sık gördüğüme inanmıyorlar.” dedim.
Mübârek elini kalbimin üzerine koydu ve; “Ey evlâdım, gıybet haramdır. Sen, “Ey müminler! Zannın çoğundan sakınınız! Çünkü, zannın çoğu günâh olur. Birbirinizin kusûrunu araştırmayın! Birbirinizi gıybet etmeyin!” (Hucurât-12) meâlindeki âyet-i celîleyi okumadın mı?” buyurdu.
Sonra Resûl-i ekrem şöyle buyurdu: “Eğer başkasının gıybet etmesini dinlemek mecburiyetinde kalırsan, İhlâs ve Mu’âvvezeteyn sûrelerini oku. Hâsıl olan sevâbı, gıybeti edilenlere hediyye eyle. Çünkü gıybet ile sevap, ikisi de birbirlerini tâkib ederler ve Allahü teâlânın izni ile denk olurlar.”
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
DEDİKODUCU ZATIN CEZASI
Mustafa Sâfî Efendi Bolu’ya insanları irşâd için geldiği ilk sıralarda, Bolu’da Kara Hacı Hâfız Kavvam Efendi adında meşhur biri vardı. Bu zât âlimlerin ve halkın bulunduğu bir mecliste Mustafa Sâfî Efendi hakkında dedikodu yapmıştı.
Onun bu uygunsuz davranışı, Mustafa Sâfî Efendi tarafından duyuldu. Onu huzûruna çağırıp nasihat etti. Böyle şeyleri yapmaktan vaz geçmesini söyledi. Ancak o, bu hâlini terk etmeyip, meclislerde aleyhinde yine konuşuyordu.
Bir gün tam o mübârek zâtın aleyhinde konuştuğu bir sırada dili ağzından dışarıya çıkıp, acı acı bağırmaya başladı. Meclistekiler onun bu hâline çok şaştılar. Bu ne haldir diye sorduklarında, Mustafa Sâfî Efendinin aleyhinde konuşması sebebiyle ondan mânevî bir okun kendisine isâbet ettiğini, gidip ondan kendisini affetmesini arzetmelerini söyledi.
Bunun üzerine gidip hâlini arzettiler. Ölecek dediler. Affetmesi için yalvardılar. Mustafa Sâfî Efendi gelenlere; “Evliyâullahın terbiyesi böyle de olur. Onun vefât etmesi, hakkında hayırlıdır.” buyurdu. Dedikleri gibi o gün öldü.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
ÇOK ET YİYENLER
Süfyân-ı Sevrî hazretlerine birisi gelip; “Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki: “Çok et yenen bir hâne halkından Allahü teâlâ nefret eder.”
“Buradaki hâne halkından murâd nedir?” diye sordu. Süfyân-ı Sevrî hazretleri; “Gıybet edenlerdir. Çünkü gıybet edenler başkalarının etini yerler.” cevâbını verdi.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
SİGARA İÇENDEN EVLİYA OLUR MU?
Muzaffer Ozak (k.s.) Hazretleri Süleymaniye Camiî’nde imamlık vazifesi yaparken, bir namaz sonrası kahvede bazı cemaatten kişilerle sohbet yaptıkları esnada, Muzaffer Efendi’nin sigara içmesine karşı olan bazıları sigara içmenin kötülüklerinden bahsettiler. Muzaffer Efendi onlara latife yollu cevaplar verirken, orada, sigaranın kesin haram olduğuna inanan ve içenleri sevmeyen bir cemaate mensup seksen yaşlarında birinin, kendisine açıkça destek verdiğini ve tütünün aleyhinde olmadığını görünce çok şaşırır.
Bu şaşkınlıkla ona , kendisinin bağlı olduğu şeyh ve cemaatin sigaraya karşı kesin tavrına rağmen bu davranışının sebebini sorar. O seksenlik derviş meselenin iç yüzünü anlatmak istemeyince Muzaffer Efendi ona:
– “Bana öyle geliyor ki, sen bir mü’mini sigara içtiği için ayıplamışsın” demiş.
Bunun üzerine o derviş şaşkınlıkla sormuş :
– “Nasıl anladın?”
Muzaffer Efendi de:
– “Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde böyle buyurmuşlardır da, ondan istidlâl ettim” diye cevap verince o derviş meseleyi anlatmaya başlar;
Meğerse seksen küsur yaşına gelmiş ve o yaşına kadar ağzına hiç sigara koymayan hatta sigara içenlere aşırı derecede kızan biriymiş. Bir gün, Antalya Akseki’ye memleket ziyaretine gitmiş. Dost ahbap ziyaretlerini yaptıktan sonra onu, orada bulunan veli bir zatı ziyarete götürmüşler. O zat da sigara içen biriymiş. O veli zatın güzel hallerini gördükten sonra onun sigara içmesini kabullenememiş.
Ziyaretten çıktıktan sonra kendisini ziyarete getirenlere de kızmış ve “Böyle mekruhlarla, haramlarla uğraşanlardan evliyâ olmaz” demiş. Arkasından bir hayli o zatın gıybetini yapıp çekiştirmiş.
İstanbul’a dönüş vakti gelip çatmış. Memleket ziyareti dönüşünde bindiği trende, bir adamın kendisine uzattığı sigarayı, içinden gelen garip ve çok kuvvetli bir hisle alıp içivermiş. O sigara ile müthiş bir sigara tiryakisi kesilir ve trenin durduğu ilk istasyonda birkaç paket sigara alıp içmeye devam eder. Sekiz aydan beri de içmeye devam ettiğini söyler.
(Kayn.:Envârü’l Kulûb)
HAKARET DOLU MEKTUPLAR
Bir kimse Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerini çekemez, onu hep kötüler, aleyhinde konuşurdu. Onun yüksek hâllerini inkâr eder, hiçbirini kabûl etmezdi. Ahmed Rıfâî hazretlerinin talebelerinden kimi görse, önceden hazırladığı bir mektûbu eline verip, hocasına götürmesini tenbîh ederdi. Ahmed Rıfâî hazretleri de mektûbu açınca, “Ey Mülhid, ey bid’atçı, ey zındık… gibi çok çirkin şeylerin yazılı olduğunu görürdü.
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri bu çirkin ifadelere rağmen hiçbir kötü şey söylemez, mektûbu getiren talebesine bir miktar para verip, o kimseye götürmesini ve “Sen benim sevap kazanmama vesile oluyorsun, cenâb-ı Hak sana hayırlar ihsân etsin” diye söylediğimi bildiriniz” derdi.
Bu kimse, uzun müddet bu şekilde kötü hakaretlerine ve iftiralarına devam etti. Bir gün geldi, artık âciz kaldı. Ahmed Rıfâî hazretlerinin (k.s.) verdiği bu cevaplardan çok utanmaya başladı. Yaptığı hareketlerden pişman olup, tövbe etti.
Daha sonra özrünü beyân edip af dilemek için, Ahmed Rıfâî hazretlerinin huzûruna doğru hareket etti. Bulunduğu şehre yaklaşınca başını açtı, üzerinden örtüsünü çıkardı, boynuna da bir yular taktı. Bir kimseye de bu yuları tutup, çeke çeke Ahmed Rıfâî hazretlerinin huzûruna götürmesini rica etti.
Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri ,onu bu hâlde görünce, “Ey kardeşim! Seni bu hâle getiren nedir?” diye sordular.
O da, “Yaptıklarım” dedi.
Seyyid Ahmed hazretleri, “Ey kardeşim! Yaptığınız sâdece birer hayırdır” buyurdular.
O kimse de, yaptıklarına pişman olduğunu bildirerek özür diledi, özrü kabûl edilince, Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin sâdık talebelerinden oldu.
(Kayn.:İslam Alimleri Ans.)
EVLİYA HARAM YER Mİ?
Şemsüddîn Muhammed bin Ahmed el-Mâlikî şöyle anlatır:
“Bir gün iki arkadaşım ile Ma’tûk el-Bâışkî’yi ziyâret etmek için yola çıktık. Yolda; “Bu zât nasıl olur da vezirle çok samimî olur. Onun yemeğini yer. Hâlbuki öyle bir kimsenin yiyeceği ve içeceği şüpheden uzak olmalıdır. Vezirin çok şeyleri de haramdır. Nasıl olur da bu zât haram yer?”, diye konuştuk.
Bir süre sonra Ma’tûk el-Bâışkî’nin huzûruna vardık. O zât bize heybetle bakıp;
-Evlâtlarım, siz benim hakkımda şöyle şöyle düşünmektesiniz. Allahü teâlânın velî kulları hiçbir zaman haram yemez, iyice bilmediğiniz kişi hakkında arkasından konuşmayınız. Gıybet haramdır. Kul hakkı, helâllaşılmadan ödenmez.”, buyurup aklımızdan geçenleri ve söylediklerimizi bir bir söyledi.
Bunun üzerine biz, yaptığımızdan tövbe ettik ve ondan af ve helâllik diledik. O da hakkını helâl ederek bizleri bağışladı.”
(Kayn.:İslam Alimleri Ans.)
GIYBETE DİNLEMEK
Halid bin Rebî’ şöyle anlatıyor:
“Bir zaman dostlarımla beraber bir yerde bulunuyorduk. Orada bir müslümanı gıybet ettiler. Ben mani olamadım.
O gece rüyada, siyah bir kimsenin, pis kokulu domuz etini bir tabağa koyup getirdiğini ve önüme koyduğunu, yüksek sesle “Hadi, ye!” dediğini gördüm.
-Ben müslümanım. Müslüman domuz eti yemez!, dedim.
-Ama müslümanın etini yersin. O bundan bin kat daha haramdır!, deyip o etten bir parça kesti. Ağzıma koydu.
Uyandım. O et ağzımda idi ve pis pis kokuyordu. Kırk gün onun pis kokusunu ağzımda duydum.”
(Kayn.:İslam Alimleri Ans.)
ESMER MOLLA VE YAKIŞIKLI BERBER
Merhum Şeyh İsmail Çetin (k.s) hazretlerinin gençliğinde bir gün yolu İzmir’e düşer. O sıralar henüz sakal bırakmamıştır. Sakal tıraşı olmak için bir berbere girer. Berber yakışıklı, tatlı yüzlü, temiz simalı birisidir. İsmail Efendi, bir kendi esmerliğine, bir de güzel yüzlü ve yakışıklı berberin yüzüne bakmış. Kendi kendine hayıflanmış ve içinden;
-“Ya Rabbi beni esmer olarak yarattın, ama güzel ve faydalı ilim verdin. Elhamdülillah istikametim de yerinde. Kim bilir şu adam belki büyük günah bile işliyordur. Şu berberin yakışıklılığını bana verseydin, ben hem parlak yüzümle, hem ilmimle ümmete daha iyi hizmet etmez miydim?”, diye geçirir.
Tam o anda, berber onu tatlı tatlı süzer ve;
“Merak etme, içim de temiz benim!”, diye söyler.
İsmail Efendi çok şaşırmıştır. Adam, kalbinden geçenleri bilmiş ve onun kendisi hakkındaki kötü zannını, tatlı bir şekilde ikaz etmiştir. Bunun üzerine, o berberin hali hakkında büyük bir merak içine düşer. Tıraşını olup çıktıktan sonra, dışarıda bir yerde berberin kapanma saatine kadar bekler. Daha sonra berberi, içinden geçeni nasıl bildiğini söylemesi için ısrar eder.
Bu ısrarlar üzerine berber halini şöyle anlatır;
“Gençliğim biraz hızlı geçti, bazı büyük hatalara bulaştım. Babam hastalandı. Mübarek biriydi ama biz kadrini bilemedik. Çevreye, çamura bulandık. Beni yanına çağırıp dedi ki;
-“Oğlum, bunca zamandır hoyratça yaşadın. Nasihatlerim sana kâr etmedi. Son sözüm şudur, yaparsan pişman olmazsın. Hayatın düzelir, bereketlenir. Her gün Rasul-i Zişan’a beş yüz salavat oku!…” dedi.
Ardından vefat etti. Onun vefatıyla sarsıldım. Birkaç ay içimdeki hasret ateşiyle salavatımı okudum. Alışkanlık haline geldi. Ardından namaz kılmak arzusu, günahlardan kaçmak ve tövbe etmek geldi içime. O gün bugündür şu kadar sene oldu, salavatlarımı terk etmedim. Allah Teâlâ da bana böyle hisleri nasip etti.”
(Kayn.:V.Üstad İ.Çetin)
EDEPSİZ DERVİŞİN CEZASI
Prof.Dr.Ethem Cebecioğlu, Mahmud Sami Ramazanoğlu Efendi’nin sofisi olan ve Çiçekçi Baba diye bilinen İbrahim Özdemir Efendi’den naklen bir hatırasını anlatıyor;
Çiçekçi İbrahim Efendi, bir gün dışarıda rast geldiği bir zat ile sohbet etmeye başlar. Fakat, başka bir tasavvuf yoluna bağlı olduğunu anladığı bu zat, sohbet sırasında Mahmud Sami Efendi hakkında ağıza alınmayacak derecede ağır hakaret ve edep dışı sözler sarfeder.
Mürşidi hakkında bu ağır ve edep dışı sözleri duyan İbrahim Efendi’nin başından aşağı kaynar sular dökülür. Hemen o zatı ikaz ederek, hakaret ettiği zatın bir Allah dostu evliya olduğunu, eğer bu hatasından tövbe edip geri dönmezse başına büyük bir bela gelebileceğini hatırlatır.
O edepsiz şahıs bu ikaza rağmen aynı tavrını sürdürür ve daha sonra bağırıp çağırarak İbrahim Efendi’nin yanından ayrılıp gider. Daha yarım saat gibi bir zaman geçer ve o edepsiz şahıs trafik kazası neticesinde ayakları kırıldığı haberi gelir.
İbrahim Efendi bunun üzerine hemen gidip Sami Efendi’ye yaşadığı bu ibretlik hadiseyi anlatmak ister. Sami Efendi’nin yanına varıp huzuruna çıkar. Baştan ayağa merhamet timsali olan Sami Efendi Hazretleri, Daha o bir şey anlatmadan şöyle buyurur;
-İbrahim evladım!, o şahıs parça parça olacaktı, Allah’a yalvardım, yalvardım, yalvardım, çok gözümden yaşlar geldi, ağladım… Başına gelecek belayı ben biliyorum. İki bacakla kendini kurtardı, yoksa parça parça olacaktı. Bela gelmesin başına diye dua ettim.
(Kayn.:youtube.com/68T6JYJBCkI)
TİCANÎLERE BENZEYEN ADAM
Gavs Seyyid Abdülhakim Hüseyni hazretlerinin sofisi olan Mehmet Yarbay anlatır;
1950’li yıllarda Ticani Tarikatı diye anılan tarikat mensuplarınca, heykeller put olarak görülüp, değişik yerlerde bu heykellere saldırılar düzenleniyordu. Onların bu aşırı hareketleri sebebiyle, “Atatürk’ü Koruma Kanunu” diye bir kanun dahi çıkartılmıştı.
Mehmet Yarbay bir gün, Ankara’da bir işi dolayısıyla noterde bulunuyordu. Noterde beklerken orada koyu esmer tenli ve siyah sakallı ve derviş kılıklı bir adam gözüne çarptı. O adamı görünce içinden; “Aha bu işte ticanî!” dedi ve o adam hakkında içinden küçük bir kötü zanda bulunuverdi.
İşi bitip oradan ayrıldı. Gece olup yatınca kendisini bir rüya gördü. Rüyasında, bir dağa çıkıyordu. Çıkarken sağ tarafta bir dergah olduğunu görünce oraya girdi. İçeride sürmeli gözlü, latîf, nurânî sarıklı yüzlerce evliya zat olduğunu, her birinin önünde kocaman Kur’an-ı Kerim’ler bulunduğunu gördü. Onlara selam verip kimler olduğunu sorunca, onlar kendilerinin “Ticanîler” olduğunu söylediler. Daha sonra;
-Hani noterdeki sofiye Ticanî dedin ya! Oğlum utanmıyor musun? Bizim sizden ne farkımız var. Sen bugün böyle dedin ya!
Mehmet Yarbay bu manevi ikazdan sonra onlara, çok pişman olduğunu, bir daha böyle bir şey yapmamak üzere tövbe ettiğini söyledi. Onlar da, affedip, okumak üzere bir salavat-ı şerife hediye ettiler.
Yani Türkiye’de yeni peydah olan sahte Ticanîlerin yaptığı hareketlere kızıp, bir adamı onlara benzetince, gerçek Ticanî Tarikatı mensuplarının manevi ikazıyla karşılaşır.
*NOT:Ticani Tarikatı,Kuzey Afrika’da 1700’lü yıllarda, Seyyid Ahmed Ticanî tarafından kurulmuş olan tasavvuf yoludur.
(Kayn.:youtube.com/VrxW_KTv37c)
YİRMİ YAŞINDAKİ ŞEYH
Uluborlu’dan Abdullah Dede şöyle anlatmıştır: “Seyyid Burhâneddîn Efendi şeyhliğinin ilk yıllarında Uluborlu’ya geldi. O zaman yirmi yaşında idi. Câmide halka vâz ve nasîhat etti. Tesirli sözlerini dinleyince günahlarıma pişman olup tövbe ettim. Vâz bitince, onu evine dâvet edenler oldu. Daha sonra da yanında talebeleri ile Uluborlu’dan ayrılıp giderken halk büyük bir kalabalık hâlinde uğurlamaya çıktı.
Biz hisar tarafında bâzı kimselerin işinde ücretle çalışıp taş çıkarıyorduk. Şehir halkı Şeyh hazretlerini uğurladı. Biz de seyrediyorduk. Bizim yanımızda çalışan iki kişi vardı. Seyyid Burhâneddîn hazretlerine dil uzatıp; “Bir oğlanın arkasına şeyh diye düşmüşler!” dediler. Bununla kalmayıp uygun olmayan bir hayli söz söylediler. Onların çirkin sözlerini işitince âdetâ ciğerim kanla doldu.
Tam ileri geri konuştukları sırada, dağdan koca bir kaya kopup üzerimize doğru yuvarlandı. Ben hepsinden ön tarafta idim. Taş tam üstüme düşeceği sırada gaybdan bir el uzanıp ensemden tutarak beni oradan alıverdi.
Yanımda bulunan o iki kişi ise taşın altında kalıp ezilerek öldüler. Bu hususla ilgili olarak sonra bana talebeleri şöyle anlattılar:
Hocamız ile yolda bir yerde öğle namazı kıldık. Bu sırada hocamız; “Bana bir iplik verin.” dedi. Hemen bir parça iplik verdiler. Bulunduğu yerde bir kere dönüp ipliğe bir düğüm atarak yere bıraktı. Talebelerinden biri bu işin hikmetini sorunca da; “Bir dervişim vardı. Onu kurtardık! İki inkârcıyı da taş bastı!” dedi.”
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
KALICI DELİSİ
Karabaş Şeyhi lakabı ile tanınan Hüseyin Efendi, Osmanlı Sarayı’nın resmi kalemtıraşlarından “Kalıcı Delisi” namıyla bilinen, meczup Seyyid Mehmet hazretleri hakkındaki hatırasını şöyle anlatır;
Karabaş Şeyhi Hüseyin Efendi, bir Ramazan ayının son on gününde itikafta idi. İtikafta iken bir rüya görür. Rüyasında, bulunduğu dergahın kapısından Hasan Basrî, Habib Acemî, Davud-u Tâî, Maruf-u Kerhi ve gelmiş geçmiş ne kadar evliyalar varsa gelip otururlar ve vaaz kürsüsüne de, Niyazi Mısri hazretlerini çıkartırlar.
Niyazi Mısri hazretleri yaptığı vaaz sırasında Zat-ı Hakk hakkında ince marifetlerden bahsetmeye başlar. Fakat o mecliste bulunan meşayihten biri kalkar ve;
Ya Şeyh Muhammed Mısri! Zat-ı Hak’dan söz söylemek yasaktır. Başka bahis aç!”, diye itiraz eder.
Niyazî Mısrî Hazretleri de:
-“Zat-ı Hakk’dan ehil olmayanlar yanında söz söylemek memnudur (yasaktır). Burada nâehil (ehil olmayan) yoktur.”, diye buyurarak sohbetine aynen devam eder. Sohbeti bittikten sonra da, dua edip kürsüden iner, diğer evliya zatlar sohbet bittikten sonra ayrılıp giderler.
Hüseyin Efendi mihrap tarafına bir bakar ki orada, Başta Resulullah (s.a.v.) Efendimiz olmak üzere, dört halife, sahabenin büyükleri ve Oniki İmam diye bilinen büyük zatlar mihrabın içinde oturmaktadır.
Resulullah’ın kalkmasıyla hepsi kalkarlar ve giderlerken Resulullah Efendimiz Hüseyin Efendi’ye;
-“Bak â Şeyh Hüseyin!, Benim oğlum Muhammed’in hakkında bir daha fena bir şey söyleme! Elbette rücu eyle!” diye, tekrar tekrar buyurarak tembih eder.
Rüyadan sonra, Hüseyin Efendi, acaba kim aleyhinde söz söyledim diye bir saat düşünür, fakat kimin aleyhinde konuştuğunu hatırlayamaz. Böyle düşünürken dergahın kapısı çalınır. Kapıya gelen “Kalıcı Delisi” dedikleri meczup Seyyid Mehmed Efendi’dir.
Kalıcı Delisi Şeyh Hüseyin Efendi’ye;
-“Ya Şeyh Hüseyin benim hakkımda halka ne söyledin. Yüzüme karşı söyle yoksa seni affetmem!” der.
Şeyh Hüseyin Efendi öyle bir şey söylemediğini beyan edince, Kalıcı Delisi, “Niye? Ceddim yalan mı söyledi?”, diyerek rüyasında gerçekleşen hadiseyi aynen anlatıverir.
Bunun üzerine, Hüseyin Efendi biraz daha zihnini yoklar ve aklına gelir. Meğerse birkaç gün önce bazı ihvan ile sohbet sırasında, Kalıcı Delisi’nden söz açılır. Şeyh Hüseyin Efendi de onun hakkında;
-“Onlar delilerdir. Yeri göğü bilmezler. Bir alay götü boklu delidir.”, şeklinde yakışıksız bir söz söylediğini hatırlar.
Kalıcı Delisi’ne bir sohbet sırasında böyle söylediğini anlatınca, kendisi;
-“Sakın benim gıyabımda fena söz söyleme!. Ben affederim Lakin Ceddim Muhammed Mustafa (s.a.v.) affetmez. Gafil olma!” diye ikaz eder.
(Kayn.:XVI.ve XVIII.As.Yaş.Veliler ve Deliler)
