BİR “ŞEB-İ ARUS” HİKAYESİ

  MENKIBELER/HATIRALAR

 

         Mehmet ILDIRAR (1927-2012)

     Bu yazımızda; 1927 yılı Afyonkarahisar doğumlu olup, orduda muvazzaf bir subay iken, önce Nakşibendi mürşidlerinden biri olan, Seyyid Abdülhakim Hüseynî hazretlerine intisap eden, onun 1972 yılında vefatı üzerine, Seyyid Muhammed Raşid hazretlerine, onun da 1993 yılında vefatı üzerine, Gavs-ı Sanî Seyyid Abdülbakî hazretlerine intisab ederek talebesi olan ve 18.08.2012 tarihinde bir Ramazan Bayramı arefesinde  aramızdan ayrılan,  “Mehmet YARBAY” namıyla maruf, Mehmet ILDIRAR Efendi’nin vefatını konu edineceğiz inşallah.

    Kendisi, askerlik mesleğinden emekli olduktan sonra, 1983 yılında Almanya’ya yerleşmiş, Avrupa’daki ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu için hayatını vakfederek, özellikle feyizli ve tesirli sohbetleriyle, canla başla hizmet ederek fani ömrünü tamamlamıştır. Bugün, Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyünde medfun bulunmaktadır.

    Vefatından sonra, Risale-i Nur cemaatine mensup bir zatın, ona ihsan edilen manevi dereceler hakkında gördüğü sadık bir rüya, çok etkileyici ve ibret verici bulunduğundan, bu rüyanın tafsilatını burada aktarmayı uygun gördük.

    Aslen Siirt’in Tillo beldesinden olup, daha önce Mehmet Ildırar Efendi ile hiç karşılaşıp tanışıklığı olmayan, sadece hanımı sofi olması dolayısiyle, bir kez görüntülü sohbetini seyretmiş olan, S… adındaki bir zat tarafından görülen bu sadık rüyayı, kendisinin bizzat konuştuğu ses kaydındaki  beyanına mutabık olarak aktarıyoruz;

    S. Hoca, rüyasında,  kendi evinde namaz kıldığı odada odada oturmaktadır. Odaya daha önceden tanımadığı bir zat girer ve selam verdikten sonra; “Ben S. Hoca ile görüşeceğim”, der. S. Hoca da; “Buyurun!”, der. O zat; “Ben Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin elçisiyim, onun vekiliyim”, diye bildirir. S. Hoca da, “Hoşgeldiniz abi!” der, O zat da, “Hoşbulduk” deyip musafaha edilir. O zat, cebinden padişah fermanlarına benzer şekilde dürülmüş bir kağıt çıkartır ve açar. Kağıdın dışı kahverengi ve içi beyaz renkte olup, üzerinde; “Bismihi Subhanehu” ifadesi ile başlayan,  “Aziz kardeşim, bu benim davetiyemdir. Sizi bir meseleden dolayı bir yere (*) davet ediyoruz”,  şeklindeki davet cümlesi vardır, yazının altında da, altın yaldızlı,  yeryüzünden gökyüzüne kadar ışık saçan, “HZ.MUHAMMED MUSTAFA” ibaresi ile basılmış bir mühür vardır.

   S. Hoca, bu kutlu davetiyeyi alır öper ve başına koyar. Davetiyeyi getiren zat, “Beni takip et!” dedikten sonra yürümeye başlar ve S. Hoca da, peşinden gider. Giderlerken birden başka bir aleme geçerler. Öyleki dünya arkalarında kalır. Bir kapıya gelip oradan geçtikten sonra, bir yere varırlar. Orada yeryüzü bembeyazdır ve yedi tane tepe şeklinde yüksek yerler vardır. S. Hoca, o tepeleri karşıdan görecek şekilde bir yere durur ve seyretmeye başlar.

    Oraya önce, ayaklarında kıymetli taşlardan mücevherlerle süslenmiş, üstünde gümüş işlemeler ve ayet el-kursînin tamamının yazılı bulunduğu, yeşil renkli bir taht getirip koyarlar.

    Daha sonra, bu davetin bir “Şeb-i Arûs” daveti olduğunu ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından  davet olunduklarına dair hitap gelir. Bu davetin, Mehmet ILDIRAR Efendi’nin Şeb-i Arûs daveti olduğu ifade edilir ve kendisi oraya davet edilir. Mehmet ILDIRAR Efendi, bu davet üzerine, genç, siyah sakallı ve uzun boylu bir surette oraya gelir. Onu o tahta oturturlar.

    Tahtın yanında bulunan iki kişi tarafından, bu kutlu merasime davet edilenler tek tek sayılmaya başlar.

     Önce, Adem (a.s.)’dan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e kadar gelmiş geçmiş tüm peygamberler (a.s.) hepsi çağırılır. Bu çağrı üzerine, bu peygamberler, bazıları yalnız, bazıları üç-beş kişi, bazıları ise binlerce sayıdaki ümmeti ile beraber davete icabet ederler. Her bir Peygamberin bir sancağı vardır ve bu sancaklarla beraber bölük bölük otururlar. Onlardan sonra, Peygamber Efendimizin sahabeleri (r.anhum) gelirler. Sahabeler, Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Uhud, Ashab-ı Tebük şeklinde grup grup olurlar. Onlardan sonra, şeriat-ı Muhammediyye’yi ihya eden müçtehitler,müceddid ve mürşidler gelecek diye ilan edilir. Bu ilandan sonra, İmam-ı A’zam Ebû Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbel hazretleri (r.anhum), kendine ait sancakları ve talebeleri ile oraya gelirler.

    Sonra tasavvuf büyüklerinden, Seyyid Abdülkadir Geylani, Şah-ı Nakşibend Muhammed Buharî (**), Seyyid Ahmed Rufaî, Seyyid Ahmed Bedevî, Ebû Hasan-ı Şazelî ve İbrahim ed-Dusûkî hazretleri (r.anhum) de, aynı şekilde, kendilerine ait sancakları ve talebeleri ile gelirler.

    Onlardan başka, sayıları yüzyirmidört milyon olarak bildirilen, daha bir çok evliya zat da gelirler. S. Hoca’nın gönülden bağlı olduğu Üstad Bediüzzaman Said Nursî hazretleri de, talebeleri ile gelir.

    Tören için geleceği ilan edilen her isimden sonra, ortalığı çok güzel değişik kokular kaplar ve ışık huzmeleri yayılır.

    En sonunda Seyyid Abdulhakim Hüseynî hazretleri gelir. S. Hoca ile tanışıp konuşurlar ve ona şefkatle muamelede bulunur. Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretlerinin yanına Muhammed Raşid hazretleri (k.s.) ile Gavs-ı Sanî Seyyid Abdulbakî hazretleri (k.s.) de gelir ve orada üçü beraber otururlar. Onların sancakları üzerinde, “La ilahe illallah” yazmaktadır ve etraflarında muazzam sayıda bir kalabalık cemaatleri vardır.

    Daha sonra tören başlasın diye bir nida gelir. Bu nidadan sonra o mecliste birisi kalkar ve Peygamber Efendimizin izniyle rütbeleri takacağını bildirir. Mehmet ILDIRAR Efendi’ye, manevi rütbeler takılmaya başlanır. Önce sağ elinden başına kadar çeşitli rütbe ve madalyalar takılır. Sonra, sol elinden yukarı aynı şekilde rütbe ve madalyalar takılır. Göğsünün üzerine de tek tek çeşitli madalya ve nişanlar takılır.

    Ona bu makam ve derecelerin verilmesi hakkında şöyle nida olunur;

    -Bu yüksek makam, bu büyük evliyalık, bu büyük şeref ve şan, buna niçin verildi biliyor musunuz? Peygamber Efendimizin ümmetine hizmet ettiği için, onlara şefkat ettiği için, onların dertleriyle dertlendiği için, Peygamber Efendimizin şefkatine mazhar olup, onun izniyle bu makam ve dereceler  takıldı.

    Bu nidanın ardından, “Şimdi bu rütbeler takıldıktan sonra herkese şefaat hakkı vereceğiz” diye ilan edilir ve Mehmet ILDIRAR Efendi’ye çok büyük bir şefaat hakkı verilir. Onun şerefine, o mecliste bulunan evliyalar, kendi talebelerine yeni rütbeler, dereceler, manevi ikramlar ve şefaat hakkı verirler. Öyle ki, kimisinin sancağı değişir, kimisinin başına bir tac konur, kimisinin göğsüne bir madalya takılır, kimisine bir kitap verilir. Böylece çok çeşitli manevi ikramlar sahibini bulur.

    S. Hoca bu manevi hadiselerden çok etkilenir ve çok ağlar. O mecliste, Molla Nusret adındaki nur talebesi de vardır. Onu tanıdığı için yanına gidip, ona orada cereyan eden hadiseler hakkında sorar. O da,

    -“Burası bir Şeb-i Arûs’tur. Biz hiç birimiz, ne büyüklüğümezden, ne evliyalığımızdan, ne çok kıymetli ve yüksek olduğumuzdan, ne de çok ibadet ettiğimizden gelmedik. Peygamber Efendimiz (a.s.) teveccüh edip, kabul edip bizi sevdiği için buraya geldik. Onun davetlisi olarak geldik. Evladım, buraya gelen insan (Mehmet ILDIRAR Efendi) vefat ettiği için denizin dibindeki balıklar bile üzüntü duydular. O Allah’ın (c.c.) sevdiği bir kuldu. Onun öldüğünden semavat ve zemin ağlar, kafirin ölmesinden de sevinir.” diye cevap verdikten sonra Mehmet ILDIRAR Efendi’ye Peygamber Efendimizin teveccüh gösterip çok sevdiğinden bahseder.

    Daha sonra, S. Hoca’nın karşısına bir kişi gelip, “S.. ‘nin zarfı da burada”, der. Zarfı, Molla Nusret Efendi teslim alır ve içindeki rütbeleri S. Hoca’ya takmak isterler. S. Hoca da, tevazu ile kendisinin manevi bir kişiliğinin olmadığını, zarfın içindeki rütbelere layık olmadığını beyan edip, onları kabul etmek istemez. Bunun üzerine ona, “Sen Peygamber Efendimizin hediyesini geri mi çeviriyorsun? Biz buraya layık olduğumuzdan değil, Efendimiz davet ettiği için geldik” derler. S. Hoca, yine kendini layık görmeyerek onu almak istemez.

    S. Hoca’nın Nevşehir’li Hacı Abdullah Efendi’ye bağlı olan, iş ortağı zat ve onun mürşidi Hacı Abdullah Efendi de, orada bulunmaktadır. Onun kendisine verilen ikram ve ihsanı kabul etmediğini gören, Hacı Abdullah Efendi, “Evladım, Sen Resulullah Efendimizin hediyesini almamanın âdapsızlık olduğunu biliyor musun? Sakın öyle bir şey yapma! Al!…” diye onu ikaz edince, S. Hoca, zarf ile kendisine hediye olarak gelen, manevi rütbe ve dereceleri kabul eder. Onun üzerine de, zaftan çıkan rütbe ve manevi dereceler  takılır.

    S. Hoca’yı, daha sonra, o meclisten alıp seyahate çıkararak başka bir meclise götürürler. O mecliste, yine Mehmet ILDIRAR Efendi vardır. Daha önce oturtulduğu şekilde tahtta oturmaktadır.  Melaike-i Mukarrebun denilen büyük melekler, dört büyük melek olan, Cebrail (a.s.),Mikail (a.s.), İsrafil (a.s.) ve Azrail (a.s.), hatta arşı taşiyan Hamele-i Arş melekleri dahi gelirler. O mecliste, kainatın yaradılışındaki yedi hikmetten beşinin anlatılacağı ilan edilir ve arkasından o beş hikmetle ilgili, çok derin ve ince meseleler anlatılır.

    Orada hazır bulunan melaike-i kiram derler ki;

    -“Biz sizin yaptığınız hizmetin vasıtasıyla Cenab-ı Hakk’ın çok rahmetine mazhar oluyoruz. Çok gıdalanıyoruz. Zikirlerinizden, meclislerinizden çok istifade ediyoruz. Biz oraya teveccüh ediyoruz. Oraya geliyoruz. Biz o zikirlerden, nimetlerden yiyoruz.”

    İnsanın kainatın meyvesi olması hikmetini, Cenab-ı Hakk’ın insanı neden aziz kıldığını anlatırlar.

    Bu hikmetler anlatıldıktan sonra, S. Hoca, oradan tekrar başka bir yere gider. Yanında hanımı da bulunmaktadır. Vardıkları yerde aşağısı ateş, yukarısı da nur olan acayip bir hudutla karşılaşırlar. Oraya varınca burası nedir diye sual ederler. Cevap olarak, denir ki, şu karşıda gördüğünüz yedi kapı Cennetin yedi kapısıdır. Hududun önü “fena alemi”, karşısı da “Beka alemi”‘dir. Buradan geçtikleri zaman Cennetin yedi kapısından içeri girebilecekleri bildirilir. Mehmet ILDIRAR Efendi’nin hürmetine, kendilerine de, şefaat hakkı verildiğini ve buradan geçebilecekleri bildirilir.

    Fakat oradan geçmek için bazı şartlar olduğunu söylerler. Bu şartların da; “Tövbe”, “istiğfar” ve “salih amel” yapmak olduğunu beyan ederler.

    S. Hoca ve hanımı çok sevinirler. Karşıdan bakarak, Cennetin hangi kapısından girelim diye düşünürlerken, büyük manevi müjde ve ihsanlarla dolu bu uzun rüya sona erer ve uykudan uyanır.

 

 

 

NOT: *Anlatanın ifadesinde, burada, hangi meseleden dolayı davet olunduğu ve davet edildiği mekan açıklanmıyor.

        **Anlatıcı tarafından, Tarikat Pîrlerinin oraya geldiği sayılırken, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin adı sayılmamıştır. Anlatım sırasındaki heyecanla, sehven unutulduğu anlaşılmakta olup, bu rüyanın mahiyet ve gidişatına göre, Nakşibendî yoluna mensup bir talebeye, manevi derece ve makamların ihsanı sırasında, tüm tarikat pîrleri orada hazır  iken, onun oraya teşrif etmemesi mümkün görünmemektedir. Bu sebeple, ihtiyaten ve edeben tarikat pîrleri arasına onun adını, yazdık.

 

 

Resim:1/naksibentitarikati.com,

YORUM YAP