İLİM TAHSİLİ KONULU MENKIBELER

  MENKIBELER/HATIRALAR
 

   Rütbelerin en yücesi ilim rütbesidir./Hadis-i Şerif


SUYUN İÇİNDEKİ YUVARLAK TAŞLAR
   Abdurrahman-ı Harputî Hazretleri Diyarbakırda medrese tahsiline devam ediyordu. Tahsîli sırasında, bütün derslerden geri kalması üzerine, arkadaşları onunla alay ederlerdi. Bu durumu hocası öğrenince, onun daha çok rencide olmaması için, yanına çağırarak; “Şimdiye kadar okudukların ve öğrendiğin bilgi sana kâfidir. Köylerde çok rahat imamlık yapabilirsin. Var git oralarda kısmetini ara.” dedi.
   Bunun üzerine medrese tahsîlini bırakarak, şehirden ayrıldı. Yolda bir hanın önünden akmakta olan bir çayın kenarında oturup düşünürken, çayın içerisindeki taşların, suyun şiddetli akıntısından yusyuvarlak olduklarını ve pırıl pırıl parladıklarını gören genç Abdurrahmân, üzüntü ve kırık bir kalb ile; “Yâ Rabbî! Beni sen yarattın. Bu dersleri anlayamamam da senin kudretin iledir. Senin emrinde akan sular, şu taşları nasıl yusyuvarlak yapıyor ve parlatıyorsa, sen de benim zihnime kuvvet ihsân et de, rızâna kavuşturacak ilim deryâsından biraz nasîb alayım.” diye Allahü teâlâya yalvardı.
    Daha sonra yorgunluğu sebebiye uykuya daldı. Rüyâsında, yanına nûrânî üç zât gelerek, yanlarında getirdikleri bir çuval darıyı (mısır) Abdurrahmân Molla’ya nöbetleşe yedirdikten sonra, kaybolup gittiler. Abdurrahmân Harpûtî uyanınca, içinde bir ferahlık bir sevinç duydu ve zihninin açıldığını hissetti. Abdurrahmân-ı Harpûtî bu hâdiseden sonra medreseye geri döndü.
   Arkadaşları onu aralarında görünce yine alay etmeye başladılar. Fakat bunlara hiç aldırış etmedi. Ders saatinde hocasının huzuruna çıkarak elini öptü ve müsâade isteyerek yerine oturdu. Cevapsız kalan bâzı sorulara, Abdurrahmân Efendi cevap verince, hocası dâhil herkes hayret içinde kaldı. Hocasının geçmiş derslere âit sorularını da rahatlıkla cevaplandırdı. Aradan kısa bir zaman sonra yapılan imtihanda birincilik alınca, hocası ona icâzet, diploma vererek İstanbul’a gönderdi.
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

NEREDEYSE KAPIDAN DIŞARI ÇIKACAK
   Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır:

   Tahsîlimi İstanbul’da yaptım. Arabî ve Fârisî’yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sâhibiydim. Bir gün beni Abdülhakîm Arvâsî hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum.
   Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim.
   Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakîm’i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime: “Seyyid Abdülhakîm Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı.” dedim. O büyük zâta talebe olmakla şereflendim.
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

ALİMİN ATININ SIÇRATTIĞI ÇAMUR
   Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden dönüşü sırasında Ahmed ibni Kemal Hazretleri de bulunuyordu. Yolculuk sırasında İbn-i Kemal Hazretlerinin atının ayağından sıçrayan çamurlar, Yavuz Sultan Selim Hanın kaftanını kirletmişti.
   İbn-i Kemal Hazretleri bu durumdan mahcup olup , atını geriye çekerek ne yapacağını şaşırdı. Ancak Yavuz Sultan Selim Han ona dönerek : “Üzülmeyiniz, alimlerin atının ayağından sıçrayan çamur , bizim için süstür, şereftir. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanın , ben vefat ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün.” dedi.
   Bu vasiyet öldükten sonra yerine getirildi. Bu kaftan bugün hala Yavuz Sultan Selim Hanın kabri üzerinde , bir camekan içinde bulunmaktadır.
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

MÜTHİŞ HAFIZA
   İmam Buhari Hazretlerinin o kadar kuvvetli zekâsı ve hâfızası vardı ki, hadîs-i şerîfi bir kere işitince veya okuyunca hemen ezberliyordu.
   Haşid bin İsmâil şöyle anlatır: “İmam Buhârî Hazretleri, işittiklerini küçük yaşına rağmen yazmıyordu, ama ezberliyordu.
   Basra’da bizimle berâber hadîs âlimlerini dolaşırdı, biz yazardık, fakat o yazmazdı. Biz ona yazmamasının sebebini sorar dururduk. Aradan on altı gün geçmişti ki bize; “Yazdıklarınızı getirip gösterin bakalım.” dedi.
   Ona yazdıklarımızı getirdik. O da bize, on beş binden fazla hadîs-i şerîfin hepsini ezberden okuyuverdi. Sonra şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki boşuna gelip, günlerimi heder etmemişim!” O zaman hadîs ilminde hiç kimsenin onu geçemeyeceğini anladık.”
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

İLİM MECLİSİ VE CENAZE
   Şucâ’ Muhammed, bir rivâyet olarak İmam Ebû Yûsuf hazretlerinin şöyle dediğini nakleder: “Babam öldüğü zaman cenâzesinde bulunamadım. Akrabâ ve komşularımın cenâze ve defin işleriyle uğraşmalarını temin ettim. İmâm-ı A’zam (Ebu Hanife hazretleri)’nin bir dersinde bulunamayacaktım. Eğer o dersi kaçırsaydım, ondaki faydalı bilgilere kavuşamamanın hasreti ölünceye kadar devâm ederdi.
   Ve yine demiştir ki: “Ferâiz (mîras) ve hayza âit (kadınlara mahsus) bilgileri İmâm-ı A’zam’ın bir meclisinde, nahiv ilmini de âlim bir kimsenin huzûrunda bir defâda öğrendim.”
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

CAMİÜ’L-EZHERİN ÇÖZEMEDİĞİ  MESELE
   Seyyid Fehim hazretleri, hizmetlerinde bulunan Hacı Ömer Efendiyle birlikte hacca giderken uğradığı Mısır’da Câmi-ül-Ezher Medresesine gitmişlerdi.
   Bir odaya girdiler. Bu odada oturan bir âlimin etrâfında çok sayıda kitaplar ve önünde bir kâğıt olduğu halde oturduğunu gördüler. Âlim, kitaplara bakıyor fakat önündeki kâğıda bir şey yazamıyordu. Seyyid Fehim hazretleri kâğıtta olan yazıyı bir defâda okuyup ezberledi. Çünkü bir defâ okuduğu yazıyı ezberlemek onun husûsiyetlerindendi.
   Âlim kimse başını kaldırıp; “Sizin okumanız var mıdır?” diye sordu. Seyyid Fehim hazretleri ilimle bir mikdâr meşgûl olduğunu bildirdi. Âlim; “Siz bu kâğıttaki yazının mânâsını bilir misiniz?” dedi. “Evet.” cevâbını alınca, hayret etti ve; “Hayret! Câmiü’l-Ezher Medresesi (Üniversitesi) bütün şûbeleri (fakülteleri) ile bir haftadan beri bu meselenin halli için tâtil edildi. Reîsü’l-ulemâ başta olmak üzere bütün âlimler gece-gündüz çalışmaktadır. Bu yazının mânâ ve mefhûmunu anlamaktan âciz kaldı.” dedi.
   Seyyid Fehim hazretleri; “Basit bir meseledir.” buyurunca, âlim daha çok hayret etti. Seyyid Fehim hazretleri anlaşılamayan meseleyi îzâh etmeye başladı. Hayretler vâdisinde dolaşan âlim, saygıyla kalkıp elini öptükten sonra, hemen kâğıt kalem alıp Fehim-i Arvâsî hazretlerinin îzâhını yazdı. Adresini alarak tekrar ellerini öptü ve ayrıldı. Seyyid Fehim hazretleri de Hacı Ömer Efendiyle birlikte kirâladıkları eve döndü.
   Bir müddet sonra Câmiu’l-Ezher Medresesi Reîsü’l-ulemâsının (rektörü) gönderdiği dört âlim çıkageldi. Reîsü’l-ulemâ tarafından Câmiü’l-Ezhere dâvet edildiğini ifâde ettiler. Seyyid Fehim hazretleri dâveti kabûl buyurup, gitti. Büyük bir salonda Reîsü’l-ulemâ başta olmak üzere beş yüze yakın âlim büyük bir saygı ile kendisini karşıladılar.
   Seyyid Fehim hazretleriyle Reîsü’l-ulemâ yanyana oturdular. Sohbet başladı.Reîsü’l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerine; “Efendi hazretleri! Tam istenen şekilde açıkladığınız mesele, Câmiü’l-Ezherce müşkil ve mânâsı anlaşılamayan bir mesele hâline gelmişti. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla bu müşkilâttan bizleri kurtardınız. Câmiü’l-Ezher size sonsuz şükrân borçludur.” dedi. Birçok müşkil meselelerin halledildiği suâlli cevaplı sohbet, saatlerce devâm etti.
   Bu sırada Seyyid Fehim hazretleri, yanındaki Hacı Ömer Efendiden tütün çubuğunu doldurmasını ve yakmasını istedi. Hacı Ömer Efendinin hazırladığı çubuktan birkaç nefes çekip yerine koydu. Reîsü’l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerinden müsâde isteyip; “Birkaç nefes de ben çekebilir miyim?” dedi. Seyyid Fehim hazretleri müsâde ettikten sonra birkaç nefes de Reîsü’l-ulemâ çekti. Fakat bu sırada salondaki âlimler arasında fısıltılar başladı. İki âlim gelerek Reîsü’l-ulemâ’ya; “Efendim tütün içmenin kesin haram olduğuna dâir dört fetvâ vermiştiniz. Şimdi içiyorsunuz, hikmeti nedir?” diye sordular.
   Reîsü’l-ulemâ cevâben; “Yemin ederim ki bizim ilmimiz bu zâtın ilmi yanında denizde bir damla gibidir. Verâ ve takvâmız da bu zâtın verâ ve takvâsı yanında yok gibidir. Bu zâta uyarak bugünden sonra tütün içeceğim. Demek ki yanılmışım. Haram değilmiş.
   Haram ve günah olsaydı, bu zât ağzına koyar mıydı? Siz serbestsiniz. Benden haram olduğunu duyan herkese haram olmadığını duyurunuz.” dedi.
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

MEDRESEDEN ÇIKARILAN KABİLİYETSİZ TALEBE
   Radıyüddîn Kazvînî hazretleri  ana dili Fârisî olmakla berâber, Arabîyi çok iyi bilirdi. Tahsil hayatının ilk zamanlarında zihni ve hâfızası zayıftı. İmâm-ı Muhammed bin Yahyâ hazretlerinin medresesinde bulunuyordu. İbn-i Yahyâ hazretleri âdet olarak her Cumâ günü talebelerinin ezberledikleri fıkıh bilgilerinden onları imtihan eder, kimin ne derecede olduğunu anlardı. Normal olarak imtihanı kazananları bırakır. Kazanamayanları ise medreseden çıkarırdı.
   Radıyüddîn Kazvînî hazretleri, bu imtihanı kazanamayınca medreseden çıkarıldı. Gece vakti medreseden çıktı. Nereye gideceğini bilemiyordu. Daha sonra bir hamamın külhânında uyudu.
   Rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Peygamber efendimiz mübârek ağız sularından onun ağzına iki defâ sürdüler ve medreseye dönmesini emir buyurdular. Radıyüddîn Kazvînî hazretleri, Peygamberimizden aldığı bu emir üzerine tekrar medreseye döndü. Medreseye girdiğinde, geçmiş derslerin hepsinin ve daha birçok ilimlerin hâfızasında bulunduğunu hissetti.
   Bundan sonra hâfızası, hakîkaten çok keskin ve kuvvetli oldu. Cumâ günü geldi. İmâm-ı Muhammed bin Yahyâ âdet olarak Cumâ namazlarını talebeleri ile berâber dünyâya kıymet vermemesi ile tanınmış olan Abdurrahmân el-Ekkâf’ın imamlık yaptığı câmide kılarlardı.
   Hep berâber câmiye gittiler. Abdurrahmân-ı Ekkâf, müctehid din imâmlarımızın bâzı meselelerde farklı ictihâd etmelerinin sebep ve hikmetlerini anlatan hılâf ilminden bâzı meseleleri anlatıyor, cemâat ise edeble dinliyordu. Bir ara, Abdurrahmân Ekkâf’ın bir şeyi yanlış söylediğini farkeden Radıyüddîn Kazvînî îtirâz etti.
   Orada bulunan diğer ilim sâhipleri bu sözün sehven söylendiğini, edebe riâyet ederek susmasını işâret ettiler ise de, o, yaşı küçük olduğu ve hocasının yanında çok az ders gördüğü hâlde, diğer ilim sâhiplerinin işâretlerine iltifât etmeyip îtirâzına devam etti.
   Abdurrahmân-ı Ekkâf, zâten sehven söylenmiş olan o cümleyi düzeltti ve onun îtirâzına mâni olmak isteyenlere de; “Onu bırakınız. Onun söylediği bu söz, kendisinden değil, ona öğretendendir. (yâni Resûlullah efendimizdendir.” buyurdu.) Orada bulunan cemâat, Ekkâf hazretlerinin bu sözünden bir şey anlayamadılar. Fakat Radıyüddîn Kazvînî hazretleri , onun bu sözünden kastettiği mânâyı iyi anladı ve onun keşif ve kerâmet sâhibi olduğunu yakînen gördü.
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

İLİM TAHSİLİ MEŞGULİYETİ
   Hadislerin ilk toplanma çalışmaları sırasında Zührî hazretleri, bir gün oturmuş, kitaplarını da etrafına koymuştu. Kendisini o kadar kitaplara vermişti ki, dünyâ işleri ile uğraşmaya hiç zamanı yoktu. Bunun üzerine hanımı ona; “Vallahi üzerime üç tane kuma (hanım) getirsen, bana bu kadar ağır gelmezdi. Senin bu kitapların hepsini geçti” dedi.
  (Kayn.:Evliyalar Ans.)

 

 

KIZ EVLADIN VEFATI VE KUR’AN DERSİ
   1940 yılında Gönenli Mehmed Efendi’nin Sacide adındaki kızı vefat eder. Evde cenazenin defni için hazırlık yapılmaktadır. Mehmed Efendi o acılı durumuna rağmen, o sırada gidip Kur’an hıfzına çalışan bir talebesinin dersini dinleyip tamamlamış ve gelmiş , Kur’an dersini ihmal etmemiştir.
  (Kayn.:Gönenli Mehm.Ef.)

 

 

İLMİN KAPILARI NASIL AÇILIR?
   Ebu Abdullah Bâbulî hazretleri ilim sahibi olmayan saf kalpli biri idi. Yolu bir gün Şiraz’da bir medreseye düştü. Orada medrese talebelerini kendi aralarında ilmi bir meseleyi tartışırlarken görünce onlara bir mesele sordu. Onlarda onun sorusu karşısında gülüştüler. Bunun üzerine, o talebelere kendisinin de medresede okutulan ilimlerden öğrenmek istediğini bildirdi.
   Talebeler onda bu ilimleri öğrenecek kabiliyet göremediklerinden onunla alay etmek maksadıyla: “Eğer alim olmak istiyorsan evinin tavanından bir ip sallandırıp ayağını sıkıca ona bağla ve gücün yettiği kadar ‘Kezbureten usfureten’ de ki, sana ilim kapıları açılsın!” dediler.
   Bu kelimelerin herhangi bir mübarek manası olmayıp alay etmek için söyledikleri iki kelime idi. Fakat o saf kalpli olduğundan talebelerin kendisiyle alay ettiklerini anlayamadı. Kendi evine gittiğinde kendisini ayaklarından tavana asarak dedikleri o iki kelimeyi tekrar etmeye başladı. Seher vaktine kadar bu şekilde devam ettikten sonra Hak Teala onun kalbine ledün ilminin kapılarını açtı. Öyle ilim sahibi oldu ki anlaşılması güç her meseleye cevap verebilen, ilimde her iddia sahibini yenen yüksek alim ve velilerden bir zat oldu.
(Kayn.:Evl.Menkıbeleri)
 
 

 

ANNE RIZASI VE İLİM TAHSİLİ
    Hakim-i Tirmizî hazretleri, gençliğinde henüz ilim sahibi değildi. Bir gün, iki arkadaşı ile birlikte Allahu Teala’nın rızası için ilim tahsili yapmak gayesiyle Tirmiz’den ayrılıp başka memkeletlere gitmek üzere anlaştılar. Fakat bu kararından annesinin haberi yoktu.
    Bu kararlarını annesine anlatınca, annesi üzüldü ve “Yavrucuğum! Ben zayıf, kimsesiz ve hastayım. Benim hizmetlerimi sen yapıyorsun. Beni yalnız, çaresiz kime bırakıyorsun?” diye bu işe rızası olmadığını bildirdi.
    Bu sözler üzerine, genç Muhammed bin Ali Tirmizî (Hakim-i Tirmizî) annesini bırakıp gidemedi ve arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmayı bozup seferden vazgeçti. Diğer iki arkadaşı ise mecburen onu yalnız bırakıp, ilim tahsili için yola çıktılar.
   Bu hadiseye ziyadesiyle üzülen Hakim-i Tirmizî hazretleri, ne annesinden ayrılabildi, ne de gönlünden ilim aşkını silip atabildi. Yalnız kaldığı zamanlarda, ilim tahsilinden mahrum kaldığından dolayı  tenhâ yerlerde uzun uzun ağlardı.
    Yine bir gün mezarlıkta oturmuş ağlıyor, hem de “Ben burada câhil kaldım, ilimden mahrûm kaldım. Arkadaşlarım ise âlim olarak geri gelecekler” diye düşünüyordu. Gözlerinden yaşlar boşandığı bir sırada aniden nûrânî yüzlü, tatlı sözlü bir ihtiyâr çıkageldi ve ona: “Yavrum niye ağlıyorsun?” diye sordu.
    O da, başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine, “Kısa zamanda o iki arkadaşını ilimde geçmen için, her gün sana ders vermemi arzu eder misin?” diye sordu. Hakim-i Tirmizî hazretleri de; “Evet arzu ederim” diye cevap verdi.
    Bunun üzerine bu tatlı sözlü, nûr yüzlü mübârek ihtiyâr zat, Hakim-i Tirmizî hazretlerine her gün gelerek, üç yıl boyunca devamlı ders okuttu ve onu yetiştirdi. Üç yılın sonunda, bu mübârek zâtın Hızır (a.s.) olduğunu anladı.
   Bu hususta kendisi buyurdu ki: “Bu büyük devlet, annemin rızâsı ve duâsı bereketiyle ihsân olundu.”
  (Kayn.:İslam Alimleri Ans.)

 

 

İLMİN ŞEREFİ
    İmâm Buhârî  Hazretleri ömrünün son yıllarında, Nişâbûr’a gelmişti. Onun ilimdeki üstünlüğünü bilenler etrâfında toplanmıştı. Orada, ilim meclisine devam edenlerin çokluğu ve gördüğü itibar, bazı kimselerin kıskanmasına ve hoş olmayan tutum içine girmelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı Nişâbûr’dan ayrılıp, Buhâra’ya gitti.
    Buhâra’ya varınca, oranın vâlisi olan Hâlid bin Ahmed, İmâm-ı Buhârî hazretlerine haber göndererek, kitaplarını alıp yanına gelmesini, onları bizzat kendisinden dinlemeyi istediğini bildirdi. Ayrıca kendi çocukları için de, husûsî hadîs-i şerîf dersi vermesini istedi.
    Bunun üzerine İmâm-ı Buhârî hazretleri vâliye şöyle cevap verdi:

   -Ben ilmi, emîrin kapısına götürüp zelîl etmem. Eğer ilmi istiyorsan, mescitte, yahut evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Bu sözümü kabûl etmezsen, beni kürsüde ders vermekten men et ki, ben Allah katında ma’zur olayım. Halbuki ben, Peygamber efendimizin (s.a.v.), “Her kime bir ilimden sorulur, o da onu gizlerse, kıyâmet günü ateşten bir gem vurulur” hadîs-i şerîfi gereğince, ilmi gizleyemem!
    Çocukları için husûsî ders vermesini istemesine karşı da şu cevabı verdi:
   -Ben, bir kısım kimseleri hadîs-i şerîf dersinden men edip, birkaç kişiye ders veremem!…
   Bunun üzerine o vâli, İmâm Buhârî hazretlerinin Buhârâ’dan çıkması emrini verdi. İmâm-ı Buhârî hazretleri, vâliyi Allahü teâlâya havale edip, Buhârâ’dan çıktı.
    Aradan bir ay geçmemişti ki bu vâli görevinden alındı. Hatta bir merkebe bindirilip, şehri dolaştırılması ve “Kötü işler yapanın sonu işte budur” diye bağırılması emri geldi.
 (Kayn.:İslam Alimleri Ans.)

 

 

AŞIRI SOĞUKTA ABDEST
     İmam Serahsî hazretleri, zamanın hakanına nasihat kabilinden söylediği sözler sebebiyle, Özkent Kalesinde, kuyu şeklindeki bir yere hapse atılmıştı. Talebeleri bu kuyunun başına gelip ondan ders alırlardı.
     İmam Serahsî hazretleri, bir gün, hapis bulunduğu o kuyunun başına gelen talebelerine ders verirken, talebelerinden birinin o gün gelmediğini farketti. Onun gelmeme sebebini sorunca, arkadaşlarından biri; hava çok soğuk olması sebebiyle,  abdest almaktan çekindiğinden dolayı gelmediğini bildirdi.
    Bunun üzerine, İmam Serahsî hazretleri şöyle buyurdu:
    -Allahü teâlâ seni affetsin. Bu kadar soğuk sebebiyle abdest almaktan vazgeçilir mi? Hâlâ hatırımdadır, ben Buhârâ’da talebe iken, bir gün ishale tutulmuş, acı çekiyordum. Günde kırk defa kadar helaya gitmeye mecbûr kalıyordum. Her defasında abdesti tazelemek için ırmağa gidiyordum, öyle soğuk idi ki, odama geldiğimde mürekkebi donmuş buluyordum. Sonra mürekkep kabını bir müddet göğsüme sürüyordum ve göğsümün harareti onu eritince, notlarımı yazmaya devam ediyordum.
  (Kayn.:İslam Alimleri Ans.)

 

 

KABİLİYETSİZ TALEBENİN İLİM AŞKI
    Ahmet Tomor Hocaefendi anlatıyor;
    Arapça tahsili gördüğü zamanlarda, kendisinden yaşı biraz büyükçe bir talebe arkadaşı varmış. Bu arkadaş, iki sene önce orada tahsile başlayan bir talebeymiş. Arapça öğrenmeye karşı müthiş bir merak ve gayreti varmış. Hocasından, iki yıl boyunca “Emsile” tabir edilen dersi okumuş.
    Zihin kabiliyeti çok sınırlı olduğu için, gündüz gördüğü dersi zihninde tutamayıp unutuyor, ertesi gün tekrar aynı dersi tekrar hocasından okuyormuş. Kendisinin, bu Arapça öğrenme merak ve aşkı ile beraber hocası da, bıkmadan usanmadan, sabırla, bu talebeye, her derste “Nasara,yensuru…,fi-li mâzi…” diye, aynı dersi vermeye devam etmiş. Bir kez olsun, “Sen bu işi öğrenemezsin, sen artık gelme!..” dememiş. Bu durum iki sene böyle devam etmiş. Fakat zeka seviyesi müsaade etmediğinden, derste hiçbir  ilerleme gösterememiş bir adım bile ilerleyememiş.
   Ahmet Tomor Hocaefendi, o hocadaki eğitimini bitirip ayrıldıktan sonra aradan on beş yirmi yıl geçmiş. Bir gün bu eski talebe arkadaşıyla bir yerde karşılaşmışlar, birbirlerine sarılıp hasret gidermişler.
    Ahmet Hoca, buna ne yaptığını sorunca filan şehirde hocalık yaptığını söylemiş. “Hocalık” yaptığı meselesini duyunca Ahmet Hoca çok şaşırmış. Çünkü, talebelik yıllarındaki iki yılda “Emsile”yi tekrar edip duran, fakat bir adım bile ilerleyemeyen bu talebe nasıl hoca oldu diye meraklanmış. Merakla bu hocalık meselesi nasıl oldu? diye sorunca arkadaşı şöyle anlatmış;
    Bir gün yatsı namazından sonra yine okuduğu dersi tekrar mütalaa edip anlamaya çalışmış, fakat yine aynı şekilde göndüz gördüğü ders kafasından uçup gitmiş olduğunu görmüş. Çok üzülüp gözyaşlarına boğuluyor, o anda içinden gelen müthiş bir hüzün ve duygu seli içinde Allah-u Teala’ya münacaatta bulunarak, Ya Rabbi , beni yaratan sensin, bu sınırlı akıl ve zekayı bana veren sensin, ben senin Kur’an’ını okuyup anlamak istiyorum, bunu bana nasip et, kolaylaştır! şeklinde dualarda bulunmuş.
   Bu dua yakarışlardan sonra oturduğu yerde uyuyakalmış. Uyku ile uyanıklık arası bir halde iken odaya beyaz elbiseli nuranî bir zatın girdiğini görmüş. Gelen zata; “Sen ne güzel bir zatsın kimsin?”, diye sual edince o zat da, “Ben Hızır’ım” demiş.
    Onun Hızır (a.s.) olduğunu duyunca , gözyaşları içinde ona “Ben neden ilim öğrenemiyorum? Yıllarca çalışıp gayret ettim, sebat ettim, sabrettim ama öğrenemedim..” diye ilim öğrenememesi sebebiyle çektiği üzüntüsünü ifade etmiş. Hızır (a.s.) da, ona tebessüm edip, “Öğreneceksin!…” diye buyurmuş. Arkasından, kendi ağzının suyundan bir miktar alıp o talebenin ağzına koymuş ve o anda kaybolup gitmiş.
    Talebe o anda uyanmış, bu hadiseden sonra zihninde, zekasında idrak ve anlayışında büyük bir ilerleme ve farklılık olduğunu hissetmiş. Daha önce tekrar edip de bir adım bile ilerleyemediği ders kitabını açtığında o ders kendisine çok basit gelmiş ve bir anda hemen anlayıvermiş.
    Bu hadiseden sonra, kısa zamanda Arapça’yı mükemmel bir şekilde öğrenip, Kur’an-ı Kerim’i ayetlerine mana verecek hale gelmiş.
    İlim aşkı, samimiyet, gayret ve sebat sahibi olan, kabiliyetsiz bir talebenin, Allah-u Teala’nın hususi yardımı ile nasıl alim ve hoca olabildiğine dair ibretlik bir hadisedir.
  (Kayn.:Ahmet Tomor Hoc. Sohb.)
 
 
 
 

YORUM YAP