
Beşiktaşlı Yahya Efendi (1494-1569) Türbesi/İSTANBUL
DENİZE DÜŞEN YÜZÜK
Kânûnî Sultan Süleyman , bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Beşiktaşlı Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindiler.
Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı, devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz.” dedi.
O zât yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı.
Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönüp; “Ağabey, neler oluyor?” dedi. O da; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâm idi.” dedi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince, Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız.” buyurdu.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
KARDEŞİM NEME GEREK!
Bir gün cihân pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; “Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının âkıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” dedi.
Hatt-ı şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; “Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazıp Kânûnî’ye gönderdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiden gelen mektûbu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı.
Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahyâ Efendinin dergâhına geldi. Yahyâ Efendiyi görür görmez; “Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.” dedi.
Yahyâ Efendi bunun üzerine tebessüm edip; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.” dedi.
Kânûnî; “Nasıl?” deyince, Yahyâ Efendi; “Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryâdı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itâat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.” buyurdu.
Kânûnî bunları işitince, göz yaşlarını tutamadı. Yahyâ Efendiye olan sevgisi daha da arttı.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
KARA PEHLİVANI KİM YENER
Avrupa’da Kara Pehlivan ismiyle meşhûr ve bütün güreşçileri yenen gayr-i müslim bir güreşçi vardı. Bu güreşçi bir ara İstanbul’a gelmişti.
Bütün güreşçilere meydan okuyor, hiç kimsenin kendisiyle güreşmeye cesâret edemeyeceğini söylüyordu. Yahyâ Efendi, İslâmiyetin şerefini, vekarını korumak için, güreşmek üzere o meşhûr pehlivanın karşısına çıktı.
Kendisi daha önce hiç güreşmezdi. Herkes bu duruma çok hayret etti. Pehlivanlar meydana çıktığında, binlerce insan merak dolu bakışlarla ve endişe ile netîceyi bekliyorlardı.
Nihâyet Yahyâ Efendi, Kara Pehlivan ile karşılaştı. O meşhûr, mağrûr ve kendini beğenen Kara Pehlivan’ı bir elense ile yeniverdi. Kara Pehlivan, bu zâtta gördüğü kuvvetin normal bir şey olmadığını, bu hâlin o büyük zâtın bir kerâmeti olduğunu anladı. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Gönlü âdetâ Yahyâ Efendiye bağlanıp kaldı. Nihâyet onun huzûrunda müslüman olmakla şereflenip, talebeleri arasına katıldı.
(Kayn.:Evliyalar Ans.)
KAYIKLA BALIK AVI
Beşiktaşlı Yahya Efendi’nin Baba Turak adında bir müridi vardı. Bazen onunla denize açılırdı. Yahya Efendi, yine bir gün bu talebesine emredip beraber denize açılırlar.
Yahya Efendi, Baba Turak’a kayıkta ağ olup olmadığını sorar. Baba Turak da ağ bulunduğunu, fakat o sırada denizde balık olmadığını söyler. Yahya Efendi de, “Rızık Allah’tandır” deyip beraberce ağı denize bırakırlar. O gün ağ ile o kadar balık avlarlar ki, kayığın içi balıkla dolar.
Dönüp kıyıya yaklaştıklarında, Yahya Efendi Baba Turak’a; O balıkları pazarda satıp kızının çeyizini tamamlamasını ve hanımının gönlünü yapmasını tembih eder.
Baba Turak bu işe çok hayret eder. Meğerse, bir gece önce hanımı kendisine, Yahya Efendi’nin peşinde boş boş dolanıp bir kazancı olmadığını, kızlarının evlenme çağına geldiği halde çeyizini yapamadıklarını dile getirerek sitemde bulunmuştur.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
TERZİ ÜCRETİ
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin, terzi işlerini yaptırdığı Kosta adında gayri müslim bir adam vardı. Yahyâ Efendi zaman zaman bu terziye müslüman olması için telkin ve tavsiyelerde bulunur o da; “Kaderde varsa olur” şeklinde cevap verirdi.
Yahyâ Efendi, yine bir gün bu terziye bir kaftan dikmesi için sipariş verir. Kaftan dikilince Yahyâ Efendi gidip şöyle bir bakar ve cebinin olmadığını söyler. Terzi de, ceplerini yaptığını, fakat cep ağızlarının dikişli olduğunu söyleyip o anda dikişlerini söküp açar.
Yahyâ Efendi terziye, o yeni açtığı cebe elini sokmasını ve ücretini oradan almasını söyler. Terzi cebe elini soktuğunda, cebin içinin akçe ile dolu olduğunu görür. Terzi Kosta Efendi bu keramet karşısında hayretler içinde kalır ve iman ederek müslüman olur.
Yahyâ Efendi, müslüman olan bu terzinin adını Ali olarak değiştirir.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
KÜMESTEKİ YUMURTALAR
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi, bir gün Beykoz’daki Yoros Kalesi’ne kayıkla giderken, kıyadaki bir değirmene uğrar. Hasan adındaki o değirmenciden yumurta almak ister. Hasan Efendi de, yumurtaların yeni toplandığını ve kümeste hiç yumurta kalmadığını söyler.
Yahyâ Efendi de, kimse kimsenin nasibini yiyemeyeceğini söyleyerek, bir daha kümese gidip bakmasını söyler.
Değirmenci gidip kümese baktığında, bir sürü yumurta olduğunu görür ve oradan topladığı bir sepet yumurtayı alır gelir, ayrıca sanki yalancı çıkmış gibi biraz da utanır.
Yahya Efendi ona; Hakk Teala’nın kendilerine nasip olanı saklamış olduğunu söyler ve yumurtaların ücreti olarak da, bir akçe verip yoluna devam eder.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
DENİZE UÇAN BAŞLIK
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin müritlerinden biri, bir gün deniz yoluyla pazara gider. Fakat, pazarlık işlerini hallettikten sonra, kayıkla geri dönerken bir fırtına çıkar. Bu fırtına devam ederken başındaki “Börk” denilen başlık denize uçuverir. Hatta, o mürit bu fırtına sebebiyle çok korkar ve bir daha pazara gitmeyeceğine dair bir söz sarfeder.
Daha sonra güç bela kıyıya ulaştıktan sonra, gidip Yahya Efendi’ye halini anlatır. Yahya Efendi bunun üzerine, elini denize daldırıp onun denize uçan başlığını çıkarır ve eline tutuşturuverir.
Yahyâ Efendi ona, fırtınalı havalarda denize çıkmamasını tembih eder ve denizin de bir mahluk olduğunu, ayrıca kaderden kaçılamayacağını söyler.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
HİNDİSTAN’DAN GELEN NASİP
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin torunu Aziz İbrahim anlatır;
Yahyâ Efendi bir gün sohbet ederken “Nasibin var ise gelir Yemen’den, Hint’ten” şeklinde bir söz söyler. Bu sözü söyledikten biraz sonra kapı çalınır. Kapıya baktıklarında, koyu esmer renkli ve Hintli kıyafetinde bir adam olduğunu görürler.
İçeri davet ettiklerinde, Hintli adam Yahya Efendi’nin elini öper ve bir mektupla beraber Hindistan’daki Yahya Efendi’nin sevenleri tarafından gönderilen bazı hediye eşyaları takdim eder.
Yahya Efendi ile biraz sohbet ettikten sonra da, Hindistan’a geri dönmek için yola revan olup gider.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
MİR-İ LİVA ADINDAKİ MECZUP
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin zamanında Mir-i Liva lakaplı meczup bir adam vardı. Mir-i Liva’nın başında bir külah, bağrında siyah bir sancak, belinde birkaç kabak şeklinde tuhaf, perişan bir hali vardı. Binaenaleyh, dilinden nükteli şiir beyitleri dökülen bir adamdı.
Yahya Efendi bir gün işrak namazını kılmış dua ediyordu. Mir-i Liva o dua ederken yanına geldi. Yahya Efendi o gelince;
Sancâk çeküben geldi gene Mîr-i Livâ’î,
(Sancak çekerek geldi yine Mir-i Liva)
Diyerek bir beyit söylemeye başladı. O ikinci mısrayı söylemeden, Mir-i Liva araya girerek;
Ver bâde behâyı â Müderris ko du‘âyı,
(Duayı bırak a müderris, Şarap parası ver!)
diyerek, Yahya Efendi’den şarap parası istedi.
Yahya Efendi onu kırmayarak bir avuç akçe para verdi. Arkasından Mir-i Liva’ya o parayla ekmek almasını tembih ederek, onun kalbindeki manevi hastalıklara şifa vermesi için bir de, Allah’a dua etti.
Nitekim, bu duanın bereketiyle Mir-i Liva, kısa zaman içinde eski perişan halinden kurtulup salih zatlardan biri oldu.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
İMTİHANA GELEN İKİ YAHUDİ
İki tane Yahudi adam zahiren Müslüman görünümü ile, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’yi ziyarete giderler. Maksatları da onun evliya olup olmadığını imtihan etmektir. Bu maksatla yolda giderlerken birisi Yahya Efendi’nin huzuruna vardığında, eğer evliya ise kendisine bal ve kaymak ikram edilmesini, diğeri de pişmiş kaz eti ikram edilmesini talep eder.
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin huzuruna varınca, Yahya Efendi, birincinin önüne bal ve kaymak koydurur, ikincisine de, yalının bahçesinde dolaşmakta olan bir kazı gösterip, kendisine kazın etini ikram etmek istediğini, fakat kazı kesecek bir haham bulamadığını söyler.
Bu açık kerameti gören o iki Yahudi adam Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin sevenleri arasına katılır ve iman ederek Müslüman olurlar.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
FAKİRLİKLE KIVRANAN İMAM
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin Yalova’da imamlık yapan bir müridi vardı. Bu imam efendi çok fakir olup, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’yi çok sevdiğinden, fırsat bulduğunda İstanbul’a gelip mürşidini ziyaret edip giderdi.
Bir defasında yine İstanbul’a gelip ziyaret etmişti. Beşiktaşlı Yahyâ Efendi, bu ziyaret sırasında bir ara onu yanına alıp, beraberce kimsenin olmadığı bir yere götürdü. Bir yerde durdular ve Yahyâ Efendi elindeki asayı yere vurdu. Daha sonra İmam Efendi’ye asasıyla vurduğu yeri kazmasını emretti.
İmam Efendi o yeri kazdığında, oradan içi altınla dolu bir küp çıktı. Yahyâ Efendi ona, o altınları almasını ve gönlünden fakirlik sıkıntılarını atmasını, ayrıca aralarındaki bu sırrı kimseye anlatmamasını tembih etti. İmam Efendi, yanında bulunan heybesine altınları doldurdu fakat bu sefer yolda haramiler elinden alırlar diye korkmaya başladı.
Yahyâ Efendi de, kimse onun nasibini alamayacağını söyleyip rahatlattı. O da, heybesiyle beraber yola çıkıp Yalova’nın yolunu tuttu. Yalova’ya vardığında hanımı altınları görünce, sevinçten neredeyse aklı başından gidecekti. İmam Efendi’ye altınları nereden bulduğunu sorunca İmam Efendi, bir şekilde Allah’ın verdiğini söyleyip bu sırrı açıklamadı.
İmam Efendi o altınlarla bir sürü manda ve süt sağılacak hayvanlara sahip oldu. Onlardan elde ettiği süt, tereyağı ve peynir gibi mamullerle fakir iken çok zengin oldu.
Fakat köylüler onun bu zenginliğinin sebebini bilmediklerinden, çeşitli dedikodular yaptılar.
Yıllar geçtikten sonra, bir gün İmam Efendi hasta olur ve ölüm zamanı gelince, köylüleri başında toplar ve o zenginliğinin sebebinin Yahyâ Efendi’nin kerameti olduğunu anlatıp vefat eder.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
FIRTINAYA YAKALANAN PAPAZLAR
Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin Taceddin adındaki torunu anlatır;
Fırtınalı bir gece yarısı Yahyâ Efendi torununa, kayığının hazırlanması için emir buyurdu. Torunu, hizmetine bakanlara kayığın hazırlamasını bildirince, bu fırtınalı havada kayıkla denize açılmanın hiç akıl karı olmadığını söyleyip, çocuk olduğundan ona itimat etmediler ve kayığı denize indirmediler.
Torunu gelip bu emri yapmadıklarını bildirince, Yahyâ Efendi hemen kendisi çıktı ve derhal kayığı denize indirip üzerine çıktı. Kayığı tek başına indirdiğini fark eden genç hizmetliler hemen yardım etmek üzere, kayığa çıktılar.
Nitekim, kayıkla bir müddet ilerledikten sonra, küçük bir kayığın üzerinde iki tane papazın dalgalarla boğuştuğunu, neredeyse batmak üzere olduklarını gördüler. Daha sonra yanlarına vararak, o iki papazı kurtarıp Yeniköy sahiline bıraktılar.
Kurtulan papazlardan biri Sakız adasına gittiğinde, oranın Hristiyan din adamlarının başı olan bir Metropolit’e denizde nasıl kurtulduğunu anlatınca, Metropolit bu işe çok sevindi ve o papaza bazı hediyeler teslim edip, onları Yahyâ Efendi’ye vermesini emretmiş.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
RÜSTEM PAŞA’NIN HATASI
Zamanın sadrazamı Rüstem Paşa İstanbul’da bir cami yaptırmaya başlamıştı. Bu cami için etrafta bulunan bir kaleyi yıktırıp taşlarını kullandı, fakat bu taşlar kafi gelmeyince Yoros Kalesi diye bilinen kaleyi de yıkmaya karar verdi.
Beşiktaşlı Yahya Efendi’nin bu işten haberi olunca çok üzüldü ve yıkılmaktan kurtarmak için, Sultan Süleyman’a durumu arz ederek, o kaleyi kendisine bağışlamasını rica etti. Sultan Süleyman da, Yahya Efendi’nin bu ricasını kırmayıp Yoros Kalesi’ni ona bağışladı.
Kalenin Yahya Efendi’ye bağışlandığından haberi olmayan Rüstem Paşa, bir gün kaleyi yıkmak için işçileri gönderdi.
Beşiktaşlı Yahya Efendi bunu haber alınca, Yoros Kalesi’ne gelerek, Padişahın o kaleyi kendisine verdiğini bildirerek yıkmalarına engel olmak istedi. Bunun üzerine kaleyi yıkmaya gelen işçiler, Rüstem Paşa’nın kendilerine gazap edebileceğini söyleyerek, Yahya Efendi’den yazılı bir tezkire vermesini istediler.
Yahya Efendi de, hemen bir tezkire yazıp o kalenin Padişah tarafından kendisine bağışlandığını bildirerek, önceki kaleyi yıktığı ve bu kaleyi de yıkmaya niyetlendiği için onu çok ayıpladı ve azarlayıcı sözler yazdı.
Tezkire götürüldü ve Rüstem Paşa’ya verildi. Paşa tezkireyi okuyunca çok kızdı ve yırtıp yere attı. Daha sonra, Yahya Efendi’nin tezkirelerinden usandığını söyleyerek, o kaleyi yıkmaktan vazgeçmediğini bildirdi.
Rüstem Paşa o anda atına bindi, at yürümeye başlayınca ayağı bir yerde sürçtü ve Rüstem Paşa atın üstünden yere düşüverdi. Yere düşünce ayağı yaralandı ve yatağa düştü, öyle ki durumu günden güne kötüye gidiyordu.
Paşa başına gelen bu musibetin Yahya Efendi’ye olan edepsizliği sebebiyle olduğunu anladı ve bir adamını göndererek, özürler dileyerek kendisini affedip dua etmesini rica etti.
Fakat Yahya Efendi onun özürünü kabul etmeyip, “Atılan ok geri dönmez!” diye buyurdu. Nitekim Rüstem Paşa, bu hasta halinden kurtulamayıp vefat etti.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
SULTAN II.SELİMLE KARŞILAŞMA
Sutan II.Selim tahta çıktıktan sonra, bir gün saltanat kayığı ile bir boğaz turuna çıkar. Beşiktaş yakınlarına geldiğinde, oradaki arazinin kime ait olduğunu sorunca etrafından, Beşiktaşlı Yahya Efendi’ye ait olduğunu söylerler.
Sultan bunu duyunca, babası Sultan Süleyman’ın süt kardeşi olup, çok hürmet ettiği bir zat olduğunu bildiğinden, kendince Yahya Efendi’yi imtihan etmek ister. Kıyıda kayıktan inip Yahya Efendi’nin bulunarak yanına getirilmesini emreder. Padişah ve halife olması sebebiyle, hürmete layık olanın kendisi olduğunu düşünüp, kendince içinden o huzuruna getirilince ayağa kalkmamaya niyet eder.
Padişahın adamları gidip Yahya Efendi’yi bulup emrini bildirirler. Yahya Efendi de, emre icabet ederek Padişahın yanına gider. Fakat Padişah onu görünce, elinde olmadan büyük bir hürmetle tahtından kalkar ve ilerlemeye başlar.
Yahya Efendi, tahtından neden kalktığını sorup tahtına geri oturmasını, içinden aldığı kararını bozmasının akla uygun olmayıp, sabit kadem olması gerektiğini söyler.
Yahya Efendi’nin bu kerameti üzerine, Sultan II.Selim eğilip onun elini hürmetle öper. Fakat, Yahya Efendi, o anda Sultan’ın iki kulağını tutup öyle çeker ki, Sultanın gözlerinden yaşlar gelir.
Yahya Efendi ona, abdestinin olup olmadığını sorar. Sultan abdestinin bulunduğunu söyleyince, Yahya Efendi abdestten kasdının namaz abdesti olmayıp “Tövbe abdesti” olduğunu söyler.
Sultan da, Yahya Efendi’ye karşı içinden yaptığı bu edebe aykırı niyetinden dolayı tövbe ettiğini bildirip affını rica eder. Yahya Efendi de, Sultanı affedip baş başa yaptıkları sohbette ona bazı hikmetli tavsiyelerde bulunur.
(Kayn.:Beşiktaşlı Yahya Ef. Menakıbnamesi)
