BEDİÜZZAMAN HZ.’DEN SÖZLER

  BÜYÜKLERDEN SÖZLER

 

Said Nursî Hz.

 

  Aşağıda yer verilen sözler, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Risale-i Nur Külliyatında yer alan sözleri ile talebeleri ve halktan bazı şahıslarla ilgili yaşanmış olan hadiselerden derlenen bazı sözleridir.

 

 

 

 

 

İMAN VE KÜFÜR

İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir.
(RNK/Sözler)

 

İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.
(RNK/Sözler)

 

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i imandır. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.
(RNK/Mektubat)

 

Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat, îmansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok; elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azap içinde azaptır.
(RNK/Tarihçe-i Hayat)

 

İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
(RNK/Sözler)

 

Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
(RNK/Mektubat)

 

İslâmiyet iltizamdır, iman iz’andır. Tabir-i diğerle İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise hakkı kabul ve tasdiktir.
(RNK/Mektubat)

 

Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.
(RNK/Şualar)

 

Şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye (akla dayalı ilimler) tavaggul (çok meşguliyet) etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Bu zamanda cereyanlara kapılmadan imanını kurtararak muhafaza eden birinin, eski zamandaki yedi evliyanın Cenab-ı Hakk ındindeki makbuliyeti kadar kıymeti vardır.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Ahmet Güven)

 

Ey zevk ve lezzete müptelâ insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hadiselerle aynelyakîn bildim ki, hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
(RNK/Sözler)

 

Vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.
(RNK/Sözler)

 

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir.
(RNK/Sözler)

 

Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz’an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler.
(RNK/Sözler)

 

Nasıl ki âyinede yılanın sureti ısırmaz ve ateşin misali yandırmaz ve murdarın aksi (yansıması) telvis etmez (kirletme). Öyle de, hayal veya fikir âyinesinde küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayalleri itikadı bozmaz, imanı tağyir etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünkü meşhur kaidedir ki, “Tahayyül-ü şetim şetim olmadığı gibi, tahayyül-ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur-u dalâlet de dalâlet değil.”
(RNK/Lem’alar)

 

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tahayyül-ü şetm (sövmek) dahi şetm değildir. Zira şetm, hükümdür. Tahayyül, hüküm değildir.
(RNK/Nur’un İlk Kapısı)

 

Tahayyül, tevehhüm (sanmak), tasavvur, tefekkür; tasdik-i aklîden, iz’an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, şüphe ve tereddüt değildirler.
(RNK/Nur’un İlk Kapısı)

 

İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir (araştırmaya sebeptir), ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü (aldırış etmemek) def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor.
(RNK/Sözler)

 

Bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. Âhir zamanda gelecek Ye’cüc ve Me’cücün komitesi, anarşistler olduğuna Kur’ân işaret ediyor.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

Tabiatın perdesiyle Allah’ın nurunu görmeyen insan, herşeye bir ulûhiyet verip kendi başına musallat eder.
(RNK/Sözler)

 

Küfür, çendan (gerçi) bir seyyiedir. Fakat bütün kâinatı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkir ve delâil-i vahdâniyeti gösteren bütün mevcudatı tekzip ve bütün tecelliyât-ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinat ve mevcudat ve esmâ-i İlâhiye namına, Cenâb-ı Hak kâfirden şedit şikâyet ve dehşetli tehdidat etmek ayn-ı hikmettir ve ebedî azap vermek ayn-ı adalettir (adaletin ta kendisidir).
(RNK/Sözler)

 

Küfür, şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi, bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakkın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenahi bütün delillerini tekzip olduğundan, nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise nihayetsiz azabı icab eder.
(RNK/Sözler)

 

Küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve mânâsızlıkla itham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan, bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdâniyete olan şehadetlerini reddettiğinden, bütün mahlûkata karşı bir tekzip olduğundan, istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki, salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz.
(RNK/Sözler)

 

Nasârâyı (Hıristiyanları) ve emsalini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azl ve burhanı tard ve ruhbanı taklit etmektir. Hem de İslâmiyeti daima tecellî ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyetin hakikat üzerinde olan teessüs ve burhanla takallüdü ve akılla meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutabakat ve muhâkâtıdır (takliden uymak).
(RNK/Muhakemat)

 

RİSALE-İ NUR-TASAVVUF-MEŞREP

Eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.
(RNK/Şualar)

 

Ben yıllar önce bu zamanda ehl-i imanı hakikate ulaştıracak bir yol aradım. Evvela FELSEFE mesleğine müracaat ettim. Akıl ile hakikate ulaşacak bir yol ki, ben ancak iki defa akıl ile varabildim. Baktım, beşerin en dâhîleri yarı yolda kalmışlar. İleri gidememişler, hakikate varamamışlar. O zaman dedim, beşerin en dâhîlerinin çıkamadığı bir yol, umuma cadde olamaz. Onu terk ettim. Sonra TASAVVUF yoluna girdim. Baktım çok nurlu, feyizli… Fakat azami itina istiyor. Bu da ancak beşerin ehass-ı havassına (en seçkinlerine) mahsustur, gördüm. Herkes gidemez anladım. Sonra, Kur’an’dan istimdat eyledim. Cenab-ı Hakk’a şükür RİSALE-İ NUR ihsan etti.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mustafa Sungur)

 

Şu tarik (risale-i nur yolu), hafî tarikler misillü, “letâif-i aşere” gibi on hatve (adım) değil; ve tarik-i cehriye gibi “nüfus-u seb’a” yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikatten ziyade hakikattir, şeriattir.
(RNK/Sözler)

 

Risale-i Nur, tarikat değil hakikattir. Âyât-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden bir nurdur. Ne Şarkın ulûmundan ve ne de Garbın fünunundan alınmış değil. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın bu zamana mahsus bir i’câz-ı mânevîsidir.
(RNK/Kastamonu Lahikası)

 

Şu kısa tarikin (nur cemaatinin) evrâdı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.
(RNK/Sözler)

 

 Îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolayı, Risale-i Nur’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada, Risale-i Nur, o yolu kestirir, îman-ı tahkîkîye îsal eder.
(RNK/Tarihçe-i Hayat)

 

 Risale-i Nur, sönmez, söndürülemez. Risale-i Nur, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Risale-i Nur, tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır.
(RNK/Tarihçe-i Hayat)

 

Nur talebeleri talebe-i ulûm sınıfına dahildir. Talebe-i ulûm ise şehid hükmündedir.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mustafa Sungur)

 

Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kàsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim “acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarikidir.
(RNK/Sözler)

 

Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir.
(RNK/Lem’alar)

 

Risale-i Nur, Kur’ân’ın ve Kur’ân’dan çıkan burhanî bir tefsir olduğundan, Kur’ân’ın nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekraratı gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarurî ve maslahatlı tekraratı vardır. Hem Risale-i Nur, zevk ve şevkle dillerde usandırmayan, daima tekrar edilen kelime-i tevhidin delilleri olmasından, zaruri tekraratı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı.
(RNK/Şualar)

 

Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstadı yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’âniden ve âyâtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.
(RNK/Şualar)

 

Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil; belki, elleri uzun olanların hisseleri de var. (Risale’leri anlamak hakkında)
(RNK/Şualar)

 

 Elimizde nur var, topuz yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar.(Risaleler hakkında)
(RNK/Kastamonu Lahikası)

 

On iki tarikatın hülasası Risale-i Nur’dur. Ben size on iki tarikat dersi verebilirim. Risale-i Nur aynı zahirde hakikat dersi veriyor, çekirdekten, tohumdan…
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mustafa Sungur)

 

Bu zaman, imanı kurtarmak zamanıdır. Seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarikat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, Nur dairesi hakikat mesleğinde gidip, tarikatlerin fâidesini temin eder.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

Arş-ı kemâlât olan mârifet-i Sâniin miraclarının usûlü dörttür:
Birincisi: Tasfiye ve işrâka (kalbi müşahedeye) müesses (kurulmuş) olan muhakkikîn-i sofiyenin (hakikat ilimlerine vakıf tasavvuf ehlinin) minhacıdır (yoludur).
İkincisi: İmkân ve hudusa (yoktan var olanlara) mebnî olan mütekellimînin (kelam alimlerinin) tarikidir. Bu iki asıl, filvaki Kur’ân’dan teşaub (kısımlara ayrılma) etmişlerdir. Lâkin, fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği (dönüştüğü) için, tavîlüzzeyl (sonu gelmeyen) ve müşkilleşmiştir.
Üçüncüsü: Hükemanın (felsefecilerin) mesleğidir.
Üçü de taarruz-u evhamdan masûn (korunmuş) değildirler.
Dördüncüsü: Ki belâğat-i Kur’âniyenin ulüvv-ü rütbesini ilân eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh (açıklık) cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli (kapsayıcı) olan mirac-ı Kur’ânîdir. İşte biz dahi bunu ihtiyar ettik.
(RNK/Muhakemat)

 

Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp “Tarikat zamanı değil, bid’alar mâni oluyor” dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde, bütün on iki büyük tarikatın hulâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

Nasıl ki ehl-i tarikat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile mârifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itminanlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar. Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakikat dahi, mârifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişler.
 Biri: Kitab-ı kâinatı mütalâa ile, Âyetü’l-Kübrâ ve Hizbü’n-Nuriye ve Hülâsatü’l-Hülâsa gibi âfâka bakmaktır.
 Diğeri: Ve en kuvvetli ve hakkalyakîn derecesinde vicdanî ve hissî, bir derece şuhudî olan hakikat-i insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalâa ile, imanın şüphesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

Ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlûp olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid’atlara ve takvâyı kıran büyük günahlara girmemek gerektir.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye mazhariyet; “tarikat,” “tasavvuf” namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.
(RNK/Mektubat)

 

 Âdi bir samimî ehl-i tarikat, sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz, kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikadla aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez.
Tarikatte hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.
(RNK/Mektubat)

 

Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreplerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiâtıyla tarikat mahkûm olamaz. Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatler olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden bir kalesidir.
(Kayn.:RNK/Mektubat)

 

 Kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.
(RNK/Mektubat)

 

Velâyet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir burhan-ı şeriattır. Çünkü risaletin tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi, velâyet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakîn derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine kat’î bir hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarikat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve haktan geldiğine bir burhan-ı bâhirdir.
(RNK/Mektubat)

 

Nasıl ki velâyet ve tarikat, risalet ve şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de, İslâmiyetin bir sırr-ı kemâli ve medar-ı envârı ve insaniyetin, İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyâtı ve bir menba-ı tefeyyüzâtıdır.
(RNK/Mektubat)

 

Ehl-i tarikatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan râbıta-i mevt Eski Said’i Yeni Said’e (r.a.) çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabıta, keşfiyatı göstere göstere tâ ehl-i iman hakkında mevtin nuranî ve hayattar ve güzel hakikatini görüp gösterdi.
(RNK/Şualar)

 

Tarîk-ı Nakşî’nin üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki İmam-ı Rabbanî de (ra) âhir zamanında ona sülûk etmiştir. İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve sünnet-i seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir. Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalp ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.
(RNK/Mektubat)

 

Ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semâvat ve Arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur.
İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde, kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezâlik, Kâdirîler de, zikr-i cehrî sayesinde tabiat tâğutlarını tarümâr etmişlerdir.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Ben her gün ama her gün Risale-i Nur okuyorum. Risale-i Nur’a sizden fazla benim ihtiyacım var. Risale-i Nur’da öyle hikmetler var ki, ona vakıf olan imanını kurtarır.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:M.Akif Usanmaz)

 

Ben sebepsiz olarak bir eser yazmadım, istihdam edildim. Bu asrın fehmine ve ihtiyacına göre yazdırılan Risale-i Nur sunuhat (ilham) nevindendir. Yani kalbe nasıl hutur ettirildi (ilham edildi) ise öyle yazıldı. Orada Said’in zekası yok istihdam vardır.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Bayram Yüksel)

 

Kemiyet insanı aldadır. İş keyfiyettedir. Sen bütün talebelik hayatında, Risale-i Nur’u fıtraten arayan iki kişinin Risale-i Nur’u tanımalarına vesile olsan, onlar da, o vesile ile imanlarını kurtarsalar sen vazifeni yapmışsındır. İhlas kemiyette değil, keyfiyettedir. Hizmet de budur.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Ahmet Gümüş)

 

Ben önceleri on iki tarikattan ders verirdim. Fakat şimdi Risale-i Nur on iki tarikatın yerine geçti.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Ahmet Fuat Güven)

 

Benim talebelerim kader-i ezelide tayin edilmişler. Onlar bana geliyor, ben hiç kimseyi çağırmıyorum.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Hasan Ergünal)

 

Biz dairemiz içine aldığımızı kolay kolay bırakmayız. Bıraktığımız zaman da, Ruz-i Mahşer’de yüzüne bakmayız.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:İhsan Çalışkan)

 

Risale-i Nur okurken gazete gibi okumayın. On sayfa okuyunca vesvese verilir, ‘yoruldun, işin var!’ diye… Bırakma devam et! Ondan sonra ikinci bir şeytan ihtarı gelir, gene devam et. Üçüncü durumda sabret, biraz daha devam et. Orada sana bir mükafat, bir hal verilir, onu muhafaza et!
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mehmet Akif Usanmaz)

 

Nur talebeleri talebe-i ulûm sınıfına dahildir. Talebe-i ulûm ise şehid hükmündedir.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mustafa Sungur)

 

Benim talebelerimin ana babası hizmetten hissedardır, onlar da dahildir.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:İrfan Haspolatlı)

 

Mevlana şimdi bu zamanda gelseydi, Risale-i Nur’u yazardı. Ben de Hazreti Mevlana zamanında gelseydim, Mesnevî’yi yazardım. O zaman hizmet Mesnevi tarzındaydı, şimdi Risale-i Nur tarzındadır.”
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Ahmet Gümüş)

 

Mevlevîler ehl-i dalalete mütemadiyen tokat vuruyorlar.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mustafa Kırıkçı)

 

Sen mesleğini (gidilen yol) ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.
(RNK/Mektubat)

 

Hakta ittifak, ehakta (en doğru, daha doğru) ihtilâf olduğundan, bence çok defa hak, ehaktan ehaktır.
(RNK/Tuluat)

 

Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.
(RNK/Divan-ı Harb-i Örfî)

 

Meslekler (gidilen yol), mezhepler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi (çekirdek) hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içinde hak ve hakikat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’a ve dalâlet olur.
(RNK/Mektubat)

 

Bir ziyaretçisine, hangi tarikattan olduğunu sorduğunda, “Üstad’ım ben Kadirîyim” cevabı alınca ona;
“Kardeşim biz de Kadirîyiz!” diye buyurmuş.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Osman Avni Yüksel)

 

Hazret-i Gavs (Abdulkadir Geylani Hz.), o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece harika bir keramete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyeti kabul edemiyoruz; fakat Abdülkadir-i Geylânî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyayı inkâr eden Vahhâbînin müfrit kısmı dahi Hazret-i Şeyhi inkâr edemiyorlar. Evliya, onun derece-i celâletine yetişmediği bütün ehl-i tarikatça teslim edilmiştir.
(RNK/Sikke-i Tasdik-i Gaybî)

 

Necip Fazıl yakın dostlarının sonradan Bediüzzaman’ın talebesi olduğunu görünce müteessir olmuş. Bediüzzaman Necip Fazıl’a;
“Üzülme, Üzülme! Ben Büyük Doğucuları Risale-i Nur talebesi olarak kabul ettim. Ben seni Risale-i Nur’a yirmi sene hizmet etmiş olarak kabul ediyorum. Biz aynı ağacın meyveleriyiz. Aramızda ayrılık, gayrılık yok. Aynı yere gidiyoruz.”, diye buyurmuş.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Abdulmuhsin Alev)

 

Bir gün maddi sıkıntı sebebiyle Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” dergisinin basılamayacağını duyduğunda talebesine;
“Benim kışın üzerime aldığım eski, yamalı bir yorganım vardı. Belki bir değer atfederler de satın alırlar. Siz de elinize geçeni (Büyük) Doğu’ya gönderirsiniz”, diye buyurmuş.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Zübeyir Gündüzalp)

 

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.
(RNK/Lem’alar)

 

Hubb-u Ehl-i Beyti meslek yapan Alevîler ne kadar ifrat da etse, Râfizî de olsa, zındıkaya, küfr-ü mutlaka girmez. Çünkü muhabbet-i Âl-i Beyt ruhunda esas oldukça, Peygamber ve Âl-i Beytin adavetini tazammun eden küfr-ü mutlaka girmezler. İslâmiyete o muhabbet vasıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

 

 

TESETTÜR-ÖRTÜNME

Tesettür kadınlar için fıtrîdir; ref-i tesettür fıtrata münâfidir.
(RNK/Sözler)

 

Kur’ân, merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder-tâ hevesât-ı rezilenin ayağı altında, o şefkat madenleri zillet çekmesinler; âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki, aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık saçıklık, samimî hürmet ve muhabbeti izale edip ailevî hayatı zehirlemiştir.
(RNK/Sözler)

 

Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
(RNK/Lem’alar)

 

Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde (arasında) bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil (karşılıklı) hürmet ve muhabbeti de kırar.
(RNK/Lem’alar)

 

Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeye çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.
(RNK/İman ve Küfür Muvazeneleri)

 

 

TÜRK MİLLETİ

Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi).
(RNK/Mektubat)

 

Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kàbil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme.
(RNK/Mektubat)

 

Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik suretinde ve hodfuruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki, ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğime binler Türk şahittirler. İşte bana Kürd diyen ve ittiham eden, zâhir hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.
(RNK/Barla Lahikası)

 

Ben Türk ordusunun aleyhinde bulunmam. Çünkü bu Türk ordusu, 1.Cihan Harbinde Allah ve vatan yolunda bir milyon şehit vermiştir.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Hulusi Yahyagil)

 

Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan’da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık ve en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış. Ve İslamiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur’aniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezası olduğundan, bana Kürd diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakîki ve civanmert bin Türk gençlerini işhad edebilirim.
(RNK/Tarihçe-i Hayat)

 

Afyon mahkemesinde savcının sürekli “Said-i Kürdî, Said-i Kürdî” diye söylemesi üzerine ayağa kalkıp;
“Ben Türk Milletindenim!” diye haykırmış.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mehmet Feyzi Efendi)

 

Bana eskiden Said-i Kürdî derlerdi. Ben Kürtçü değilim. İslamcı bir kimse kavmiyetçi olamaz. Türk-Kürt ayrılığı yok! İslamlık hepsini birleştirmiştir. Ben nasıl Kürtçü olabilirim? Ben Kuran’da Türklere dair işaretler bulunduğunu tefsirimde zikretmişim.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Muslihiddin Sönmez)

 

Kuran’da ben bir kavim getireceğim, onunla İslamiyeti ilâ edeceğim, dediği kavim bu Türk milletidir.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Hamdi Sağlamer)

SİYASET-İDARE

Şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor.
(RNK/Sözler)

 

Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.
(RNK/Mektubat)

 

İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husumeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hatta herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne’l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır.
(RNK/Münazarat)

 

İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.
(RNK/Divan-ı Harb-i Örfî)

 

Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir. Zerrâtı günahkârlardan mürekkep bir hükûmet tamamıyla mâsum olamaz. Demek, nokta-i nazar, hükûmetin hasenâtı, seyyiatına tereccuhudur. Yoksa, seyyiesiz hükûmet muhal-i âdidir.
(RNK/Münazarat)

 

Sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.
(RNK/Münazarat)

 

Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdat veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir.
(RNK/Hutbe-i Şamiye)

 

Bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azap içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
(RNK/Kastamonu Lahikası)

 

Nur şakirtleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünkü iman, mâl-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir.
(RNK/Şualar)

 

Menderes ve bakanlarına yolladığı mektuplara bir cevap gelmeyince talebelerine:
“Siz siyasete girmeyeceksiniz. Cenab-ı Hakk vaziyeti sizin hizmet göreceğiniz şekle sokacak. Dünyanın iktisadi ve siyasi şartları, Türkiye’yi idare eden hükümetleri şeriatı tatbike ve hilafeti ihyaya mecbur bırakacak.”, diye buyurmuş.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mehmet Mandal)

 

Bazı insanların Sultan Abdülhamid’e ‘Kızıl Sultan’ dediklerini duyunca;
“Fesubhanallah! Sultan Hamid altmış milyon müslümanın halifesiydi. Ben ona velî nazarıyla bakıyorum.” diye buyurdu.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Abdulmuhsin Alev)

 

Bir cemiyetin yüzde yetmişi dindar olmadan parti kurmak cinayet olur.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Salih Özcan)

ADALET-ZULÜM

Zâlimler için yaşasın Cehennem!.
(RNK/Tarihçe-i Hayat)

 

Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat, îmansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok; elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azap içinde azaptır.
(RNK/Tarihçe-i Hayat)

 

Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdahalesi olduğundan, insan, zâhirî sebebe bakıp, bazan haksız hükmedip zulmeder. Kader, o musibetin gizli sebebine baktığı için adalet eder.
(RNK/Kastamonu Lahikası)

 

Müsavatsız adalet, adalet değildir.
(RNK/Sunuhat)

 

Bazen zulüm içinde adalet tecellî eder. Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme mâruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adaletin tecellîsine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesb etmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adalet-i İlâhînin bir nevi tecellîsidir.
(RNK/Emirdağ Lahikası)

 

Adalet-i mahzâ-yı Kur’âniye, bir mâsumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlıkla, öyle insan olur ki, ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harap ve nev-i beşeri mahvetmek ister.
(RNK/Mektubat)

 

Hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz; ve herbir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur.
(RNK/Şualar)

 

Tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecrâya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.
(RNK/İşaratu’l-İ’caz)

 

İslâm hükûmetlerinde Hıristiyan ve Yahudi bulunması ve Hıristiyan ve Mecûsî hükümetlerinde Müslümanlar bulunduğu gösteriyor ki, idare ve âsâyişe bilfiil ilişmeyen muhaliflere kanunca ilişilmez. Hem imkânat, medar-ı mes’uliyet olamaz. Yoksa herkes bir adamı öldürebilir diye, herkesi bu imkânat ile mahkemeye vermek lâzım gelir.
(RNK/Şualar)

 

Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez.
(RNK/Mektubat)

 

Canavar bir hayvana karşı kendini zayıf göstermek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecavüze sevk eder.
(RNK/Mektubat)

 

Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.
(RNK/Mektubat)

 

Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü, unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.
(RNK/Mektubat)

 

Rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez. Edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.
(RNK/Mektubat)

 

Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dâvâ etmek ve onlara müracaat etmek bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir.
(RNK/Mektubat)

 

 

İBADETLER-SALİH AMEL-DUA

Biz kısacık hayat-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarf edip, beş farz namaza kâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarfetmezsek, ne kadar hilâf-ı akıl bir hata ve o hatanın cezası olarak hem kalbî, hem ruhî sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve meyusâne hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz, kıyas edilsin.
(RNK/Şualar)

 

İnsanın kuvve-i ruhiyesi tahdit edilmemiştir. Enaniyet ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsavi olur. Ubudiyet ile de o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm gibi.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Bu dünya darü’l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. A’mâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir. O amel-i salihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.
(RNK/Kastamonu Lahikası)

 

Meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı a’mâl-i sâliha ve umur-u hayriye daha kıymetli, daha sevaplıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyade sevabı ve makbuliyeti düşünüp, sabır içinde mesrurâne şükretmek gerektir.
(RNK/Kastamonu Lahikası)

 

İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih (tercih ettiren) olabilirler, illet (asıl sebep) olamazlar.
(RNK/İşaratu’l-İ’caz)

 

Bana itirazlar geliyor, sizin de kalbinize gelebilir ‘niçin sakal bırakmıyorum’ diye. İleride benim genç ihtiyar çok talebem olacak. Onlar da beni taklit etsinler. Bu zamanda sakala hürmet kalmamış. Sakal bırakmaya başka manalar veriyorlar. Gençlerdeki sakal, arkadaşları arasında istihzaya sebep olacak.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Bayram Yüksel)

 

Hac, parası olana farzdır. Benim o kadar param olmadı. İkincisi sakal meselesi… Ben padişahlar zamanından beri hapislere, gözaltılara tabi tutuldum. Hapiste saç ve sakallar kesiliyordu. Sakalımın kesilmesinden ise başımın kesilmesini tercih edecektim. Evlenme meselesine gelince, ahir zaman insanları helake giderken evlenme meselesi aklıma bile gelmedi. Devamlı tarassut, sürgün ve hapisteyken zaten evlilik olmazdı!
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Molla Yasin)

 

Nasıl ki insan şu âlem-i kebirin bir misal-i musağğarıdır ve Fâtiha-i Şerife şu Kur’ân-ı Azîmüşşânın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi, bütün ibâdâtın envaını şamil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnâf-ı mahlûkatın elvân-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir.
(RNK/Sözler)

 

Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.
(RNK/Sözler)

 

Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen; ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen; ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et.
(RNK/Sözler)

 

Sünnet-i Seniyyenin herbir nev’ine tamamen bilfiil ittibâ etmek, ehass-ı havassa (yüksek dereceli evliya) dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkast, taraftarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir.
(RNK/Lem’alar)

 

Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.
(RNK/Lem’alar)

 

Mübarek şehr-i Ramazan, leyle-i Kadri ihata ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i Kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-i bâkîdir.
(RNK/Barla Lahikası)

 

Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi malik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti kırılır, ubûdiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
(RNK/Sözler)

 

Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yani,
· celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallah deyip takdis etmek;
· hem, kemâline karşı lâfzen ve amelen Allahu ekber deyip tâzim etmek;
· hem, cemâline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir.
(RNK/Sözler)

 

Fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir Zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letâfetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir lâtife-i Rabbâniye, şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.
(RNK/Sözler)

 

Her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var.
(RNK/Sözler)

 

Sakın deme, “Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?” Zira, bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin (sıradan bir kul)—velev hissetmezse—namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır—velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur.
(RNK/Sözler)

 

İnsanların heyet-i içtimaiyesinde (sosyal yapı) intizam ve asayişi temin eden köprü, zekâttır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı, muavenettir.
(RNK/İşaratu’l-İ’caz)

 

Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâma salavat getirmek, tek başıyla bir tarik-i hakikattır.
(RNK/Barla Lahikası)

 

Yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek.
(RNK/Lem’alar)

 

Leyle-i Mirac, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar.
(RNK/Şualar)

 

Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede (mübarek gecelerde) on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.
(RNK/Şualar)

 

Nasıl ki bir lâmba yansa, mukàbilindeki binler âyineye, her birine tam bir lâmba girer. Aynen öyle de, bir Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer.
(RNK/Şualar)

 

İnsanın bir akrabasına, meselâ, okuduğu bir Fatiha-i Şerifeden hasıl olan sevapta istifade etmekte, bir ile bin müsavidir. Nasıl ki ağızdan çıkan bir lâfzın işitilmesinde, bir cemaat ile bir fert bir olur. Çünkü lâtif şeyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri (manevi duygu merkezleri) vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. Min haysü lâ yeş’ur (farkında olmadan) husûle gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Kabirlerin yanından geçerken ölülere ‘Elemneşrah leke’yi okumadan geçmeyin.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Abdülvahid Tabakçı)

 

Hazinenin anahtarlarının bir dişi fazla veya eksik olursa o anahtar hazineyi açmaz. Tesbihat namazın çekirdekleri hükmündedir. Namaz tesbihat üstünde neşv-ü nüma buluyor. Otuz üç defadan fazla veya eksik olmaz.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Molla Hamid Ekinci)

 

Ramazan ayı sofuluk ayıdır.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Mehmet Baytekin)

 

Namazın sonundaki tesbihatlar, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Molla Hamid Ekinci)

 

Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması, gayet nâfi ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtîf ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir. Belki, hakaik-i imaniyenin ihtarı için en hoş ve şirin bir derstir. Belki, imanın envârını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyiç ve müessir bir vasıtadır.
(RNK/Mektubat)

 

Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli; sonra, makbul bir dua olan salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü, iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur.
(RNK/Mektubat)

Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir.
(RNK/Sözler)

 

İnsan, bir nazik, nazenin çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer zaafını anlayıp dua etse, aczını bilip istimdat etse, metalibine öyle muvaffak olur ve makasıdı ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle, öşr-ı mi’şarına (onda birine) muvaffak olamaz.
(RNK/Nur’un İlk Kapısı)

 

Zâlimlerin tasallutu ve beliyelerin (belalar) nüzulü zamanları, bazı ed’ıye-i mahsusanın (özel duaların) evkatıdır (vakitleridir). Belki de o beliyeler, o duaları söylettirmek içindir. Yoksa o dualar, sırf o beliyelerin def’i için değildir. Belki, bir nev’i ubudiyet olan o dualar, o beliyyelerin devamı müddetince devam ederler. Eğer duaların berekâtıyla beliyeler def’ ve ref’ olunsalar, nurun alâ nur. Şayet ref’ olunmazlarsa, denilemez ki, “Dua kabul olunmadı.” Belki, “Duanın vakti bitmedi” denilir.
(RNK/Nur’un İlk Kapısı)

 

Esbabın içtimaı (sebeblerin birleşmesi), müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab (sebepler) bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler.
(RNK/Mektubat)

 

Duanın en güzel, en lâtîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki:
Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm Zât var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyâcâtını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def edebilir bir Zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ  der.
(RNK/Mektubat)

 

Nasıl ki bir yere mektup attığınızda, zarfın üzerine doğru adres yazarsanız gideceği yere güzel gider, dua ederken de, ismiyle zikredilirse daha iyi olur.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Bayram Yüksel)

 

 

KUR’AN-I KERİM

Kur’ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü’minlere hüdâ ve rahmettir.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Kur’ân kitab-ı zikir, kitab-ı dua, kitab-ı dâvet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir, belki eblâğdır. Zira, zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir. Duanın şe’ni, terdad ile takrirdir. Emir ve davetin şe’ni, tekrar ile tekittir.
(RNK/Nur’un İlk Kapısı)

 

Kur’ân, kulûbe (kalplere) kut ve gıda ve ukûle (akıllara) kuvvet ve gınâ (zenginlik) ve ruha mâ (su) ve ziya ve nüfusa (nefislere) devâ ve şifa olduğundan usandırmaz.
(RNK/Sözler)

 

Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhaverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat’îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşeretini ondan taallüm ediyor, ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah tarzında olsaydı, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi.
(RNK/Sözler)

 

Madem Kur’ân, bu dâr-ı imtihanda, bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında, beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umur-u gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini ispat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Adeta gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan Lâ ilâhe illâllah yazmak misillü bir bedâhete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruhla elmas gibi bir ruh beraber kalacaklar.
(RNK/Sözler)

 

RAHMET-ŞEFKAT-MERHAMET

Rahmet-i İlâhiyenin en lâtîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksir-i nuranîdir, aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb-ı Hakka vüsûle vesile olur. Nasıl aşk-ı mecazî ve aşk-ı dünyevî, pek çok müşkülâtla aşk-ı hakikîye inkılâp eder, Cenâb-ı Hakkı bulur. Öyle de, şefkat, fakat müşkülâtsız, daha kısa, daha safî bir tarzda, kalbi Cenâb-ı Hakka rapteder.
(RNK/Mektubat)

 

Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.
(RNK/Lem’alar)

 

Hâlık-ı Rahimin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar; eğer yâr değilse, herşey kalbe bârdır, herkes de düşmandır.
(RNK/Mektubat)

 

Saltanat-ı insaniyet, celb ve gasp etmekle ve galip olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi, şefkat ve rahmet ve hikmet-i Hâlıktır ki, eşyayı insana musahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşarata mağlûp olan insana, bir kurttan ipeği giydiren ve bir böcekten balı yediren, zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânîdir (Allah’ın boyun eğdirmesi). Yoksa netice-i iktidarı değildir.
(RNK/Nur’un İlk Kapısı)

 

Kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahmân, Rahîm ve Lâtif ve Kerîm olan Hâlık-ı Zülcelâli ve’l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet lâtif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi, çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tamahkâr ve bahîl insanlara yükletmez.
(RNK/Mektubat)

 

Hâlis muhabbet, fıtrat-ı insaniyede ve umum validelerde derc edilmiştir. İşte bu hâlis muhabbete tam mânâsıyla validelerin şefkatleri mazhardır. Valideler, o sırr-ı şefkatle, evlâtlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat, bir rüşvet istemediklerine ve talep etmediklerine delil; ruhunu, belki saadet-i uhreviyesini de onlar için feda etmeleridir.
(RNK/Lem’alar)

 

Kur’ân-ı Hakîmin küffarlar hakkında da bir nevi cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret cehennemini andıracak, bu dünyada dahi mânevî bir cehennem azabı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.
(RNK/Lem’alar)

 

Yirmiyedi defa müddeî (savcı) karşısına çıkmışsam, onların hepsine hakkımı helal etmişim.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Hakkı Yılmaz)

 

İmanlı olmak şartı ile hakkımı herkese helal ediyorum. Hatta bana zehir içirenlere de…
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Çilingir Ali)

 

Eşeklere ‘Eşek’ kelimesinin kullanılmasını hoş karşılamıyormuş şöyle demiş;
“Bunlara eşek demeyin, hayvana hakaret oluyor. ‘İşlek’ deyin, çünkü bunlar çok çalışkan hayvanlardır.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Bayram Yüksel)

 

İnsanlar bu hayvanların sahibi değil, mutasarrıfıdırlar (kullanan).
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Kinyas Kartal)

 

Talebelerin kazdıkları yerlerden karıncalar çıkınca:
“Bırakın orayı! Bir ev yıkıp, başka bir ev yapmak olur mu? Bunları dağıtmayın başka bir yer kazın!”, diye buyurdu.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Molla Hamid Ekinci)

 

Keklik avlayan birine;
“Sen bunu eşinden ayırdın. Dişisi yalnız kaldı, şimdi ağlıyor, sızlıyor…” diye buyurmuş o kişi de keklik avlamaktan tamamen vazgeçmiş.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Hacı Mehmet Tevfik Öztürk)

 

Pencerenin dışında üşümüş halde duran sinekleri içeri almış ve şöyle demiş:
“Bu zavallıları niye dışarı çıkarıyorsunuz?”
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Refet Barutçu)

 

Farelerin çıktığı yere, ekmek ufağı, bulgur ve şeker koymuş ve şeker için; “O da, onların çayı olsun, sen çaysız idare ediyor musun?”, diye buyurmuş.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Molla Hamid Ekinci)

 

Bir gün talebelerine birer tavuk tüyü vermiş ve ;
“Kardaşlarım, burada çok tahtakuruları var. Siz bunları dışarı çıkarın. Sakın birini bile öldürmeden, bu tüylerin ucuyla tahtakurularını silkeleyin. Ama, tekini bile öldürmeyin!”, diye emretmiş.
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Hüseyin Kuru)

 

Dağda yabani elmaları toplayıp yemek isteyen talebesine mani olarak;
“Bizim rızkımız bağlardadır. Cenab-ı Hakk bizim rızkımızı oralarda tayin etmiştir. Yabani meyveler yabani hayvanların hakkıdır, yemeyin!”, diye buyurmuş
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Molla Hamid Ekinci)

 

MUSİBET-SIKINTI-SABIR-TEVEKKÜL

Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüp eder. Musibet, cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir.
(RNK/Mektubat)

 

Musibetler, dergâh-ı İlâhîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır.
(RNK/Barla Lahikası)

 

Ey insan ve ey musibetzede benî Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.
(RNK/Sözler)

 

En büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir.
(RNK/İman ve Küfür Muvazeneleri)

 

Derecat-ı hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah’a şükretmeli. Yoksa isti’zam (büyütmek) ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. Kalbdeki misâli, hakikate inkılâp eder.
(RNK/İşarat)

 

Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz (tamamı hayır) olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz (tamamı şer) olan ademe (yokluk) yakındır ve ona gider.
(RNK/Lem’alar)

 

İbadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar.
(RNK/Lem’alar)

 

İbadet iki kısımdır. Biri müsbet ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfi ibadetlerdir ki, hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyâsız, mânevî bir ibadete mazhar olur.
(RNK/Lem’alar)

 

Nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb (ortadan kaldırma) eder.
(RNK/Lem’alar)

 

Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır.
(RNK/Lem’alar)

 

Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuşsa, farz namazını kılmak şartıyla her bir saati bir gün ibadet hükmünde olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet olup eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevî salihlerden sayılabilirler.
(RNK/Şualar)

 

DÜŞMANLIK-ADAVET-KİN-BUĞZ-HASED ETMEK

Adâvet (düşmanlık) etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
(Kayn.:RNK/Mektubat)

 

Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana dost olur.
(Kayn.:RNK/Mektubat)

 

Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü, kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder.
(Kayn.:RNK/Mektubat)

 

Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat âleti olur.
(RNK/Lem’alar)

 

Gıybet, ehl-i adâvet ve haset ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez (kullanmaz).
(Kayn.:RNK/Mektubat)

 

 

İHLAS-NİYET

İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih (tercih ettiren) olabilirler, illet (asıl sebep) olamazlar.
(RNK/İşaratu’l-İ’caz)

 

Teveccüh-ü nâs (insanların ilgisi) istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybeder, riyâya girer. Şan ve şeref arzusuyla teveccüh-ü nâs ise, ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. Evet, amel-i salihin hayatı olan ihlâsın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ve şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz’iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından, teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır.
(RNK/Lem’alar)

 

Samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir.
(RNK/Lem’alar)

 

Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.
(RNK/İman ve Küfür Muvazeneleri)

 

İhlâs ve rıza-yı İlâhî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlâhîdir ve mayası ihlâstır; o küçük değildir, büyüktür.
(RNK/Lem’alar)

 

İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır.
(RNK/Lem’alar)

 

HAMD-ŞÜKÜR-İKTİSAD ETMEK-İSRAF

Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis, nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in’âmı görmek demektir. İn’âmı görmek, nimetin zevalinden hasıl olan elemi def eder. Zira, nimet zâil olduğundan, Mün’im-i Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Sem’ (işitme), basar (görme), hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî, şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatleri vardır. Binaenaleyh, o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

Ey kanaatsiz, hırslı ve iktisatsız, israflı ve haksız, şekvâlı, gafil insan! Kat’iyen bil ki, kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasâretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış.
(Kayn.:RNK/Mektubat)

 

Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.(Kayn.:RNK/Mektubat)

 

Herşey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin.
(RNK/Mesnevi-i Nuriye)

 

İktisatsızlık yüzünden müstehlikler (tüketici) çoğalır, müstahsiller (üretici) azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san’at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî (gerileme) edip sukut eder, fakir düşer.
(RNK/Lem’alar)

 

Tevazu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır.Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından olan iktisat ise sefillik ve bahillik ve tamahkârlık ve hırsın bir halitası (karışımı) olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız sureten bir benzeyiş var.
(RNK/Lem’alar)

 

İsraf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şekvâ ettirir. Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.
(RNK/Lem’alar)

AHİR ZAMAN-İSTİKBAL

Asıl insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşan (nur saçan) olacaktır.
(RNK/Muhakemat)

 

Asya’nın bahtını, İslâmiyetin talihini açacak yalnız meşrutiyet ve hürriyettir-fakat şeriat-ı garrânın terbiyesinde kalmak şartıyla…
(RNK/Muhakemat)

 

Yakînim var ki, istikbal semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâma.
Zira yemin-i yümn-ü imandır,
Verir emn ü eman ile enâma.
(RNK/Şualar)

Bir talebesi Mehdi (a.s.) ile ilgili okuduğu bir kitapta onun bütün vasıfları yazılı olduğu halde, kabri ve nerede öleceğine dair hiçbir bilginin bulunmadığı meselesi dikkatini çeker. Bu düşüncelerle Bediüzzaman’ın huzuruna girince, Bediüzzaman hiçbir şey sormadan şöyle buyurur;
“Kardeşim, ben Allah’tan mezarımın bilinmemesini istedim. Çünkü bu millet mezar ziyaretini bilmiyor. Dünyada hiç rahat edemedim. Hiç olmazsa kabirde rahat edeyim. Ben çok düşündüm, nihayet aklıma mezarımın bilinmemesi geldi. Hz. Ali’nin (r.a.) mezarının bilinmemesinin büyük bir hikmeti budur. Aleviler orayı mabede çevirirlerdi. Çok dua ettim, duam kabul oldu.”
(Bediüzzaman’ın Ruznamesi/Nakleden:Eskişehir’li bir talebesi)

 

 

 

 

Kaynak:1-Risale-i Nur Külliyatı/Bediuzzaman Saîd Nursî
Kaynak:2-Bediüzzaman’ın Ruznamesi/F.Nazmi Çağlayan

 

 

 

YORUM YAP